Devrimin Bugünkü Anlamı Nedir?

Çeviri: Polen Çeviri Ekibi

0
799

David McNally’nin Spectre Dergisi’nin çevrimiçi etkinliği öncesi etkinliğe çağrıyı ve kitap tanıtımını birlikte içeren bu yazısı devrimciler açısından ikili iktidar ve seçim siyasetinin stratejik ve taktiksel konumlarıyla ilgili kısa bir hatırlatmanın yanı sıra kimi zaman ekoloji soslu yeni reformist politikaların teşhirini de sunuyor. Elbette, devrimci örneklere dair başta Rojava, Meksika, Filipinler, Hindistan gibi eksik ve yetmezlikleriyle somut örnekleri göz ardı eden bir bakışı olsa da “ayaklanmacılık” değerlendirmesi günümüz devrimci süreçlerinde pek çok ülke için geçerliliğini korumaktadır.

Yeni Reformizmin Ötesinde

Devrim kavramı bugün marksistler için önemli bir zorluk teşkil ediyor. Devrim pratiği ise daha da büyük zorluklar doğuruyor.

Bunlar marksistler için kabul edilmesi zor gerçeklikler. Kapitalizm ekolojik felâkete, salgın dalgalarına ve yeni otoriter yönetim biçimlerine doğru savrulurken sosyalist devrimin kendini dayatan gerekliliği apaçık görünüyor. Ancak, böyle bir devrime giden yol, tarifi zor kalmayı sürdürüyor.

Nihayetinde, neoliberalizmin son 40 yılı boyunca, işçi sınıfının ve halk güçlerinin yeni biçimlerini kapsayan kitle mücadelelerinde keskin bir düşüş gördük. Ve bu, enternasyonal soldaki devrimci perspektiflerin ve tarihsel hayal gücünün uzun süren çöküşünü açıklıyor.

Bu belki de beklenen bir şey olmalıydı. Sosyalist hareketin tarihi boyunca devrim fikri tanımlanabilir tarihsel referans noktalarına sahip olageldi. Ayaklanmacı kitle mücadelesinin gerçek deneyimi devrimcilerin stratejilerini içeriklendirmede ve şekillendirmede belirleyiciydi. Marx ve Engels halk ayaklanması tasavvurlarını Avrupa’daki 1848 sokak savaşları ve barikatlarından edindi. Sonra 1871 Paris Komünü’ndeki olaylar onları işçi sınıfının iktidar mücadelesinin biçimlerini yeniden düşünmeye sevk etti.1

Rosa Luxemburg’un politik bakış açısında kitlesel grevlerin merkeziliği, doğrudan onun 1905 Rus Devrimi sırasındaki grevlere katılımından kaynaklanmaktaydı. Ve, Lenin’i ve Bolşevikleri Çarist imparatorluktaki sosyalizm mücadelesini radikal bir şekilde yeninden tahayyül etmeye götüren Rus işçiler tarafından oluşturulan sovyetler (meclisler) oldu.

Antonio Gramsci için 1917 Rusyasının dersleri, marksist strateji ve politika üzerine sürdürülen tartışmaların bir parçası olarak İtalya’daki 1920 başarısız devrimininkilerle birlikte dokunmuştur. Benzer şekilde, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra C. L. R. James, Frantz Fanon ve Walter Rodney’nin 20. yüzyılın ikinci yarısında dünya devrimi üzerine perspektiflerini şekillendiren – başarıları ve başarısızlıklarıyla – sömürge karşıtı devrimlerdi.

Sosyalist sol bugün benzer deneyimlerin bunaltıcı yokluğundan muzdarip. Şurası kesin, kitlesel ayaklanmalar yok olmadı. Aslında, bir mücadele biçimi olarak kitlesel grevlerin yakın zamandaki geri dönüşü üzerine yazmıştım.2 Buna rağmen bir sorun varlığını koruyor. Haymarket Kitapları’ndan çıkacak harikulâde yeni bir eser Revolutionary Rehearsals in the Neoliberal Era (Neoliberal Çağda Devrimci Provalar) editörleri tarafından da tanımı yapılan bir sorun bu.3

Son yıllardaki ayaklanmaları 1968’den 1976’ya kadar olanlarla – Fransa ve Pakistan’da (1968) genel grevler, öğrenci isyanları ve fabrika işgalleri; Şili’de (1970-73) Halk Birliği sürecinde fabrika komitelerinin oluşumu ve faşizmin yıkılışı sırasında Portekiz’de (1974-75) embriyonik meclisler hareketinin dönemi – kıyaslayarak Devrimci Provalar’ın editörleri kritik bir soru ortaya atıyorlar.

Halk protestolarının dört bir yanımızda görülebileceğini kabul ediyorlar. Ancak, bugün “militan işçileri ve iş yeri işgallerini, arazi ele geçirmelerini ve fabrikalar arası grev komitelerini” nerede görüyoruz?4 Kısacası, kapitalist devletlerin iktidarına alternatif olabilecek işçi sınıfı ve halk iktidarının embriyonik biçimlerini nerede bulabiliyoruz?

Sorun basitçe, işçi sınıfı hareketinin neoliberalizm altında bir dizi acımasız yenilgi yaşamış olması değil. Sorun aynı zamanda Güney Afrika’dan Polonya’ya, Güney Kore’den Endonezya’ya son on yılların kitle isyanlarının hepsinin demokratik özlemlerinin çok sıklıkla liberal piyasa rejimlerine entegre olmuş olmasıdır. Bu kabarmalar, Latin Amerika’daki “pembe dalga”nın bazı unsurlarının oluşturduğu kısmi istisnalar dışında, kitlesel bir sosyalist solun ve işçi sınıfı solunun güçlenmesine nadiren yol açtı.

Sosyalist devrim fikrinin düşüşü bu nedenle ayaklanmacı, sola meyleden halk ayaklanmalarının göreceli çöküşüyle el ele gidiyor.

Yeni Reformizm

Yeni ve daha cüretli sosyal demokrat reformizmin yükselişindeki bağlam, özellikle de ABD’de, tam da budur. Kısmen Bernie Sanders’ın 2016 ve 2020 başkanlık kampanyalarının bölüm bölüm başarılarının gayrete getirdiği Amerika Demokratik Sosyalistleri (DSA) içindeki ve etrafındaki entelektüel ve aktivist tabakası, Alman sosyal demokrat Karl Kautsky’nin parlamentarist mirasını benimsemiştir.5 Bugün, yeni Kautskycilik, sosyalist solun kimi kesimlerini devre dışı bırakma tehdidini taşıyan seçim sahnesine olan düşkünlüğü yeniden pekiştiriyor. Seçim siyasetinin benimsenmesi, Siyah yaşamların savunulması seferberliğini önemsizleştiren sol pratiklere payanda olurken polisin kaynaklarının kısıtlanması çağrılarına ya kaçamak cevaplar veriyor ya da karşı duruyor, ve Amazon’daki sendikal örgütlenme çabaları adına parmağını kıpırdatmıyor.6 Bunun politik bir mantığı var, zira Kautsky’nin kendisinin de yarım kabullendiği üzere onun mantığı, sosyalistlerin işçi sınıfı ayaklanması inşa etme çabalarına güvensizlik duyan “pasif radikalizm” idi.7

Bunların hepsi, yeni reformizm ile eleştirel bir ilişki kurmayı çok değerli hale getiriyor.8 Ancak, bu tür bir ilişkilenme gerçek sınırlılıklarla karşılaşır. Yeniden doğan Kautskycilik teorik kafa karışıklıklarına ve tarihsel yan çizmelere maruz bırakmasına rağmen dayanıyor. Ve bu, sol alternatifin güvenilirlikten yoksun görünmesinden kaynaklanıyor. Marksistlerin tam da burada ciddi bir dürüstlüğe ve kendilerini değerlendirmeye ihtiyacı var. Aksi takdirde, devrimin savunulmasının savunmacı bir pozisyona geçme riski ortada.

Bu nedenle kendi çıkmazlarımızın tarihsel materyalist bir açıklamasını geliştirmemiz gerekiyor. Sosyalist devrimin günümüzdeki gerçek anlamını eleştirel bir şekilde daha iyi yeniden incelemek için marjinalleştirilmiş devrimci hareketleri içeren toplumsal-tarihsel süreçleri titizlikle analiz etmemiz gerekiyor. Ancak bundan önce, tartışmanın kritik terimlerini açıklığa kavuşturmamız gerekir.

İkili İktidar Siyaseti

O halde sosyalist devrim nedir?

Bu soruyu ele almak için, ilk önce tartışmadaki terimler üzerine temel düzeyde bir miktar netliğe ihtiyacımız var. En önemlisi de bu, devrimci politikaların bir ayaklanmacılık türü olduğu önermesinin ele alınmasını gerektirir.9

Bu önerme aşırı yeni değil. Ralph Miliband tarafından 1970’lerde ileri sürülmüştü. Sosyalistleri reformist ve devrimci kamplara gruplandırmak yerine Miliband onları ya “anayasalcı” ya da “ayaklanmacı” kampa ait olarak tanımlamayı önerdi. Bu kategorizasyonun “sorunlardan” azade olmadığını kabul etse de Miliband bu ikinci kamptakilerin “ayaklanmacı siyaset” denilen şeyi pratiğe döktüklerini iddia etmeye devam etti.10 Ancak onun bu siyaseti tarifinin, çoğu devrimci sosyalistin bakış açısındaki değerli ufak bir anlayışı kötüye kullandığını söylemek gerekir.

Ayaklanma fikrini tartışırken Miliband devrimci yaklaşım için temel olan kritik ve karşılıklı ilişki içindeki üç iddiayı büyük ölçüde göz ardı etti. Birincisi, kapitalist devletin yabancılaştırıcı ve bürokratik biçimlerinin sosyalist kesimler için kullanıma uygun olmadığında ısrardır.11 Bununla ilişkili olarak da ikincisi, toplumun sosyalist dönüşümünün tabandan demokratik halk iktidarının yeni kurumlarının olgunlaştırılmasını gerektireceği fikridir. İş yerlerinde ve topluluklarda kök salmış olan bu konseyler ya da meclisler, politik iktidarın radikal demokratikleştirilmesini ve yabancılaşmadan çıkarılmasını mümkün kılan, radikal bir şekilde daha doğrudan ve katılımcı demokratik aşağıdan karar alma biçimlerini kapsamalıdır. Son olarak, devrimci gelenekteki sosyalistler, en azından 1871 Paris Komünü’nden bu yana, ayaklanmacı işçi hareketinin halk iktidarının tam da bu tür kurumlarını oluşturmada tarihsel doğal bir yatkınlık gösterdiğini savunur.

Sonuç olarak devrimci perspektif en doğru şekilde bir ikili iktidar stratejisi olarak tarif edilir, zira eski devlet aygıtının dışında (ve ona karşıt olarak) halk iktidarının yeni merkezlerine önayak olur. Bu senaryoda işçi iktidarının inşası, eskinin iktidarına meydan okuyan demokratik öz yönetimin yeni kurumlarını yaratır. Yani, ikili iktidar, eskinin yanı sıra – ve onun yerine geçmeye adanmış – halk iktidarının yeni merkezlerini inşa etme stratejisidir.

Doğru, devrimciler rekâbet halindeki bu iktidar merkezleri arasında yükselmesi muhtemel doğrudan çatışmaları, özellikle de ayaklanmacı kitle hareketi ile ordu, polis ve hapishane kompleksi gibi baskı kurumları arasındakileri, beklerler. “Ayaklanma”, devrimci hareketin bu çatışmaları güç kullanarak kendi lehine çözmesi gerektiğinde ve ancak o zaman gerçekleşir. Ekim 1917’de örneğin, St. Petersburg İşçi Temsilcileri Devrimci Askeri Komitesi, hükümetin sovyeti silahsızlandırması ve dağıtması çabalarını engellemek için bir isyana kalkıştı.12 Ancak bu tip bir ayaklanma – karşı devrimci ilerleyişi engellemek için güç kullanımı – konjonktürel ve taktiksel bir sorundur, somut mücadeleler ve güçler dengesiyle ilgilidir. Eski devletin otoritesinin sınırlarını ihlal eden halk iktidarı kurumlarının inşası stratejik perspektifini takip eder.

Bu tür bir yaklaşımın şiddet fetişiyle hiçbir ilgisi yok. Bu, yüz yıl önce Macar marksist Georg Lukács tarafından açıklığa kavuşturulmuştu. Devrimci şiddetin tarihteki rolünü kabul eden Lukács “şiddetin özerk bir ilke olmadığını ve hiçbir zaman da öyle olamayacağını” savundu. Devrimciler için “şiddetin bilinçli hale gelmiş proletaryanın iradesi dışında bir şey olmadığı ve ekonominin toplum üzerindeki kontrolü ile insan üzerindeki şeyleşmiş ilişkilerin köleleştirici kontrolünü ortadan kaldırmaya eğildiği” konusunda ısrar etti. Bu konumun devrimin tek bir sihirli hamle olması fikriyle herhangi bir bağlantısı olmasına sınır çekercesine Lukács, “Bu ortadan kaldırma, bu sıçrama bir süreçtir” diye ekler.13 Kısaca, devrimci sosyalistler için zorun planlı bir şekilde kullanımı “proletaryanın iradesiyle” ilgilidir ve o sınıfın üyelerinin, sermayenin yaşamları üzerinde uyguladığı şiddeti (“şeyleşmiş ilişkilerin köleleştirici kontrolü”) bastırdığı bir süreci içerir. Kurumsal olarak bu, aşağıdan demokratik halk iktidarının yeni merkezlerinin inşası, genişlemesi ve güçlenmesini gerektirir.

Miliband, Poulantzas ve İkili İktidar Sorunu

Tartışmaya açık bir şekilde ikili iktidar stratejisine yönelik en önemli karşı çıkışlar reformizmin başarısızlıklarının gayet farkında olan iki teorisyenden, Ralph Miliband ve Nicos Poulantzas’tan geldi. Her ikisi de sosyalizme giden devrimci olmayan ve “demokratik” bir yolu ortaya koymaya çabaladı. Ancak, dürüst bir değerlendirme yaptıklarında her iki yazar da ikili iktidar perspektifinden sıklıkla kabul edilenden çok daha fazla şeyi göz önünde bulundurmak zorunda kaldı.

Marksizm ve Siyaset’in kritik bir bölümünde örneğin, Miliband seçimlerden muzaffer çıkan bir sol hükümetin programını sulandırmak ve oyunun kapitalist kuralları karşısında taviz vermek konusunda muazzam bir politik ve ekonomik baskı altında kalacağını kabul ediyor. Bu sonuçtan kaçınmak için onun tek seçeneği “halkın katılım organlarından oluşan ağ” yoluyla kitle seferberliğine dayanmak olacaktır. Ve bu, diye bir sonuç çıkarıyor Miliband, – tam da sözde “ayaklanmacı siyasetin” kalbinde yer alan kavram olan – “‘ikili iktidar’ kavramının bir uyarlamasını” içeriyor.14 Dahası, kişisel deneyimimden doğrulayabileceğim üzere kamusal bir tartışmaya giriştiğinde Miliband devrimci argümanlara çok ciddi ödünler bırakıyordu, özellikle de Şili solunun trajik 1973 yenilgisi tartışılırken.15

İkili iktidar perspektifinin benzer “uyarlamaları”, reform ve devrim arasında bir orta yol arayışındaki Poulantzas’ın yazılarında da gözlemlenebilir. Bir “demokratik sosyalizm” stratejisini savunurken Poulantzas “reformizmin giderek daha gizil bir tehlike olduğu” ve onun arayışında olduğu yönelimin mevcut devlet biçimlerinden “gerçek kırılmalar” gerektirdiği sonucuna ulaşıyordu. Parlamenter kurumların, yine de, “gerçek bir devamlılığa” sahip olması gerektiğinden bu kırılmalardan muaf tutulacağını savunuyordu.16

Fakat, tam liberal parlamentarizm ile barışık göründüğü anda Poulantzas geri çekilir. Aslında, devrimci gelenekte merkezi bir fikir olan “devletin sönümlenip gitmesi” fikrini destekler. Devletin bu sönümlenip gitmesine, “doğrudan ve sıradan insanların demokrasisinin yeni biçimlerinin gelişimi ve özyönetim ağlarının ve merkezlerinin filizlenmesi” eşlik etmelidir, diye savunur.17

Sol bir hükümetin şartlı imtiyazlara zorlanabileceği ihtimaliyle yüzleşen Miliband ve Poulantzas bazı şerhlerle birlikte, ikilemlerini çözmek için ikili iktidar kurumlarına geri dönerler. Ve modern devletin yabancılaştırıcı biçimlerine dair daha derinden bir farkındalığı olan Poulantzas “doğrudan ve sıradan insanların demokrasisi”ni şiddetle salık verir. Fakat, devrimci bir perspektiften bakılırsa Poulantzas liberal parlamenter kurumları arkasında bırakmaya gönülsüz bir şekilde yarı yolda durur.18 Ve böylece – “ayaklanmacılık” hayaleti hakkındaki öcüleştirilene değil de – gerçek tartışmaya varırız.

Seçimler, Kitle Hareketleri ve Sol

Bu tartışmayı kısa ve öz biçimde açıklamak gerekirse tarihin gösterdiği üzere itilip kakıldıklarında sermayenin ve devletin iktidarı yanında hizalanacak sağ eğilimli sosyal demokratları görmezden geleceğim.19 Daha önemli tartışma sosyalist soldaki devrimci ve sol parlamenter akımlar arasında olandır. Ve bu tartışmanın çoğu, konumlanmasını – doğrudan, taban demokrasisinin kurumları ve pratikleri içine kök salmış – politik iktidarın yeni biçimlerinin radikal bir şekilde oluşturulması üzerine kuran stratejilerin geçerliliğiyle ilgilidir.20

Eric Blanc, böyle bir stratejiye işçi sınıfının desteğinin “daima marjinal kalmış olması” suçlamasını getirir.21 Ve, toplumdaki devrimci kabarma anlarının dışında bu, kesinlikle doğru. Ancak aynısı, sermayenin gücünü aşındırmaya adanmış ve yaşamı kesintiye uğratan kitlesel sokak protestoları ve genel grevlerden oluşan bir kampanyanın dayanak olacağı sol bir hükümetin seçilmesi stratejisi için de söylenebilir. Poulantzas açık yüreklilikle “tarih bize sosyalizme giden demokratik yolun başarılı bir örneğini henüz vermedi” diye kabul ediyor. Tarih yalnızca “kaçınmamız gereken olumsuz örnekler ve üzerine düşüneceğimiz bazı hatalar” sundu.22 Dürüstlük, radikal sosyalist güçlerin – bir sol parlamenter ya da ikili iktidar stratejisini savunmalarından bağımsız olarak – bugün dünyanın pek çok kesiminde ezici bir çoğunlukla marjinal halde olduğunu kabullenmeyi gerektiriyor.

Bu nedenle gerçek soru, uzun vadeli stratejik perspektifler ve ‘burada ve şimdi’ önceliklendirdikleri pratiklerle ilgili. Bugün ABD’de şüphe götürmez gibi görünen şey, sol parlamenter akımların seçim kampanyalarına çok daha yüksek bir öncelik vermeleri (ve çok daha büyük kaynağı buna ayırmaları). İkili iktidar savunucuları, öte yandan, tabandan iş yeri örgütlenmelerine, kiracı birlikleri ve kira boykotları inşa etmeye, #BLM (Siyah Yaşamları Değerlidir) ile dayanışma seferberliğine, Uluslararası Kadın Grevi’ni desteklemeye, kuir ve trans hakları için kampanyalara, Filistin dayanışması seferberliğine, yerel ‘polisin finansmanını kesme’ projelerine ve topluluklar ile iş yerlerinde tabandan örgütler yaratmaya daha derinlikli bir şekilde odaklanma eğilimindedir. Elbette, daha çok seçim kampında yer alan pek çok insan da bu alanlara katılıyorlar, tıpkı ikili iktidar kampındaki çoğunun da spesifik seçim kampanyalarını desteklemesinde olduğu gibi – ve bu, her iki akımdaki aktivistlere birlikte çalışmak ve birlikte dersler çıkarmak için önemli bir alan sağlıyor.23 Fakat bu örtüşmelere rağmen iki yaklaşımı ayıran stratejik öncelik ve vurguda ciddi farklılıklar varlığını koruyor.

En önemlisi de, devimci perspektif mahallelerde, okullarda ve iş yerlerinde binlerce taban örgütçüsü yetiştirme projesine tam anlamıyla bağlıdır. Buradaki vurgu tabandan ayaklanma pratiklerini inşa etme ve en alttan militan örgütlenme deneyimi olan aktivistlerin eğitimi üzerinedir. Devrimci kampın, insanlardan telefonla fon sağlayarak ve oy verme propagandası yaparak böyle bir siyasetin (ve örgütçülerin bunlarda derinleşmesinin) yaratılmasıyla ilgili güçlü şüpheleri bulunmaktadır. Eğer bir kadro kitle ayaklanmasını büyütme ve derinleştirme kapasitesini geliştirecekse burada daha bilgece bir “yetenek seti”nin gerektiğine inanıyoruz.24

Bu tabi ki bir bahse girdiğimiz anlamına gelir. Böyle örgütçülerin fark yaratacağı kitlesel halk kabarışı anlarını tarihin bir kez daha üreteceği üzerine iddiaya giriyoruz. Ve bunda garantimiz yok. Ancak çağımızın mücadeleleri arasında çapraz bağlar kurarak devrim ayak seslerinin çıtırtılarını hâlâ ortaya çıkartabiliriz.

Devrimci Provalar

Bu da beni Neoliberal Çağda Devrimci Provalar’a geri döndürüyor. Kitap boyunca akan merkezi soru, bugün dünyadaki devrimci politikaların süregelen alâkalılığı üzerinde durmaktadır. Editörler ve katkıda bulunanlar, bu bahisteki şüphenin nedenlerinin içtenlikle farkındalar. Yüzleştiğimiz önemli zorlukları savuşturmuyorlar. 1917’den gelen ritüel formüllere geri çekilmeyi ya da Lenin’e diz çökmeyi reddediyorlar.

Devrim sorununun nihayetinde gerçek tarihsel hareketlerin, mücadelelerin ve deneyimlerin bir sorunu olduğunu kabul ederek Devrimci Provalar devrime dair marksist düşünceden neyin kaldığını incelemek üzere neoliberal dönem boyunca meydana gelen fiili kitlesel kabarışları sorguluyor. Bir dizi derinlemesine çalışmada, Doğu Avrupa’daki 1989 isyanlarından 2011 Mısır Devrimine kadar halk protestolarının dinamiklerini araştırıyor. Yolda ilerlerken yazarlar Güney Afrika, Endonezya, Bolivya, Arjantin’deki kitle mücadelelerini ve hem Latin Amerika hem de Sahra altı Afrikası boyunca hareketlerin bölgesel boyutlarını analiz ediyorlar. Devasa zorluklara rağmen tüm bu büyük başkaldırıların radikal sol için “yeni itkiler ve yeni olasılıkları” ortaya koyduğu sonucuna varıyorlar. Böylece kendilerini, Revolution Today kitabındaki Susan Buck-Morss ile aynı frekansta buluyorlar.

Halk başkaldırılarının fotoğraf imgelerini metnin kendisi kadar çok kullanarak Buck-Morss devrimci ilhamın hiç de bugün dünyada ortadan kaybolmadığını gösteriyor.25

Tüm bunlar, dünyamızın devrimci dönüşümü tam bir can havliyle haykırdığı ve taze, eleştirel marksist analiz gerektiren yeni biçimler alsa da devrimci itkinin günümüz dünyasında canlılığını sürdürdüğü yargısıyla çerçeveleniyor.

Ve Buck-Morss’un ısrar ettiği gibi, “tarihi kefarete açık tutan” şey – devrimci itkideki inat – tam da budur.26

1Paris ayaklanmasından bir yıl sonra ortaya koydukları üzere Komün, çok önemli bir şekilde “işçi sınıfının hazırdaki devlet makinesini basitçe ele geçirip onu kendi amaçları doğrultusunda kullanamayacaklarını” gösterdi. Bkz. Karl Marx ve Frederik Engels. Engels’in metnin 1888 İngilizce baskısına önsözünden alıntı yaptığı Komünist Manifesto’nun yeni Alman baskısına önsöz. Karl Marx ve Frederik Engels “Komünist Parti Manifestosu” ve Karl Marx “1848 Devrimleri” (Harmondsworth, Penguin Nooks, 1973), 66.

2David McNally, “The Return of the Mass Strike: Teachers, Students, Feminists, and the New Wave of Popular Upheavals,” Spectre 1, no. 1 (Spring 2020): 12-37.

3Spectre dergisi bu kitap üzerine kitabın editörleri ve derginin destekçileriyle özel bir oturum düzenleyecek.

4Colin Barker, Neil Davidson, ve Gareth Dale, Revolutionary Rehearsals in the Neoliberal Age kitabının “Giriş” bölümü (Chicago: Haymarket Books, 2021), 5.

5Netleştirmek açısından, DSA içinde çok farklı fikirler mevcut, hepsi de Kautsky’nin mirasını sahiplenmiyor. Yeni Kautskyciliğin en kilit popüler metinlerinden biri Eric Blanc’ın Jacobin’de 2 Nisan 2019’da yayınlanan “Kautsky Neden Haklıydı (ve Neden Dikkate Almalısınız)” yazısı. Burada yeni Kautskyciliğin ne derecede Rosa Luxemburg’un mirasının taraflı eleştirisine dayandığını tartışmam mümkün değil.

6Bkz. David McNally ve Charles Post, “Beyond Electoralism: Mass Action and the Remaking of the Working Class”, Spectre 2, no. 1 (Bahar 2021). Burada işaret ettiğimiz üzere, devrimci sosyalistlerin parlamenter siyasete katılma yönündeki çok ağır basan tutumuna karşılık, kitlesel grevlerin ve işçi sınıfı topluluklarının mücadelelerinin inşası için böyle bir çalışmanın yükseltilmesine destek verilmemiş olmasıdır.

7“Pasif radikalizm” terimi 1912’de sol radikal Anton Pannekoek tarafından Kautsky’nin siyasetini karakterize etmek için kullanıldı. Kautsky, “Yeni Taktik” başlıklı bir makalesinde sokak gösterileri ve kitle grevlerinin spesifik biçimleri açısından terimi kabullendi. Bkz. Kautsky, “Die neue Taktik,” Die Neue Zeit 30, no. 2 (1912): 695. Bkz. Anton Pannekoek, “Marxist Theory and Revolutionary Tactics” in Pannekoek and Gorter’s Marxism, ed. D.A. Smart (London: Pluto Press, 1978): 64. Kaydetmek de yarar var, kitlesel sendikalar içinde çalışma ve parlamenter faaliyetle ilgili daha sonraki (“çekimserci”) pozisyonuna rağmen Pannekoek’in Birinci Dünya Savaşı öncesi Kaustsky eleştirisi oldukça öngörülüdür.

8Bkz. Charlie Post, “The ‘Best’ of Kautsky isn’t Good Enough,” Jacobin, Mart 9, 2019; Mike Taber, “Kautsky, Lenin and the Transition to Socialism: A Reply to Eric Blanc,” buradan erişilebilir; Gil Schaeffer, “The Curious Case of the ‘Democratic Road to Socialism’ That Wasn’t There,” New Politics, Nisan 24, 2020.

9Blanc tarafından “Why Kautsky was Right” makalesinde dile getirilen bir iddia.

10Ralph Miliband, Marxism and Politics (Oxford: Oxford University Press, 1977), 155, 166, 169.

11Bkz. David McNally, “Race, Class, the Left, and the US Elections, Studies in Political Economy, yakında 2021.

12China Mieville’deki detaylı tartışma için bkz. October: The Story of the Russian Revolution (London: Verso Books, 2017), 270-90. Ayrıca bkz. Alexander Rabinovitch, The Bolsheviks Come to Power: The Revolution of 1917 in Petrograd (New York: W.W. Norton, 1976), Ch. 13-15.

13Georg Lukacs, History and Class Consciousness: Studies in Marxist Dialectics, çeviri Rodney Livingstone (London: Merlin Press, 1971), 251-52.

14Ancak Miliband, halk iktidarı organlarını sol eğilimli bir parlamenter rejimle “destekçi” bir ilişki içinde, onun iktidar yetkilerine el uzatmayan iş yeri ve mahalle meclisleri gibi hayal etti. Bkz. Marxism and Politics, 188.

15Bunu, Ellen Meiksins Wood’un yönettiği Toronto’daki Glendon College’da 1979’un başlarındaki bir etkinlikte Miliband ile kendi fikir alışverişime dayanarak söylüyorum.

16Nicos Poulantzas, State, Power, Socialism, new edition (London: Verso Books, 2000), 258, 261.

17Poulantzas, State, Power, Socialism, 261-62.

18Parlamenter ve doğrudan demokrasi kurumları arasındaki ilişkinin tam hali, yalnızca spesifik koşullarda çözülebilecek somut bir sorundur. Hayal etmesi korkunş derecede zor değil ancak, kitlesel kabarmanın önünde seçilen bir ABD kongresi halk iktidarının ilerlemesinin önünde kasıtlı bir engel olabilir.

19Bkz. Örneğin, Ian Birchall, Bailing Out the System: Reformist Socialism in Western Europe 1944-1985 (London: Bookmarks, 1986).

20Şu uyuşuk iddianın aksine, politik temsilin tüm biçimlerinin reddedilmesiyle hiçbir ilgisi yok. Paris Komünü, 1917 sovyetleri ve diğer deneyimlerin gösterdiği üzere meclis tipi demokrasiler seçimleri içerir. Geri çağrılabilir halk delegeleri gerçekten de onları seçenleri temsil eder. Basitçe daha büyük bir kitle baskısı ve geri çağrılma dahil hesap verilebilirliğe tabidirler.

21Blanc, “Why Kautsky Was Right.”

22Poulantzas, State, Power, Socialism, 265.

23İkincisi Leninistler için de doğrudur. Miliband’ın belirttiği üzere “ Leninizm parlamenter katılıma düşman bir devrimci strateji değildir.” (Marxism and Politics, 163)

24Bkz. McNally and Post, “Beyond Electoralism.

25Susan Buck-Morss, Revolution Today (Chicago: Haymarket Books, 2019).

26Buck-Morss, Revolution Today, 62.