İklim Krizi: Sermayeden Komüne

Çeviri: Yaşam Uzun

0
362

Kapitalistlerin çoğu iklim değişikliğinin kendileriyle herhangi bir ilgisi olmadığını hâlâ iddia ededursun dünya bugün iklim değişikliği gerçeğiyle giderek daha fazla yüzleşiyor. Buna rağmen çoğu insan “gerçek” nedeni anlamıyor ve bu yüzden “gerçek” çözümü kavrayamıyor. Greta Thunberg’in, Yokuluş İsyanı’nın (XR) ve genel olarak iklim biliminin bu konuda öne sürdükleri görüşleri sorunun Antropojenik Küresel Isınma (AKI) olduğu yönünde. Ve çözüm de soyut “insan”ı (man) yeniden insanlaştırmaktır (human). Biz suçlanması gerekenin “insan” (man) değil kapitalizm olduğunu savunuyoruz. Yani, bizim en azından Kapitalosen üzerine konuşmamız gerekiyor. Gerçi kapitalizm denince bugün ne anlaşıldığı onunla ilgili ne yaptığımız konusunda tüm farkı yaratan şey oluyor. Biz, kapitalizmin reforme edilemeyeceğini savunuyoruz. O, yıkılmalı ve yerini Komün almalı.

Kapitalizm Nedir?

Kapitalizmden iklim değişikliğinin sebebi olarak bahsedilecek olursa doğaya ayak uyduramayan bir kısım elit ve kapitalistin anormallikleri anlamına gelir. Trump1 gibi reddiyecilerden kurtarılırsa kapitalizm düzeltilebilir. İnsan iklim değişikliği için harekete geçecek bir hükümete oy verebilir. Böylece tipik “anti-kapitalist” doğrultucu anlatı, elitlere odaklanmak ve sorunun çözümü için teknik tedaviler uygulayabilecek yeni bir önderliği2 sağlamanın “demokratik” ve “şiddete başvurmayan” araçlarını savunmak oluverir. Ya da teknolojiyi terk etmek3 olur, sanki teknoloji, kapitalistin sahip olduğu ve bir üretim aracı olarak kullandığı bir şey değil de sorunun kendisiymiş gibi.

Bu fetişizm4, üretimdeki sınıfsal sömürüyü göz ardı eden ve “kapitalist insan”ı (capitalist man) piyasada alıp satan özgür birey olarak mitleştiren burjuva ideolojisinin temelidir. Marx’ın burjuva politik ekonomi eleştirisi değerin metaların üretimi sırasında yaratıldığını ve sonra pazarda bunların satışıyla gerçekleştiğini kanıtlamıştır. Değer, örneğin petrol gibi metaların, devlet tarafından düzenlenen arz-talebe dayalı fiyatlarıyla yaratılmaz.

Mesela, fosil yakıt endüstrisi yakıtı çıkarmak için insan emeği kullanarak değer üretir. Bu nedenle fosil yakıt endüstrisini kapatmak için piyasayı düzenlemek işe yaramaz çünkü bu, emeğin de dahil olduğu sermaye varlıklarının mülkiyetini olduğu gibi sürdürürken fosil yakıt endüstrisi kendini savunma adına politik idareyi maniple etme gücüne sahip olmaya devam eder. Kapitalist mülklere el koymak ve onları sürdürülebilir bir üretime yönlendirmek için devrim gereklidir. Ama bunu anlamak için, kapitalizm ve onun “doğaya açtığı savaş” ile ilgili ve de onu yıkmak için ne yapmamız gerektiğiyle ilgili “gerçeği söyleyecek” bir sosyal bilime ihtiyacımız var.

Fetişleştirilmiş kapitalizmin burjuva ideolojisine dair anlam çıkarmak için iklim bilimi yeterince iyi değildir. İklim bilimi, gezegendeki yaşam için korkunç sonuçlarıyla birlikte atmosfer hızla ısındığında ne olacağı biyo-fiziksel problemini ortaya koymuştur. Ancak burjuva ideolojisi AKI’nın nedeni olarak soyut “insan”ı (man) gösterir. Bu, “insan”ın doğayla nasıl ilişkilendiğini belirleyen üretim tarzlarının ya da spesifik tarihsel toplumları karakterize eden üretim ilişkilerinin ya da sosyo-ekonomik ilişkilerin şekillendirdiği tarihsel insan (historical man) yerine tarih-dışı, evrensel bir insan olduğunu varsayar.

Adam, erkek” anlamına da gelen “insan”ı (Man) bir yana bırakalım ve onun yerine “beşer” anlamındaki insanı (Human) koyalım. Beşer olan insanın doğayla ilişkisi değişir; çünkü insan, doğayla birlikte veya ona karşı, yani kendi “insanlık”ı ile hareket etmeye kabiliyetli doğanın bir parçasıdır. Bu nedenle, insanın “doğa”yı değiştirmesi, İnsanlığın ve Doğanın birlik içinde olduğu sınıfsız toplumdan çelişkilerin bu birliği yok ettiği sınıflı topluma olan tarihsel değişiminin sonucudur.

Eğer “insan doğası” tarih-dışı, statik ve değişmezse ve AKI’dan sorumlu ise, AKI’yı tersine çevirip insan neslinin tükenmesini önleyecek kadar nasıl değişebilir? Marx’ın tarihsel “üretim biçimleri” dediği şeyi tanımlayan üretim ilişkileri tarafından şekillenen “insan doğası”nın tarih boyunca nasıl değiştiğini bir kez anlayınca bu açmaz çözülür. İnsanlar tarihsel olarak farklı üretim ilişkileri altında değişiyorlarsa, bazı koşullar altında AKI’ya neden olabilirler, ancak başka koşullar altında bu kez onun sonuçlarını önlemek için değişirler.

Bu üretim ilişkileri, insanlar ve doğa arasındaki çelişkiyi somutlaştırır ve sınıfsız toplumdaki bütünsel birlikten sınıflı toplumlarda yükselen çelişkiye, oradan kapitalist toplumdaki varoluşsal çelişkiye değin farklılık gösterir. Ancak bu tartışmayı daha ileri götürmeden önce, AKI ve Antroposen kusurlu kavramlarından kurtulmamız gerekiyor.

Antroposen’den Kapitalosen’e

Evet, “insan”ın AKI’ya neden olduğu dönemi adlandıran bir iklim bilimimiz var, ancak iklim değişikliğini inceleyen gelişmiş bir sosyal biliminin yokluğunda, Antroposen’in bilimsel olmayan soyutlamasına takılıp kalıyoruz. Bu kavram, suçu doğadan alıp “insan yapımı” iklim değişikliğine kaydırmış olabilir, ancak bu, bizi çözümler için doğru yöne yönlendirmede başarısız olma pahasınadır. Öncelikle iklim değişikliğini yaratan soyut “adam” (man) yani insan (human) değil, kapitalist insandır (capitalist human). İnsan ve doğanın birliğinde potansiyel olarak var olan insanlığın evrensel niteliklerini belirtmek için yanlış “adam” (man) ifadesini doğru “insan” (human) ile değiştirelim önce. Fakat insan ve doğa arasındaki çelişkinin olduğu yerde bu potansiyel birlik henüz gerçekleşmemiştir. Bu potansiyel birliğin tarihine bakalım.

Kapitalizm öncesi üretim biçimleri, tarihsel olarak, Akrabalığa dayalı, Evsel, Köleci ve Haraç temelli üretim tarzlarına ve bunlara karşılık gelen üretim ilişkilerine denk düşen spesifik “insan doğalarına” sahipti. Akrabalık ilişkileri, ortaklaşa üretimin ve ürünlerin paylaşımının soy içinde eşitler arasında gerçekleşmesinin temeliydi. Evsel ilişkiler, kadınların erkeklerin çıkarına olan ücretsiz ev içi emeğini (yani Ataerkilliği) tanımlar. Köleci ilişkiler, köleci üretimi ve ürünün köle sahipleri tarafından el konulmasını sürdüren ilişkilerdi. Haraç temelli (feodal olanlar dahil) ilişkiler, köylü üretimini ve arazi sahipleri tarafından rant ele geçirilmesini içerir.

Bu biçimler, kapitalizmin sınır uçlarında hayatta kaldıkları yerlerde “yerli” halklar, ücretsiz ev içi işçiler, köleler, düşük ücretli veya ücretsiz tarım işçileri, vb. olarak kapitalist üretim ilişkilerine tabi kılındılar ve tüm bu emek biçimlerinin sermaye tarafından kullanıldığı ve içerildiği eşitsiz ve birleşik gelişimin içinde hapsolup kaldılar. Sermaye, ücretli emeğin maliyetlerini karşılamada bir tür sübvansiyon olarak kapitalizm öncesi emek biçimlerini kontrol eder ve sömürür, böylece bu biçimleri sömürüden azade “bir araya getirir” ve “gelişimini kısıtladığından” emin olur.

Tüm bu spesifik tarihsel “insan doğaları”, Akrabalık, Evsel, Köleci ya da Haraç temelli ve bunların Sermaye’ye tabi olmaları, doğa ile göreceli uyumları açısından temel bir birlik sergilerler. Doğayla olan birliğin derecesinde farklılık gösterirler; sınıfsız toplumlardaki göreceli birlikten kadınların, kölelerin, köylü üretiminin sömürülmesi ve kapitalizmin gelişimine doğru ilerledikçe insanların ve doğanın büyüyen ayrışması şiddetlenir. Kapitalizmden önce, bu üretim biçimlerinin hiçbiri insanlığın doğa ile birliğini engelleme tehdidi taşımamıştı, bazı yok oluş süreçlerine ve yerel iklim değişikliklerine rağmen doğa ile olan üretim ilişkilerinde, insanlar ve doğa arasında aşırı bir çelişki yoktur.

Eğer Antroposen “insan yapımı” (man-made) iklim değişikliği anlamına geliyorsa o zaman bu kapitalizm öncesi üreticilerin bunda hiçbir suçu yoktur! Ancak kapitalizm öncesi doğa ile birlik, kapitalist olmayan bir insan geleceği vizyonuna ilham verirken, eşit derecede, kapitalizm öncesi üretim ilişkilerine herhangi bir dönüş, iklim değişikliğinin çözümünün bir parçası olmaktan uzaktır. İnsanlar ve kapitalizm öncesi üretim ilişkilerinin doğası arasındaki birlik, bugün küresel kapitalist sistemin ağına düşmüş durumdaki 8 milyar insanın ihtiyaçlarını karşılayamaz. Bu üretim biçimlerinin bugün hayatta kalmış olmasının nedeni, “gelişmiş” ülkelerdeki kâr oranlarının düşme eğilimine karşılık ucuz işçilik ve hammadde sağlama amacına hizmet etmeleridir.

Marx, kapitalizm analizinde, kapitalizm öncesi yöntemlerin sermayenin hizmetinde nasıl hayatta kaldığını tam olarak tespit etti ve yaşamının sonuna doğru Rus köylü komününün akrabalık üzerine kurulu olan üretim tarzından kapitalizme geçişten kaçınarak kendi ‘komün-izm’leri bozulmaksızın sosyalizme ‘sıçraması’ olasılığı üzerinde durdu. Yirmi yıldan fazla bir süre sonra, genç Lenin bu öneriyi Rusya’da Kapitalizmin Gelişimi kitabında test etti. Lenin, 20. yüzyılda komünün feodalizme ve feodalizmin küresel kapitalizme giderek daha çok dahil oluşuna tabi olduğu sonucuna vardı. Komün, ekonomik ilişkilerine nüfuz eden ve emeğini feodal lordlara, kapitalist bankacılara ve sanayicilere yönlendiren daha ‘ileri’ üretim tarzlarına dayanamadı.

Kapitalizm, tarihte ilk kez, kendi üretim ilişkisinin çelişkisi içerisinde insanların ve doğanın birliği potansiyelini yarattı. Sermaye, doğaya yıkım noktasına kadar hâkim olurken, gelecekte Komün’de bu çelişkiyi çözebilecek, insan emeği biçiminde, içindeki sosyalizm embriyosunu da yaratır aynı zamanda.

Bugün güncel çıkmazımız, Komün’ün henüz gerçekleştirilmemiş birlik potansiyelinin, post-kapitalist üretim ilişkilerinin anahtarı olduğu, insan ve doğa arasındaki en uç çelişkidir. Kapitalizm öncesi üretim ilişkileri göreceli ‘kıtlığa’ uyarlanıyordu, ancak post-kapitalist üretim ilişkileri, kapitalizmin dayattığı ‘kıtlığı’ aşarak geleceğin Komünü’nün ön koşulu olan ‘bolluğu’ yaratarak insanların ve doğanın birliğini yeniden kurmalıdır.

Peki, iklim değişikliğini ele alan bir sosyal bilimi nasıl geliştirebiliriz? İnsanlar iklim değişikliğini nasıl zamanında durdurabilir ya da başarısız olurlarsa, biyosferin yıkımını nasıl hafifletebilirler? İlk olarak tarih-dışı ve hiçbir yerre çıkmayan Antroposen kavramından kurtulalım. Zira bu kavram, anonim ‘insan’ın (man) yarattığı ‘endüstriyel (başka bir soyut kavram) toplumun neden doğa pahasına palazlandığını ve geliştiğini açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Burjuva ideolojisinin kapitalizmin doğuşuyla ilgili, kıyıya vuran beyaz adamın siyah adam Cuma’yı köleleştirdiği, insanlığın doğadan ayrılmasını yücelten bir trajikomedisi, kendi Robinson Crusoe miti var.

Sanayileşme’ için koşulları yaratan kapitalist üretim ilişkilerini, gerçek suçluyu yok sayar. Kapitalizmi tarihsel bir toplum olarak kabul ettiği ölçüde, gelişimini belirli bir üretim tarzı olarak değil de daha çok hem ‘doğal’ hem de ‘adil’ olan pazarın evrimine yön veren ‘ekonomik insan’ (economic man) mitiyle açıklar.

Buna göre bu mitolojinin kapitalizmi sona erdirme yolunda bir engel olduğu sonucu çıkar. Eğer ‘ekonomik insan’ böyle harikalar yaratabiliyorsa, Antropojenez (insan cinsinin –Homo– evrim süreci ç.n.) kesinlikle kapitalist üretimi yalın, temiz ve yeşil kılacak yeni sosyo/teknik çözümler bulabilir. Kapitalizm iyi bir fikir olurdu, diyor Chomsky ve arkadaşları, yani hadi onu daha iyi hale getirelim ve hayatta kalalım. Bu, Yokoluş İsyanı gibi toplumsal hareketlerin önderliklerini burjuva tarihi, hukuku ve politikası içine hapseden burjuva sosyal ‘bilime’ nüfuz eden ideolojidir.

Bu ‘bilim’, bize post-kapitalist bir gelecek yolunda rehberlik etmesi gereken devrimci sosyal bilime karşıt bir bilimdir. Antroposen, kapitalizmi iklim değişikliği suçundan kurtarmak için ideolojik bir suç ortağı haline geldiğinden, ilk adımımız onu Kapitalosen ile değiştirmek olmalı. Bunun da devrimin önünde bir engel oluşturduğu belli olduğunda, gözlerimizi yeni olasılıklara açabiliriz.

Kapitalosen ‘Sermaye Yapımı’ Demektir

Kapitalizm iklim değişikliğini yaratırken bunu gerçekleştirmek için ‘kapitalist insanı’ (capitalist human) da yaratmak zorundaydı. Peki bir kapitalist insanı ve ‘insan doğasını’ kapitalizme özgü yapan nedir? Sermaye ve emek arasındaki üretim ilişkileri. Önceki sınıflı toplumlar gibi, kapitalizm de yükselen bir sınıf olan burjuvazi eski feodal üretim ilişkilerinin yapay kıtlığına meydan okuduğunda ortaya çıktı. Burjuvazi, insanlar için kıtlık sorununu çözmekle filan değil, ücretli işçilerinin artık emeğini kendi özel mülkleri olarak biriktirmekle ilgileniyordu.

İnsanlık ve doğanın birliği potansiyelini gerçekleştirmekten oldukça uzak olan yeni üretim ilişkileri, üreticileri doğadan daha önce görülmemiş derecede ayırdı, işçileri doğaya, yani emeklerine ve üretim araçlarına yabancılaştırdı, doğayı tükeninceye kadar sömürdü. Kapitalist kalkınma ancak doğayı tüketerek mümkün oldu ki böylece, insanlar ve toplum arasındaki çelişki tam da bu kapitalist büyümenin koşullarını yok etme noktasına kadar büyüyebildi.

Kapitalizmin AKI’ya çözüm olarak reforme edebileceği Antroposen’in aksine, Kapitalosen, doğa olarak insanlar ile doğanın yok edicisi olarak sermaye arasındaki karşıtlık olarak tanımlanır. Marx, işçilerle kapitalistler arasındaki piyasada süren sınıf mücadelesinin temelinde doğa/emek ve sermaye/toplum arasındaki daha derin bir çelişki olduğunu anlamıştı. Bu çelişkiyi, doğa ve toplumun hayati olan karşılıklı bağımlılığının, sermaye doğayı tükettiğinde kopmaya mahkum olduğunu anlatmak üzere metabolik yarık olarak ifade etti.

Bunun varlığı, kapitalizmin temel hareket yasalarının itici gücü oldu. İnsanların kapitalizm altında doğadan ayrılması, doğa olarak emek ile doğanın yıkımı olarak sermaye arasındaki metabolik yarığın sonucu olarak gelişti Bu çelişkinin çözümü, sermayeye karşı doğa için sosyalist devrim ve Komün(izm) altında tam anlamıyla gerçekleşecek doğa ile uyumlu yeni üretim ilişkileri olacaktır.

Kohei Saito, Karl Marx’ın Ekososyalizmi adlı kitabında, Marx’ın Kapital’i çalışırken başından itibaren metabolik çatlağı hem kapitalist gelişmenin sırrı hem de varlık koşullarının ortadan kalkması için gereken yıkımda gerileyişinin nihai nedeni olarak ele aldığını gösteriyor. Genç Marx, kâr için yapılan kapitalist üretimin ücretli emek, toprak ve diğer üretim araçları biçimindeki doğanın kaçınılmaz tükenişine yol açması nedeniyle bunu çelişkili bir süreç olarak gördü. İşçiler, emek gücünü, doğal bir üretken güç olarak sermayeye sattılar. Bunun bir kısmı olan gerekli emek, emek gücünün yeniden üretiminin karşılanması için ücret olarak onlara iletildi. Artı emeğe ise sermaye tarafından kârın temeli olarak el konuldu.

Kendi gerekli emeklerini tüketir ve artı emeklerinden yoksun kalırken, bu üretim ilişkisi işçileri kendi emeklerinin (doğa) kontrolünden uzaklaştırır (alienate). İşçilerin doğadan uzaklaşması (yani yabancılaşması, alienation), insan benliğinden, diğer insanlarla dayanışmadan ve kapitalist toplumdan yabancılaşmayı içerir. Sonuç olarak, doğa ve insanlık arasındaki temel çelişki, doğayı savunmak ya da onu yok etmek uğruna emek ve sermaye arasındaki tarihsel sınıf mücadelesini kurar. Bu çelişkiyi içermeyen bir Kapitalosen kavrayışının, sermaye için Antroposen kadar mahcup duruma düşeceğini daha bu noktada görebiliriz. Sermaye tarihsel olarak spesifik bir biçimdir ve kalbinde ‘mezar kazıcısı’ haline gelecek işçi sınıfını doğanın üretken bir gücü olarak yaratmıştır; iklim krizi için herhangi bir suç taşımaktan çok uzak ve nihayetinde sosyalist devrimde bu çelişkiyi patlatacak olan işçi sınıfını.

Marx, kapitalist üretim tarzının tarihsel açıdan spesifik bir tarz olduğunu göremeyen politik iktisatçıları eleştirir. Bunlar, piyasanın ve bireysel burjuva girişimcinin Sermayeyi çağ dışı ve feodal kıtlıktan kurtardığı ve teknolojiyle herhangi bir doğal sınırın üstesinden gelebildiği, yani ona sonsuz bir yaşam veren evrimsel bir kapitalizm teorisini sahiplenirler – Kapitalist bir ütopya senaryonun erken bir ifadesi!

Marx, bu evrim mitini reddederek öncelikle Sermaye’nin doğal sınırlarına dair bu berbat teorileri çürütmek zorunda kaldı. Malthus nüfus sınırlarının toprak verimliliği kaybı ile belirlendiğini iddia etti. Marx, kapitalist tarımın kısa vadede topraktaki yorgunluğun ve aşırı nüfusun üstesinden gelebileceğini ancak bunu sadece uzun vadede doğayı yağmalayarak ve tüketerek yapabileceğini göstermek için tarımsal kimya ve fizik tartışmalarına gömüldü.

İleri görüşlülükten yoksun Malthus ve Ricardo ile sınırların hiç olmadığı burjuva ütopyalıları arasında kalan Marx, sınıf mücadelesine kapitalist üretime sınır koyan unsur olarak itibar ediyordu. Sermaye, kârını yükseltmek için bilinçli proletaryanın onu devireceği zamana kadar doğayı yağmalayacaktı. Marx’ın Ekososyalizmi bu şekilde özetlenebilir: Doğa ve Sermaye arasındaki çelişki, önünde iki yol varmış gibi görünen kapitalizmin bugün vardığı mutlak sınırı belirler. Doğa kapitalizmi yıkacak; kapitalizm içinde embriyonik sosyalizm şeklinde var olan insanlık doğmaz ve Kapitaloseni yok ederek onu Komün ile değiştirmezse, onunla birlikte insanlığı da.

Sermayeden Komüne

Doğa ve sermaye arasındaki yıkıcı ilişkinin somut bir somut örneği olarak Kapitalosen’i devirmek için kalıbı burjuva ideolojisi ile dökülmüş Kapitalosen kavramından kurtulmak zorundayız. Bu, muğlak bir şekilde tanımlanmış, istismar ve sapmalara maruz kalan ve KKI’ya (Kapitalosenik Küresel Isınma) neden olan devlet reformlarına açık olan kapitalizm değildir genel anlamda. Bu, Sermayenin Doğayı yok edişidir. Bu nedenle, kapitalist değişim ve dağıtım ilişkileri, altlarında yatan üretim ilişkileriyle bütünleşik oldukları için reforme edilemezler. Ve bu üretim ilişkileri, özel mülkiyeti ve üreticilerin kapitalist devlet aygıtları tarafından zorla uygulanarak kendi geçim araçlarından mülksüzleştirilmesini bir koşul olarak gerektirir.

Devlet; rastgele, liberal ya da emekçi hükümetlerle seçkinlerin (elite) politik gücünü sınırlandırabilecek sınıfsal açıdan nötr bir kurum değildir. Onun vatandaşları, egemen sınıfın “düzenleyici komitesi” olarak devlete itaat etmesi gereken fetişleştirilmiş burjuva bireylerdir. Devlet, özel mülkiyeti koruyan ve siyasi temsilin kapitalist düzene meydan okumamasını sağlayan ve bunun için silahlı kuvvetlerini, casuslarını ve medya üzerindeki kontrolünü kullanan burjuva hukukunu uygular. Bu kurumların hiçbirinde Sermayeye hasredilmiş reformlara yer yoktur. Sermayenin ve tüm destekleyici kurumlarının spesifik üretim ilişkileri, doğayı yok etmekte kararlılarsa, reforme edilemezlerse, devrilmeleri gerekir. Ama nasıl?

Doğa ve sermaye arasındaki bu temel çelişki, zamansız bir soyut güç değil, canlı kanlı tarihsel sınıfı mücadelesidir. Doğanın ve sermayenin çelişkili birliği, değişim için gereken güçtür. Sermayenin özgül ekonomik ilişkileri altında, insanlık, doğanın bir parçası olarak, onun tam tersi olana, insanlık dışı olana, doğaya karşıt olana dönüştürülmüştür. ‘Genç’ Marx doğaya, benliğe, başkalarına, topluma yabancılaşmış insanlar hakkında genelleme yapmış olabilir.

Ancak O, bunu sadece kapitalist toplum hakkında konuşarak veya onu ‘yorumlayarak’ öylece bırakmaz. Kapital’inde, yabancılaşmış üreticilerin nasıl ‘insanlıklarının’ bilincinde olduklarını ve doğayı özgürleştirmek için gerekli olan embriyonik maddi güç haline gelerek sermayeyle nasıl mücadele ettiklerini gösterir. Emek-değeri üretenlerin sınıf mücadelesinin kapitalizmin kendi içinde sosyalizm embriyosunu yaratmaları yoluyla beliren geçişe bakalım.

Gördüğümüz gibi, kapitalizmin kökeni yalnızca pre-kapitalist toplumun yağmalanmasıyla mümkün kılındı. Bu, bu toplumların kendilerini yeniden üretme kapasitelerinin canına okuyarak onlardaki metabolik dengeyi bozdu. Bu yağmaya, ‘vatan’ sathında daha fazla sermaye birikimi için bu toplumların çalınan toprak, emek ve doğal kaynakları üzerinden kapitalizmin sömürgeci bağımlılık ilişkileriyle devam edildi. Kapitalizm bu doğal üretim güçlerini özel kârın denetimine koştu. Ve fiyatları aşağı çekme rekabeti, kârı sürdürmek için sonu gelmez bir daha ucuz girdi arayışına yol açtığından, sermaye, hayatta kalmak ve büyümek için doğayı sömüren ve yabancılaştıran küresel bir güç haline geldi. Avrupa ‘medeniyeti’nin ‘gelişimi’nin evrimsel öyküsüne göre böyle değil. Ama daha ziyade, üreticilerin emek-güçleriyle ürettiklerinin, yani değerin, sermayenin özel mülkiyeti haline gelmesi için onları geçim araçlarından ayıran sermaye ilişkisi açısından.

Marksist yazarlar Marx’ı, doğanın bu yıkımını ‘metabolik’ veya ‘ekolojik’ yarık olarak adlandırmasında takip ederler. Ancak doğa, değer üretenlerin formunda karşılık verir. Sermaye birikimi, köle ya da ücretli emek olarak sermayeye koşulan emeğin, yıkımını engellemek ve asli ‘insan doğasını’ geri almak için sermayeye direnmek zorunda kaldığı bir ortamda güçlü bir kuvvetin oluşumunu küreselleştirir.

O halde burada olan, Komün için koşulları yaratmak üzere sermaye düzenine meydan okuması gereken, doğanın küresel toplumsal gücünün kaçınılmaz bir yasaymışçasına ortaya çıkışıdır. Marx bize bu embriyonun ilk aşamasının ‘sosyalizm’ olarak var oluşuna ve gelişimine ilişkin birçok örnek verdi. Yerli toplumun fetihlere direnmesinden; köle isyanlarına, örgütlü ücretli emek ve sömürgecilikten kurtulmaya.

Bugün Marx, işçilerin ve yoksulların (yani küresel üreticilerin) kemer sıkmaya ve faşizmin yükselişine karşı çağdaş ayaklanmaları ile kaynaşan tüm bu mücadelelerin sürekliliğinin farkında olurdu. Ve argümanını perçinlemek adına, tüm bu mücadeleler esasen sermayeyi alt etmek ve toplumun doğa ile bütünlüğünü geri kazanmak için mücadelede birleşti, şimdi bu iklim felaketine karşı küresel hareketlerin büyümesinde tezahür ediyor.

Tabii ki, bu değişim gücü tarihsel Sermaye düzenini otomatik olarak sona erdirmez. Marx’ın Ekososyalizmi’ne direnen ve sermayeyi sosyalizm veya komünizmle karşılaştırıldığında ilerici bir güç olarak savunan burjuva ideolojisinin sınırlarını aşmak zorundadır. Çeşitli sahte ‘sol’ sesler, embriyo biçiminde gelişen sosyalizmi ‘demokrasi’ ile bağdaşmadığı gerekçesiyle durdurmak için bir araya geliyor. Oysa, insan türünün yok olma tehlikesi, diyalektiğin gerçekliği ‘bildiğini’ ve sermaye savunucularını çözülmeye uğrattığını bize öğretmiştir ve işte demokrasiyle uyumlu olmayan şey, bu tehlike biçiminde tarihsel olarak zirve yapan temel çelişkidir.

Öyle olsa bile, bu nesnel süreç, doğanın öznel bilinci ve eylemleri olan, sosyalist devrimi kovalayıp sürdüren sınıf mücadelesi olmaksızın Sermayeyi sona erdiremez. “Arkamızdan” iş gören “kendi seçimimiz olmayan” güçler şimdi öne çıkıyor, fark ediliyor ve anlaşılıyor. Bu bilgi devrimci partinin programı haline geliyor. Yani, doğa ve sermaye arasındaki çelişkiyi sosyalist devrim biçiminde çözmek için programı eylemde test eden Marksist partinin.

Bu devrim sosyalizme geçişe başlatır ancak yalnızca komünizmin ilk aşamasıdır. Karşı devrimi bastırmak için üreticilerin kendi sınıf devletleri ile kurdukları iktidar. Bu, işçi demokrasisinin ve doğaya dönüş hazırlığı olan planlı bir ekonominin temelini atar. Ancak bu, gerekli emekten ‘özgür’ olma açısından ve sınıfsız ve devletsiz bir Komün kavramından eksiktir. Sosyalist embriyonun yeni doğan bir bebek haline gelmiş olduğ ve komünizmin ve Komün’ün ön koşulu olarak kıtlıktan bolluğa post-kapitalist koşullar altında geliştiği devrimci geçiş sürecine bir bakalım.

Komün: Doğa ve İnsanlığın Birliği

Marx hiçbir zaman geleceğin komünist toplumu için birkaç gerekli koşulun ötesinde bir plan ortaya koyma girişiminde bulunmadı. Sosyalist geçişin komünizm için koşulları yaratacağını varsaydı. İşçiler “demokrasi savaşını kazandıklarında” ve devlet iktidarını aldıklarında gerici sınıfları bastırmak üzere hâkim sınıf haline gelirler. Komünizme geçiş, toplumsal mülkiyet ve planlı üretim yaratır. Kıtlık aşılana kadar burjuva normları kalır. Örneğin, işçiler işlerinin eşdeğerini geri alırlar. Komün tamamen geliştiğinde norm “her birinden yeteneklerine göre, her birine ihtiyaçları kadar” olur.

1848 Komünist Manifestosu’nda Marx burjuva toplumunu komünist toplumla sert bir şekilde karşılaştırır. Komünist Üretim Biçimi (Komün) mülkiyetin ortaklığı için özel mülkiyeti kaldırır. Sınıflar kaldırılır ve onlarla birlikte sınıf devleti de. Aynı şekilde, kapitalizmin tüm siyasi ve kültürel aygıtları da. Örneğin, kadınlar evsel kölelik ve fuhuştan kurtulurlar. Ulus devletler kaldırılarak yerlerini halkların gönüllü birlikteliklerine bırakır. “Sınıflarıyla ve sınıf düşmanlıklarıyla burjuva toplumun yerine, her birinin özgür gelişiminin, herkesin özgür gelişiminin koşulu olduğu bir birliğimiz olacaktır.”

Komün, 1871’e ve Paris Komünü’ne kadar test edilmemiş bir teori/program olarak kaldı. Paris’in emekçileri Hükümete karşı ayağa kalktı ve askeri olarak bastırılmadan önce iki ay süren bir embriyonik işçi devleti kurdu. Fransa’da İç Savaş’ta Marx bunu, proleter devrimin gerçekleştirilmesi yoluyla bu teoriyi hayata geçirmeye yönelik ilk girişim olarak gördü. İşçiler önce demokratik bir yönetimi -Komün’ü- ve onu savunmak için bir milis gücünü yarattılar. Tüm kamu ofislere seçilmiş ve geri çağrılabilir delegeler geçti ve ortalama bir işçi ücretinden daha fazlası ödenmedi. Tüm hükümet faaliyetleri Komün’de merkezileştirildi ve silahlanmış halk tarafından korundu.

Bu temeller üzerine daha fazla yükselememesi, Komün’ün Fransa içinde ve uluslararası düzeyde tecrit edilmesiyle ve Marksist bir önderliğin olmamasıyla açıklanmıştır. Ancak öğrenilen dersler, 1848’deki sosyalist devrim reçetesinin enternasyonalist olması, köylülük de dahil olmak üzere diğer tüm ezilen sınıflara önderlik etmesi ve Komün derslerinin bir sonucu olarak ‘proletarya diktatörlüğünü’ yaratmak için kapitalist devleti (devralmak yerine) parçalama gerekliliklerini pekiştirdi.

Dört yıl sonra Gotha Programının Eleştirisi’nde Marx, programı burjuva ve küçük burjuva güçlerin saldırısı altında geri çekilmesini önlemek için savunmak zorunda kaldı. Egemen sınıf açısından Komün’ün mirası, sosyalist devrime giden yolu açan örgütlü ve silahlı proletarya, bastırılmalıydı. Dikkat çekici bir şekilde Bukharin, Paris Komünü’nü yeni bir baskıcı sınıf devleti kurma girişimi olarak reddetti ve böylece devrimi, başarı için gereken askeri araçlardan mahrum bırakan bir görüşü savundu. Lassalle ise Marksist ifadelerle konuşur, ancak uygulamada programı devlet yardımı için Bismarck’a yalvarmaya indirger, erken bir refah devleti. Her ikisine de yanıt olarak Engels, Komün’ün, sınıfların ve devletin komünizmdeki ilgasına delalet eden “komünite” ya da “komün” embriyosu olduğunu savundu (Engels’ten August Bebel’e, 18-28 Mart 1875)

Dolayısıyla komünizm, Komün’ü gerçekleştirme, insanlık ve doğa birliğini yeniden kurma teorisi/pratiğidir. Paris Komünü’nden sonra, Rus Devrimi onun tek ciddi sınavı oldu. Bolşevikler kendilerini Jakobenler ve Paris Komünü ile süreklilik içinde gördüler.

Rus devrimi çok daha ileri gitti. Devrimci önderliğe sahipti, ancak önderlikten yoksun olan Avrupa’daki devrimlerin yenilmesi ve böylece faşizmin gelişmesine ve onun Rusya’daki yenilgisinin hesabını kanla kapatmasına izin vermesiyle uluslararası izolasyona karşı koyamayarak çöktü. Devrim, bir işçi diktatörlüğünü iktidara taşır, emperyalist işgali alt eder ve İç Savaşı kazanırken bunlar, çok büyük ekonomik gerilemeler pahasına gerçekleşti. Sovyetler Birliği’nin Avrupa’daki devrimden fayda sağlayacağı umutları, savaşın yarattığı yıkımla suya düştü ve savaş öncesi “kıtlık” seviyelerinin dahi altında üretim yapan bir ekonomi devrimi zayıflattı.

İzole edilmiş ve dünya kapitalizmi ile çevrelenmiş olan ekonomik olarak geri kalmış bir devlet, karşı devrim tarafından geriye sürüklenmeden önce gelişmiş kapitalizmi yakalayamadı ve ‘kıtlığı’ aşamadı. Bu, köylülükle olan anlaşmayı bozdu ve köylülük devrime karşı döndü. ‘Bolluğun’ yokluğunda Bolşevikler kapitalist üretime ve ekonomiyi yönetmek için burjuva haklarına dayanmak zorunda kaldılar. Güç durumda kalmış ve zayıflamış proletarya tükendi ve Stalin parti içinde köylülük ve yükselen bürokrasi arasında bir ittifak kurdu. İşçilerin kapitalizme karşı diktatörlüğü olarak başlayan şey, 1930’larda, emperyalizmle ‘barış’ anlaşmaları yapan küçük burjuvazi ile ittifak halinde olan partinin bürokratik bir diktatörlüğüyle sona erdi.

Fakat 1871 ‘Paris’i gibi, 1917 ‘Ekim’i de Bolşevikler’in Komün’e sosyalist geçiş teorisinin/programının doğruluğunu kanıtlar. 1924’te Stalin’in Lenin’in ölümünden sonra devrimi ele geçirmesine karşı doğrudan bir saldırı yönelterek yazan Troçki, Ekim’in Dersleri’ni kaleme aldı. Emperyalizm çağında, kapitalizm tarihsel misyonunu tüketti. Uluslararası sosyalist devrim şimdi gündemin başında yer alıyordu. Ve uluslararası değilse hiçbir devrim başarılı olamazdı.

Bunun başarılı olması için uluslararası bir komünist parti gerekir. Rusya yolu açtı, ancak içten ve dıştan karşı devrime yenik düştü. Ancak Ekim’in dersleri, o zaman ve şimdi dünya devrimine rehberlik etmeyi sürdürüyor.

Bilimsel sosyalizm olarak Marksizm bize, doğa ve kapitalist toplum arasındaki çelişkinin üstesinden gelinecekse ve doğa ile yeniden birleşme sağlanacaksa bu çelişkinin üreticiler tarafından çözülmesi gerektiğini öğretti. Komün’den korktukları için ne kadar radikal olurlarsa olsunlar hiçbir burjuva toplumsal değişim teorisi bunu başaramaz. Proletarya, ezilen tüm sınıflar ve halklar, insanlar ve insan olmayan türler adına bu çelişkinin çözümünden çıkarı olan tek sınıftır.

Bunu, sınıf bilinçli hale gelerek, demokratik sovyetler veya konseyler kurarak ve burjuva devletini parçalamak için sosyalist programı uygulayarak, kapitalist mülkiyete el koyup Komün’e geçişe başlayarak yapmalıdır. Komün olmaksızın, dünya üreticilerini örgütlemek, eyleme geçirmek ve gezegeni yok etmek zorunluluğundaki kapitalist sistemden doğayı kurtarmak için harekete geçirebilmesi mümkün hiçbir yeniden icat edilmiş kapitalizm versiyonu yoktur. Kapitalizmin mezar kazıcıları ayağa kalkmadıkça, hepimiz kendimizi kendi mezarlarımızı kazıyor bulacağız.