Halkın Yeşil Yeni Mutabakatı: Max Ajl ile Söyleşi

Çeviri: Bircan Tamer

0
400
Foto: Les Mées, 2016, Andreas Gursky

İklim krizi hepimizi etkileyen bir felaket, fakat suçun sorumluluğu eşit bir şekilde dağılmış değil. Kuzey Amerika’nın zengin ülkeleri, Avrupa, Japonya ve Avustralya, birikmiş küresel CO2 salımının %60’ına sebep olurken bununla karşılaştırıldığında gelişmekte olan en büyük ekonomiye sahip iki ülke, Çin ve Hindistan’ın birlikte payı %13’tür. Ve yine de küresel ısınmanın ezici maliyeti, ekosistem çöküşünün kitlesel nüfus yer değiştirmelerine neden olduğu ezilen dünya tarafından karşılanırken bundaki sorumluluğu en çok olan ülkeler sınırlarına kale duvarları ören bir milliyetçiliğe doğru daha da ilerliyor. Bu durumun çevre hareketinin kendi içinde coğrafi bir yarık ortaya çıkarabileceği kaçınılmaz. Max Ajl’ın, Pluto Yayınları tarafından yayımlanan yeni kitabı “A People’s Green New Dealda da bu mesele ön plana çıkıyor.

Max Ajl

Ebb Dergisi için verdiği bu röportajda Ajl, eşitsiz ekolojik değişim, Filistin ulusal kurtuluş mücadelesi, Çin’in tarım devrimi modeli, Andreas Malm’ın ‘ekolojik Leninizm’i ve çevresel adalet politikalarında Kuzey-Güney yakınlaşmasına dair beklentiler üzerine bakış açısını sunuyor.

1 Temmuz 2021

Alfie Hancox: Son birkaç yıldır Yeşil Yeni Mutabakat politikaları ve yeşil manifestolar hakkında sol görüşte yorum sıkıntısı yaşanmadı. Bununla birlikte, “A People’s Green New Deal”da, kapitalist eşitsiz gelişimi ve sizin ‘eşitsiz ekolojik değişim’ olarak adlandırdığınız olguyu ön plana çıkarmak için, Samir Amin gibi Marksist bağımlılık teorisyenlerine dikkat çekerek, farklı bir yaklaşım izliyorsunuz. Bu yaklaşım ilerici çevrecilik için neden önemlidir ve sosyal demokrat Yeşil Yeni Mutabakatların sınırları hakkında bize ne söylüyor?

Max Ajl: Eşitsiz ekolojik değişim (EED), ya da esasen Kuzey’in, yakın zamanda karbondioksit salımı için atmosferik uzayı kullanması da dahil olmak üzere, dünyanın kaynaklarını ve atık için alanı orantısız bir payla kullanması, tarihsel kapitalizmin yapısal bir özelliği olmuştur. EED, özünde, Samir Amin ya da Ruy Mauro Marini’nin çalışmaları gibi, Üçüncü Dünya bağımlılık teorisinden gelen daha önceki görüşlerin detaylandırılmasıdır. Bize Güneyli emekçi insanların, daha fazla ezildiğini ve sömürüldüğünü göstermenin yanı sıra, aynı zamanda Kuzey’deki insanlardan daha fazla sosyal ve ekolojik tahribatla karşılaştıklarını öğretiyor. Ayrıca, bu teoriler modern siyasi ve ekonomik tarihi yorumlamamıza yardımcı oluyor. Eşitsiz değişimin ve ilkel birikimin nasıl gerçekleştiğini bize göstererek onlarla mücadele edebilmek için hangi mekanizmaların gerekli olduğunu gösterebilirler: Üçüncü Dünya egemenliği, emtia kartelleri, ABD/İsrail savaşımı ve altüst edilişi tarafından kısıtlanmamış ulus devletler, Birleşmiş Milletler’de kolektif özgüven ve müzakereler, tarım reformu ve egemen sanayileşme, uygun teknolojiler ve istenmemiş ‘teknoloji transferi’ne karşı şüpheli gözlerle bakma, iç ve dış fiyat mühendisliği. Nitekim, bu fikirlerin çoğu, bir tür Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen çağrısı gibi tarihsel manifestoların yapıtaşlarıydı. Ayrıca, ülkeler arası baskı ve ekolojik yıkımın, çevre ülkeler içinde nasıl eşitsiz bir etki yarattığını da öğreniyoruz.

Varlığın bilinci belirlediği ölçüde, Güney’de emekçi sınıflarının sosyal konumundan ortaya çıkan bilinç de devrimci değilse de daha radikal olma eğilimindedir. Bu da, çevre denilen yerin Amin’in ‘fırtınalar bölgesi’ olarak tanımladığı yer olduğu anlamına gelir. Dahası, insanların ürettikleri teori türlerinin, kesin bir karşılığı olmasa da, ortaya çıktıkları sosyal koşullarla bir ilişkisi vardır. Buna göre çevre ülkelerin, bu yağmacılığa son vermeye uygun teoriler üretmiş ve üretiyor olma olasılığı daha fazladır. Bu teoriler bize, birçok yaşamın sığabileceği bir dünya istiyorsak Güney’den gelen seslere kulak vermemiz gerektiğini hatırlatıyor. İlerici veya sistem karşıtı bir çevrecilik, dünyanın bu tür analizlerinden ve bu analizlerin bildirdiği çarelerden ayrılmalıdır.

Eşitsiz ve kutuplaşmış kalkınma, diğer taraftan, entelektüel bir bileşene sahiptir. Sınıf gücü epistemlerin belirlenmesine yardımcı olur, bu da eşitsiz ekolojik kalkınmaya meydan okumak yerine, genellikle yeniden üreten siyasi programların hatlarını belirler. Bu nedenle, sözde ilerici birçok enternasyonalizmler, ulusal çelişkiyi – yani Güney-Kuzey değer akışını – eşitsiz kalkınmayı yeniden üretmenin önemli bir parçası olarak kabul etmemekte başarısız olurlar.

Ve bu tür yanlış enternasyonalizmler Güney ve Kuzey’den ortaya çıkabilir. Örneğin, ekstraktivizme dair fikirler, emtia çıkarımının eşitsiz ulus içi maliyetleri endişesini kesinlikle anlamlı bir şekilde yaratmıştır. Ancak, bunu yaparken de ulusal sorunu etkili bir şekilde bastırmış oldu. Ayrıca, sosyal ve ekolojik açıdan adil kalkınma için ulusal ihtiyaçlara cevap verebilecek teorik bir birikim de sunamadılar. (Fakat kesinlikle, Venezuela ve Bolivya’daki radikal-milliyetçi Latin Amerika deneyimlerine saldırma konusunda oldukça faydalı oldular.)

Gerçekten de, ulusal sorun söz konusu olduğunda ekstraktivizmin hantallığıyla uğraşmaktan kaçınan aynı kurumların çoğu, Robert Pollin’in Yeşil Yeni Mutabakat önerisindeki gibi sömürgeci formülasyonlar üzerine benzer şekilde mırıldanırlar, ki bu da yılda 3 trilyon doların üzerine denk gelen Kuzey-Güney iklim borcu ödemeleri için yapılan mutlak talepleri, muğlak ‘büyük ölçekli yardım’ çağrılarına dönüştürür. Bunun nedeni, yeşil sosyal demokrasiyi inşa etmeyi, üretim araçları üzerindeki özel kontrolü bozulmadan tutmayı ve esasen sömürgeci mirasla başa çıkmak için gereken tazmini karşılamayı reddetmeyi hedeflemeleridir. Bu miras, iklim borcu geri ödemeleri ve diğer geçiş zorlukları için Güney’den gelen talepler ciddiyetle ele alınarak halledilene kadar, – hidrokarbon tedarikleri yasaklanırsa Trinidad&Tobago ya da Bolivya kalkınmak için ne yapacak? – büyük merkezlerle ilgili bir Yeşil Yeni Mutabakat, Üçüncü Dünya’nın sosyal talepleriyle ciddi bir diyaloğa giremeyecektir.

Bu şekilde, radikal soldan sosyal demokrat sola ekolojik düşüncede, Kuzey-Güney çelişkisini, değer akışını ve ulusal sorunu sistematik olarak bastıran; emperyalist bir dünya sisteminde sosyalist inşanın zorluklarını fark eden ve Sam Moyo ve Paris Yeros’un ifadesiyle ‘sermayeye karşı mücadelede uluslar ve proletaryalar arasındaki hiyerarşilerin kozmetik değil, esaslı bir şekilde dağıtılmasında ısrar eden’ gerçek bir enternasyonalizmi üretebilecek politik pratiği besleyen teorileri engelleyen bir toplama sahibiz.

AH: Corbyn ve Sanders gibi sosyal demokratların yeniden ortaya çıkmasıyla ilişkili olan yeşil reformizmin, iklim tazminatı talepleri de dahil olmak üzere ‘Küresel Güney’den gelen taleplere bağlı olan daha önceki radikal çevreciliği yerinden etme ve silme’ gibi olumsuz bir etkisi olduğunu kışkırtıcı bir şekilde öne sürüyorsunuz. Emperyalist eşitsiz alışverişin tersine çevrilmesinin Küresel Kuzey içindeki tüketim seviyelerini zorunlu olarak azaltacağı göz önüne alındığında (‘lüks komünizm’ savunucuları tarafından görmezden gelinen bir gerçeklik), kuzey sosyalizmini antiemperyalizmle bağlamak, dediğiniz gibi ‘görkemli bir görev’. Bu açıdan merkez ülkelerde yer alıp umut için zemin sağlayan mevcut hareketler var mı?

MA: Son zamanlarda genellikle aşırı kutuplaştırıcı kavramlarla ifade edildiği için, bu soruyla ilgili küçük bir meseleyi ele almak istiyorum. Şu anda kapitalist sosyal ilişkiler ve kapitalist teknoloji altında üretildikleri için emek, kaynaklar ve mallar üzerindeki hakkı temsil eden yatırımlar ve maaşlar da dahil olmak üzere toplam servete bakarsak, Kuzey ve Güney tüketimi arasında çok büyük eşitsizlikler olduğu gayet açık. Ve bu durum, bu eşitsizlikleri anlamlandırmak ve küresel düzeyde adil bir geçişte liderliği almak zorunda kalacak olanın Güney olduğunu açıklığa kavuşturmak üzere ulusal yekünlerin kullanılmasını haklı çıkarmaktadır. Gerçekten de, Zak Cope’un son araştırması gibi çalışmalar, klasik olarak emek aristokrasisi diye adlandırılan, merkezdeki işçi sınıfı sektörlerinin, ürettiklerinden çok daha fazlasını tükettiklerine işaret ediyor.

Yine de, aynı zamanda, emperyal merkezde de pek çok insan için hayat çok zordur, özellikle ABD gibi ciddi derecede az gelişmiş bir ülkede. Örneğin, önleyici, toplum merkezli, ücretsiz tıbbi bakıma geçseydik ABD tamamen yurt içinde eğitilmiş tıp ekipleriyle daha az ulusal kaynak kullanarak daha iyi sağlık hizmetleri sonucu elde edebilirdi. Yani, ekolojik açıdan az çok kalıcı olarak sürdürülebilir şekilde planlanmış bir dünya sistemi çerçevesinde kalkınma anlamında Kuzey ve Güney arasındaki dünya çapında yakınlaşmayı sağlamak için, mevcut yüksek derecede – en azından bazı yönlerden aşırı – sanayileşmiş dünyamızda mesela Kuzey’in neredeyse tek kullanımlık cep telefonlarını kullanması gibi belirli tüketim türlerinin keskin bir şekilde azaltılması gerekeceğini işaret etmek önemlidir. Ancak Kuzey’deki birçok insan için hayat çok daha iyi olabilirdi ve özellikle emperyalist kapitalizme yerleşmiş muazzam atık miktarını düşündüğümüzde, ordudan toplumsal olarak tetiklenmiş kanserin tedavisine ve arabaların sosyo-patolojik bir şekilde aşırı kullanımına kadar, daha yüksek kalitede kullanım değerlerine, daha istikrarlı bir şekilde erişebilirdik.

Bununla birlikte alışkın oldukları ve başka bir alternatifini görmedikleri sosyal ve teknolojik sistemlerin sömürülen insanların içine işlemiş olması ciddi bir sorundur – çoğu durumda insanlar onları savunmak için savaşmaya bile isteklidir. Bu sistemler, metalaştırılmamış ve ekolojik olarak sürdürülebilir üretim ve tüketim kalıplarına dönüşümü başlatmak için çok kıt boşluklar içerir. Bu nedenle kitap yoğun bir şekilde yerli hareketlere ve çiftçi hareketlerine odaklanıyor. Birinci durumda yerli hareket, yerleşimci-kapitalizmin dayandığı önceden gerçekleşmiş olan ilkel birikime meydan okuyor. İkinci durumda, ekolojik tarımın yanı sıra ekolojik olarak uygun yapı malzemelerine yönelik adımlar ile mimari, konut ve planlamadaki genel değişimler, Kuzey’de iyi bir yaşam yaratmak için Güney’in emeğini ve malzemelerini sömürmeye gerek olmayan, bir Halkın Yeşil Yeni Mutabakatı’nın unsurları olabilir. Zanaat ürünlerine olan çağdaş ilginin bazı yönleri bile radikalleştirilebilir.

Ben de bir konuda açık olmalıyım: Bu kitap nihai kesinlikte bir açıklama değil, daha çok dünya çapında iyi bir yaşama, yani sosyalizme erişim için gerekli temel olan Güney’in bazı en önemli kalkınma teorilerinden yola çıkarak bazı önemli düşünce hatlarını ortaya koyuyor. Yani, bazı açılardan belki de daha önemli olacak şekilde, bağımlılık teorisi, antiemperyalizm, eşitsiz değişim ve benzer düşünce ve tarihlere olan ilgide çok büyük bir yeniden canlanma var. Dolayısıyla, böyle bir düşünüşün, ekolojik sorunlarla ilgili örgütlenmeler dahil olmak üzere, hareketlerin nasıl örgütlendiği konusunda gitgide daha fazla bilgi vermesini ve bunun da pratik ve teorinin filizlenmesine yol açabileceğini, belki de belirli konular üzerine tartışmaları güncellemeye ve onlardan en iyisini alacak şekilde yararlanmaya çalışacağını beklemeliyiz. Örneğin, Kuzey’de ortaya çıkmasındaki gibi uygun teknolojilerin oluşması üzerine, Latin Amerika’daki kalkınma tarzları üzerine ve Arapların bir bağlantısızlaşma mekanizması olarak uygun teknolojileri kullanımı üzerine tartışmalar, ki bunu yaparken bu teorilerin neredeyse her zaman ulusal metalurji endüstrilerini ve demiryolu sistemlerini savunduğunu ve moderniteden veya karmaşık işbölümlerinden yana olduğunu ve endüstri yanlısı olduğunu da unutmamalıyız.

AH: Kitapta, sosyalist geçişte köylülüğün rolünü çoğu zaman ihmal eden Birinci Dünya Marksizmi’nin ‘kireçlenmiş kırsal karşıtı önyargısını’ eleştiriyorsunuz. Belki de bunun bir istisnası, 1960-70’lerde Çin’in tarım devrimi modelini savunan Maocu entelektüellerdi, ancak bugün Batılı antiemperyalist solun çoğu tarihin bu dönemini atlıyor ve Çin’in ekonomik başarısını sözde ‘piyasa sosyalizmini’ benimsemesine atfediyor. Sizin görüşünüze göre, 1978 öncesi Çin’in kalkınma yolu bugün de ilgiye değer olmayı sürdürüyor mu?

MA: Şunu basitçe ifade edeyim: Üçüncü Dünya’daki kalkınma beklentilerini anlamak isteyen herkesin, Maoist Çin’in başarılarını anlaması, takdir etmesi, ve birçok yönden tekrarlamaya çalışması gerekir. Bunlar, çevre ülkelerdeki çağdaş halkçı kalkınmanın temel unsurlarından çoğunu içerir. En önemli konu tarım reformu ve Güneyli küçük ölçekli üretimin nitelik ve niceliğini artırmaya yönelik yapılan yatırımdır. Büyük araziler parçalanarak, yerli tarımsal üretim derhal, tropikal emtia ihracatı yerine beslenmeye yeniden yönlendiriliyor. Ülkelerin gelişmesi için büyük ölçüde kendilerini besleyebilmeleri ve iyi beslenebilmeleri gerekir. Aç insanlar çalışamaz ve sadece daha fazla meyve ve sebze değil, diyelim ki aynı zamanda yüksek işlenmiş yumuşak buğday unu yerine sorgum, darı veya sert buğday da dahil besleyicilik açısından gerekli gıdayı alamayan insanlar daha hasta veya daha kötü sağlıkta olacaktır. Bu tür ülkelerin aynı zamanda, ister düzenlenmiş hammadde ithalatı, ister işlenmiş hammaddeler biçiminde olsun, tedavüldeki para birimini güvence altına almak amacıyla yerli imalat ve sanayileşmeye olan girdiler ve gıda gibi ücretli mallar için sanayi ve hizmet alanları gibi, yerli ikincil ve üçüncül sektörlerde çalışanlara kaynak tedarik edebilmek adına, bir artık üretmeleri de gerekir.

Şimdi, tarım reformunun, daha büyük özel çiftliklere göre, emeğin daha rasyonel kullanımına yol açabildiği yaygın olarak kabul görmüştür. Bu, ister sahiplerden çiftliklere arazi başına üretimi artıran daha gelişkin emek aktarımı anlamına gelsin, isterse de Çin’in geniş sulama altyapıları oluşturmasında olduğu gibi, uzun vadeli üretkenliği geliştirici ya da toprağı geliştirici yatırımlarla emeği serbest bırakan kooperatifler aracılığıyla olsun böyledir. Çin’in Maocu kırsal kalkınma politikalarının ilk on yılları, çoğu zaman, gübre için insan ve hayvan atıklarının toplanması, biyolojik haşere kontrolü ve uygun ölçekli mekanizasyon gibi proto-agroekolojik yeniliklere dayanıyordu. Elbette daha sermaye yoğun girdiler de vardı, ancak o ilk zamanlardaki verim iyileştirmelerinden bunlar sorumlu değildi. Bu politika önlemleri, ülkenin ve şehrin nispeten eşit bir şekilde gelişmesini sağlamak, kırsaldan dışa göçleri kontrol etmek ve tarımın teknik olarak yükseltilmesine hizmet eden karşılıklı bir ilişki olarak artık değerin bir kısmının sanayileşmeye kanalize edilmesine izin vermek için fiyat mühendisliği uygulamasıyla el ele gitti. Sonuç olarak, Çin’in izlediği yol, sömürge sonrası dünyadaki ekonomik söylemin sınırlarında ve hatta merkezinde belirdi.

Ve bu Çin politikaları bugün de konuya ilişkin olmayı sürdürüyor: Büyük mülkleri parçalayın. Üretici kooperatiflerini yavaş ve organik bir biçimde oluşturun. Yerli gıda üretimini artırın, gıda tahılı kısıtlamasını kırın ve hepsinden önemlisi, sosyalist bir toplumun altyapısını oluşturmak için ülkenin en değerli kaynağını – emeğini – kullanın. Ülke çapında işgücüne uygun getiri sağlamak için fiyat mühendisliği gerçekleştirin. Bu adımlar, imalat ve sanayi sektörlerinde, belirli ölçekte ekonomilere izin veren geniş bir iç pazar yaratır. Bu tür önlemlerle, on yıl içinde, aşırı yoksulluk neredeyse dünya çapında tamamen ortadan kaldırılabilir ve uluslar, 30 yıl içinde, hâlâ üretim güçlerini geliştirmeleri gereken, adil ve saygın toplumlar olabilirler. Mevcut bağlamda Üçüncü Dünya ülkelerinin saygın toplumlar yaratmasının başka bir yolunu göremiyorum.

Şimdi, komün sisteminin Mao sonrası sökülmesine gelince, bunun kırsal eşitsizliğin artmasına yol açtığı, hatta aynı zamanda çığ gibi büyüyen kimyasal gübre uygulamasından elde edilen verim artışları da dahil olmak üzere, 1978 sonrası tarımsal verimlilik artışlarının çoğunun da aslında 1950-1970’lerde sulama teknolojisine yapılan yatırımların uzun vadeli geri dönüşlerinden kaynaklandığı ortaya koyulmuştur. Ve artan sanayileşme ve araştırma kapasiteleri, Maocuların eğitime erişimi artırmadaki ve tabii ki kırsal kesimdeki toplumsal cinsiyet baskısını kırmadaki başarılarına dayanıyordu. Dolayısıyla, daha öncekilerin benzer büyüme oranlarına sahip olmasına ve daha fazla kullanım değerinin yoksulların elinde kalmasına rağmen 1978 sonrası politikaları, bir tür aşırı övme eğilimi oluştu. Dolayısıyla geçmişten öğrenecek çok şey var.

AH: Amerika’da Başkan Joe Biden, birçok liberal yorumcunun Trump’ın çevre konularındaki agresif geri adımlarının başarılı bir şekilde tersine çevrilmesi olarak alkışladığı Alexandria Ocasio-Cortez’in Yeşil Yeni Mutabakat’ının bazı unsurlarını programına aldı. Bu doğru bir değerlendirme mi?

MA: Bu, ABD hükümetinin kitlesel olarak yıkıcı politikalar izlemeyi daha hızlı mı yoksa daha yavaş mı sürdüreceğiyle ilgili bir soru. Soru, gidilen yönden ziyade hızla ilgili. Bidencı Yeşil Yeni Mutabakat iklim borcunu reddediyor. Biden planı net-sıfır emisyonu 2050 yılında hedefliyor, ki bu çok geç, zira iklimi kalıcı olarak istikrarsızlaştırabilecek devasa emisyonların süreceği anlamına geliyor. Bu tür emisyonların etkileri, söylemeye gerek bile yok, küçük ada devletlerini neredeyse yaşanmaz hale getirmek de dahil olmak üzere, eski sömürgeleştirilmiş dünyayı en sert şekilde vuruyor.

Belki de bir düzeyde daha da tehdit edici olan ise ‘net-sıfır’ çağrısıdır. Net-sıfır, bazı yerlerde, ister ağaç dikme yoluyla isterse başka yöntemlerle olsun, karbon emiliminin kömür, petrol ve gaz yakmadan kaynaklanan süregiden emisyonları dengeleyebileceğine dair, tamamıyla uydurma olmasa da genellikle şüpheli fikirleri kapsayan bir terimdir. Bu, daha sonra, öncelikle Batılı petrol şirketlerine, onların varlıklarının değerini yok etmemek için Biden yönetiminin elinden geleni yapacağını ifade eden bir uzlaşma jesti anlamına geliyor. Aynı zamanda karbondioksit emen makinalara büyük yatırım yapma vaadini de temsil ediyor. Dahası, bu tür planların arkasında gizlenen, pastoral yaşamların kitlesel bir şekilde etnik temizliğe maruz bırakılması ve yok edilmesi bir yana, net-sıfırın başarıya ulaşması genellikle, su tabakalarında ve biyoçeşitlilik üzerinde büyük ölçüde yıkıcı etkileri olan mono-kültürel ağaç dikimi yoluyla gerçekleşebilir.

AH: A People’s Green New Deal”ın kilit önemdeki bir müdahalesi de, günümüzdeki etkin çevreciliğin finansal emperyalizme ve devam eden yerleşimci-sömürgeci projelere karşı olmayı gerektiren, Küresel Güney’deki ulusal egemenliğe saygı duyması gerektiğindeki ısrarı. Eko-sosyalist bir bakış açısı, Filistin’in bugünkü kurtuluş mücadelesine nasıl uyum sağlar?

MA: Eko-sosyalistler, sömürgeleştirilmiş halkların temel taleplerinden başlamak zorundalar: Yani ulusal kurtuluş ile. Filistin kurtuluş mücadelesi, yabancı yerleşimcilerin toprakları üzerindeki kontrolünü kırmayı amaçlayan, geriye kalan ‘klasik’ ulusal kurtuluş mücadelelerinden biridir. Ayrıca, yazar Soula Avramidis’in de belirttiği gibi, Filistin ulusal mücadelesi aynı zamanda bölgenin politik ekonomisini yansıtan, kendine özgü yönleri olan bölgesel bir ulusal-tarım mücadelesidir. Yine Avramidis’in yazdığı gibi, ‘El-Hadaf’ın hemen hemen her meselesinde üstü örtük olarak yer alan teori, Siyonizme karşı mücadelenin toprağı geri alma mücadelesinden daha fazlası olduğuydu – İsrail’in, adına bir jandarma görevi gördüğü Amerikan kapitalist hegemonyasına karşı bir mücadeleydi. Bu, Filistin ulusal kurtuluş mücadelesinin, Filistinlilere stratejik derinliklerini veren, daha geniş Arap-İran ulusal sorununa bağlı olduğu anlamına gelir – ya ‘alt emperyalist’i destekleme damgasını yapıştırarak ya da sadece görmezden gelerek ya da başka bir şekilde inkâr ederek, Filistin’i stratejik taban desteğinden koparmaya çalışan konuşmalarda kaçırılan bir noktadır bu. Filistin’i desteklemek aynı zamanda bölgesel sınır hatlarında yer alan devletlerin çevreleyen yapısal temeli içindeki ulusal egemenliği desteklemek anlamına da geliyor. Bu temel çelişkileri ekolojik ve sosyalist bir dünya düzeni için, dünya çapındaki mücadelenin bir parçası olarak ‘görememek’ ekonomizmin ekolojizm biçiminde bir tekrarıdır – buna göre mücadeleler ekolojik çelişkiyle ‘doğrudan’ bağlantı kuramıyor görünüyorsa, reddedilirler.

Şimdi, kendi kaderini tayin hakkını ön plana çıkarmak önemlidir, ancak Filistin kurtuluş mücadelesinin ekolojik soruna daha açık bir şekilde değinen başka birçok unsuru da vardır. İsrail’in kendisi yerli floranın çoğunu yok etti ve yerine ekolojik olarak uygunsuz çam ağaçları dikti. Ayrıca, yine her yıl ekolojik olarak uygun zeytin ağaçlarını sökmeye devam ediyor. Filistin, Üçüncü Dünya’nın diğer bölgeleri gibi, Battır’ın kalan teraslarından Naqab’daki teraslara ve Batı Şeria’nın tepelerindeki sarnıçlara kadar sürdürülebilir, köylü veya küçük ölçekli tarımın göz kamaştırıcı bir mirasına sahiptir. Bu da kaybediliyor ve bu tür teknoloji biçimleri, bunları inşa eden ve sürdüren insanların uygulamalarına, yaşamlarına ve sosyal sistemlerine bağlı olduğu için, bu coğrafyaya uygun teknolojilerin kaybı, Filistin özgürleşse bile ancak büyük bir mücadeleyle önlenebilir. (Divya Sharma, Hindistan bağlamında agroekolojik uygulamaların yenilenmesinin bazı zorluklarını tartışmıştır.) Dahası İsrail, Hindistan ve Brezilya’da olduğu gibi ABD ile hizalanmış veya onun tarafından yerleştirilmiş rejimlerin yoksul halklara yönelik savaşlarının ve çevre mücadelelerinin bir parçası olarak kullanılan, kişi başına düşen en önemli silah ihracatçısıdır. Aynı zamanda bu tür silahların üretim ve kullanımında devasa toksinler üretilir.

AH: Son zamanlarda radikal akademisyen Andreas Malm bir ‘ekolojik Leninizm’i savunuyor. Başka bir yerde tartıştığınız üzere siz bunun, her şeye rağmen ideolojik olarak eklektik ve çarpıcı bir şekilde Avrupa merkezli olduğunu iddia ediyorsunuz. Bunda Malm belki de akademik solun, daha geniş anlamda Lenin’in siyasetinin kalbindeki antiemperyalizmi küçümseme eğilimine dahil edilebilir. Kitabınızda da kısaca bahsedilen eko-Leninizm çerçevrsinin kullanılabilir bir faydası olduğunu düşünüyor musunuz?

MA: Bu kavramı geri kazanabileceğimiz benim için net değil. Tarihsel bir pratik olarak Leninizm, daha geniş anlamda stratejik-politik yaratıcılık, devlet iktidarının ele geçirilmesi, işçi-köylü ittifakı, sömürgecilik karşıtlığı ve enternasyonalizm ile belirlenmiştir. Devlet iktidarının ele geçirilmesi dışında Malm, Leninizmi tarihsel maddesinden sıyırıp çıplak bırakıyor. Ancak, Leninizm basitçe sosyalist inşanın merkezi bir unsurunun, devrimci iç dönüşümü anti-sömürgecilik ve anti-emperyalizm ile birleştiren programlarla Marksist-Leninist örgütler tarafından devlet iktidarının kazanılması olduğu anlamına geliyorsa, o zaman Leninizmin büyük bir faydası vardır. Sosyalizm tanımı gereği ekolojik konularla ilgilenmelidir ve Marx ve Engels’in kendi klasik eserlerinde bu tür konulara dair net bir ilgi bulabiliriz. Aslında, revizyonist ya da değil, dünyadaki Marksist-Leninist partilerin çoğunun platformlarında güçlü iklim adaleti dayanakları bulunmaktadır. Bu tür talepler, şimdi artık iklim değişikliğinden nasıl kaçınılır sorunu tartışıldığından gerçekten de, Üçüncü Dünya’nın inşası ve bu nedenle Birinci Dünya’nın adaptasyon ve dayanıklılık kapasiteleri açısından, her zamankinden daha acildir. Soru, bundan sağ çıkmak ve ülkeleri yaşanabilir tutmaya çalışmak ve bu çaba içerisinde devlet iktidarını ele geçirmektir. Önde gelen Chavist entelektüellerinden, Reinaldo Iturriza’nın belirttiği gibi, teoride veya pratikte henüz cevaplanmamış bir nokta olarak sosyalizmi inşa etmede devlet iktidarının sınırları ne olursa olsun ‘Geçmişte hüküm süren suçlular tarafından yönetilmek bir seçenek değildir.’

Max Ajl, Wageningen Üniversitesi Kırsal Sosyoloji Grubu’nda doktora sonrası araştırmacı ve Tunus Gıda Egemenliği ve Çevre Gözlemevi ile ilişkili bir araştırmacıdır. Aynı zamanda Agrarian South and Journal of Labor and Society’de editörlük yapıyor. Twitter: @maxajl