Doğa Tahribatı Vahşi Yaşam Kaynaklı Ölümcül Hastalıkları Artırıyor

Çeviri: Sultan Gülsün

0
227

Yapılan kapsamlı bir analiz, doğal ekosistemlerin insanlar tarafından tahrip edilmesinin, Covid-19 gibi salgınlara yol açabilecek hastalıkları barındıran fare, yarasa ve diğer taşıyıcı hayvanların sayısını arttırdığını ortaya koydu.

Araştırmada altı kıtada yaklaşık 7 bin hayvan topluluğu değerlendirildi ve vahşi yaşam alanlarının tarım arazisine veya yerleşim yerlerine dönüştürülmesinin genellikle daha iri türleri yok ettiği saptandı. Ekosistemlere verilen zararın insanlara geçebilecek çoğu patojeni de taşıyan küçük ve daha iyi bir adaptasyon yeteneğine sahip canlılara fayda sağladığı bulundu.

Değerlendirmede, tahrip olmuş yerlerde zoonotik hastalıklar olarak bilinen şeylere konaklık yapan hayvan popülasyonlarının 2,5 kat daha fazla olduğuna ve bu patojenleri taşıyan türlerin oranının zarar görmemiş ekosistemlere kıyasla %70’e kadar arttığına ulaşıldı.

İnsan popülasyonları, HIV, Zika, Sars ve Nipah virüsü gibi vahşi hayvanlardan kaynaklanan hastalıklardan giderek daha fazla etkileniyor. Koronavirüs salgınının başlamasından bu yana, BM ve DSÖ’den, dünyanın, salgınların sadece sağlıkla ilgili ve ekonomik semptomlarıyla değil, bunların nedeni olan doğanın yok edilmesi ile de mücadele etmesi gerektiğine dair bir dizi uyarı geldi.

Haziran ayında uzmanlar, Covid-19 salgınının “insan faaliyetleri için bir acil durum sinyali” olduğunu söylerken, Nisan ayında dünyanın önde gelen biyoçeşitlilik uzmanları doğa korunmadığı takdirde daha da ölümcül hastalıkların salgınlar şeklinde patlak vermesinin olası olduğunu söylediler.

Yeni analiz, dünya nüfusu ve tüketimi arttıkça vahşi yaşam alanlarında yaşanan yıkımının, hayvan popülasyonlarında salgın riskini artıran değişikliklere nasıl yol açtığını gösteren ilk çalışma. Bilim insanlarının belirttiğine göre araştırma doğanın tahrip edildiği alanlarda hastalıkların gözetimi ve sağlık hizmetlerinin hızla artırılması gerektiğini gösteriyor.

Nature dergisinde yayımlanan bu çalışmada Londra’daki zooloji enstitüsü ZSL’den David Redding, “Vahşi yaşam alanlarının içine girdikçe ve örneğin bir ormanı tarım arazisine dönüştürdükçe insanların hastalık taşıyan bir hayvanla temas etmeleri daha olası hale geliyor” diye belirtiyor.

Redding, doğal ekosistemlerin dönüştürülmesine karar verirken hastalıkların maliyetlerinin hesaba katılmadığını söyledi: “Çünkü o zaman hastanelere ve hastalıkların tedavilerine çok daha fazla para harcamanız gerekir.” Yakın tarihli bir raporda yer alan tahmine göre, önümüzdeki on yıl boyunca ortaya çıkabilecek olası salgınları önlemeye katkı sunmak için Covid-19 krizinin maliyetinin sadece %2’si gerekli olacaktır.

ABD’deki Cary Ekosistem Çalışmaları Enstitüsü’nden Richard Ostfeld ve Bard College’dan Felicia Keesing, Nature Dergisi’nde yaptıkları bir yorumda “Covid-19 salgını dünyayı zoonotik hastalıkların insanlar için oluşturduğu tehdit karşısında uyandırdı” diye kaydettiler.

Fakat bu gerçeğin kabul görmesiyle birlikte, vahşi doğanın zoonotik hastalıkların en büyük kaynağı olduğuna dair yaygın yanlış bir algı ortaya çıktı” diye de eklediler. “(Bu araştırma) önemli bir düzeltme yapıyor: En büyük zoonotik tehditler, doğal alanların ekili alanlara, otlaklara ve kentsel alanlara dönüştürüldüğü yerlerde ortaya çıkıyor. Araştırmacıların tespit ettiği modeller çarpıcıydı.”

Kemirgenler ve yarasalar gibi türlerin hem insanlar tarafından zarar görmüş ekosistemlerde gelişip hem de en fazla patojene ev sahipliği yapan türler olmalarının nedeni muhtemelen küçük, hareketli, adaptasyonları yüksek olmaları ve hızla çok sayıda yavrulayabilmeleridir.

En son örnek kahverengi sıçan” diye belirtiyor Redding. Bu hızlı yaşayan türün, çok sayıda yavru üretimini türün her bir üyesinin yüksek hayatta kalma oranına sahip olmasına tercih eden bir evrim stratejisi vardır, bu da onların bağışıklık sistemlerine nispeten az yatırım yaptıkları anlamına gelir. Ostfeld ve Keesing’e göre “Başka bir deyişle, fare benzeri bir türsel geçmişe sahip yaratıklar enfeksiyonlara karşı diğer canlılardan daha toleranslı görünüyor”.

Redding, “Bunların aksine, bir filin her iki yılda bir yavrusu olur” diye ekliyor. “Fil, yavrusunun hayatta kalmasını sağlamalı, bu yüzden yavru çok güçlü ve adaptasyonu yüksek bir bağışıklık sistemiyle doğar.”

Analiz, tüneyen küçük kuşların aynı zamanda insan faaliyetlerinin etkisinden muzdarip habitatlara uyum gösteren hastalık konakları olduğunu ortaya koydu. Bu tür kuşlar, Batı Nil virüsü ve Chikungunya virüsünün bir türü gibi hastalıkların rezervuarı olabilir.

İnsanlar çoktan Dünya’nın yaşanabilir topraklarının yarısından fazlasını etkiledi. Aynı zamanda araştırma ekibinin bir parçası olan University College London’dan Prof. Kate Jones şunları söyledi: “Tarımsal ve kentsel alanların önümüzdeki on yıllarda genişlemeye devam edeceği tahmin edildiğinden, çok fazla arazi tahribatına maruz kalan bu alanlarda hastalık gözetimini ve sağlık hizmeti sunumunu güçlendirmeliyiz, zira zararlı patojenlere ev sahipliği yapabilecek hayvanları barındırma olasılıkları gittikçe artıyor.”