İklim Krizi ve Küresel İklim Adaleti Hareketi

0
941

Küresel ısınma ya da iklim krizinin yarattığı felaketin boyutları her geçen gün artıyor ve geri dönüşümsüz bir noktaya doğru ilerliyor. Milyarca yıllık doğa tarihinde kapitalizm son iki yüzyılda yarattığı dönüşümle büyük bir ekolojik yıkım ve yokoluş yarattı. Azami kar ile “serbest piyasa” koşullarında azgın rekabet kurallarıyla hareket eden kapitalist üretim, insanlığı ve doğayı, toprağın ve gıdanın zehirlenmesi, biyoçeşitliliğin azalması, ormanların tükenmesi, havanın, suyun ve denizlerin kirletilmesi, gibi çok boyutlu bir felaketle yüz yüze getirmiş durumda.

Dünya, tehlikeli biçimde bir kırılma noktasına ilerlerken küresel ısınma, hidrolojik dengeleri yoğunlaştırır, temiz su kaynakları ve insan sağlığını da etkileyerek fırtınalar, deniz seviyelerindeki sürekli artış, kutuplarda erime, çölleşme gibi felaketlerle iklim bölgelerini de değiştirmeye devam ediyor. İklim krizi, sanayi devriminden beri, özellikle fosil yakıtların yakılması, ormansızlaşma, tarımsal etkinlikler ve sanayi süreçleri, şehirleşme gibi çeşitli faaliyetler ile salınan sera gazlarının atmosferdeki birikimlerindeki hızlı artışa bağlı olarak, doğal sera etkisinin kuvvetlenmesi sonucunda, yeryüzünde ve atmosferin alt katmanlarında saptanan sıcaklık artışı olarak tanımlanmaktadır. Uzmanlar, 1860’tan bu yana görülen yaklaşık 0,7°C’lik küresel ısınmanın % 60’lık bölümünün karbondioksitten kaynaklandığını belirtmektedir. Sera etkili gazların en önemlilerinden olan karbondioksitin günümüzde atmosferdeki yoğunluğu, 160 bin yıl boyunca ulaşmış olduğu miktardan daha fazladır. Bu yoğunluğun %84’ü de sanayi faaliyetlerinden kaynaklanmaktadır. Gerçekten kentleşme ve sanayileşme ile birlikte, karbondioksit son 200 000 yılın en üst düzeyine çıkmış ve adeta sanayileşmenin simgesi haline gelmiştir.

İklim krizi: Uzak değil şimdi

Ekolojik ve çevresel krizin ağırlaşmasında çarpan etkisi yapan iklim krizinin yarattığı felaketlere dair her gün yeni raporlar yayınlanmaktadır.[1] Dünya Meteoroloji Örgütü, iklim değişikliği nedeniyle aşırı hava koşullarının sebep olduğu doğal afetlerin 2018’de 62 milyon kişiyi etkilediğini açıkladı. Rapora göre, 35 milyon kişi sellerden, 9 milyon kişi ise kuraklıktan etkilenirken, Avrupa, ABD ve Japonya’da sıcak hava dalgası ile orman yangınlarına bağlı bin 600’den fazla ölüm yaşandı.

Dünya Meteoroloji Örgütü’nün ilk gözlemlerine göre 2019 dünyanın en sıcak 4. yılı olmaya aday. Bu yıl dünya genelinde sıcaklıklar 1850-1900’deki ortalamanın yaklaşık bir derece üzerinde. Örgütün Kasım’da yayınladığı State of the Climate (İklimin Durumu) adlı rapora göre kayıtlara geçilen tarihin en sıcak 20 yılının tümü son 22 yıldaydı. 1850’den bugüne kadar en sıcak yıllar, ortalamanın 1,15 derece daha üstünde olan 2016-17-18 yılları oldu.

Germanwatch tarafından Katowice İklim Zirvesi’nde (04.12.2018) yayımlanan Küresel İklim Riski Endeksi iklim değişikliğinin çarpıcı etkilerini gözler önüne serdi. Tropikal siklonlar tarafından şiddetli biçimde etkilenen ülkelerin sayısı artıyor. 2017’de, Karayipler’deki kasırga mevsimi özellikle çok şiddetli geçti ve birçok adayı yerle bir etti. Öte yandan, sürekli olarak aşırı hava olaylarından etkilenen birçok gelişmekte olan ülke, felaketlerin ardından toparlanmakta zorluk çekiyor. Özellikle Sri Lanka, Nepal ya da Vietnam gibi yoksul ülkeler büyük zorluklarla karşı karşıya kalıyor. 2017 yılında dünyada aşırı hava olaylarına bağlı olarak 11 bin 500 kişi öldü ve yaklaşık 375 milyar dolar kadar ekonomik hasar meydana geldi. Dolayısıyla, 2017 yılı hava olaylarına bağlı en fazla kaybın yaşandığı yıl olarak tarihe geçti.

Rapor’a göre Türkiye’de 2017 yılında gözlemlenen meteorolojik afetler ise toplamda 1.9 milyar dolar ekonomik hasara yol açtı. Türkiye’de Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre 598 iklim afeti gerçekleşmiş, 2017 yılı 1940’lardan beri en çok bu tür afetin görüldüğü üç yıldan biri olarak kayda geçmişti (Diğer yıllar ise 2015 ve 2016). Çalışma aynı zamanda Türkiye’de son 20 yılda iklim afetlerinin yıllık ortalama 462 milyon dolar ekonomik hasar verdiğini ifade ediyor.

Birleşmiş Milletler’e bağlı Dünya Meteoroloji Örgütü ve Birleşmiş Milletler Çevre Programı tarafından 1988 yılında, “insan faaliyetlerinin neden olduğu iklim değişikliğinin risklerini değerlendirmek üzere kurulmuş” Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC)’nin 2018’de açıkladığı 1,5ºC Küresel Isınma Özel Raporu, İklim Krizi’nden çıkabilmemiz ve sıcaklık artışını 1,5 derece altında tutmak için sera gazı emisyonlarının 12 yıl içinde yarı yarıya azaltılması gerektiğini, 2030-2050 yılları arasında sıcaklığın 2 derece artması durumunda, iklim değişikliğinden etkilenecek ekosistemlerin büyüklüğünün 2 kat artacağını gösteriyor.

Rapora göre, seragazı emisyonları mevcut şekilde devam ederse, küresel ısınma 2030 ile 2052 yılları arasında 1,5ºC sınırını geçecek. 1,5ºC sınırı, “sürdürülebilir kalkınma” ve “yoksulluğu önleme” için kritik öneme sahip. Küresel ısınmayı 1,5ºC ile sınırlandırmak, ekolojik sistemler ve yaşam alanları üzerindeki birçok kalıcı etkinin önlenmesi anlamına geliyor. Bu sınırı geçmemek için küresel emisyonları 2030 yılında 2010 yılına göre %45 azaltmak ve 2050 yılında net sıfır emisyona ulaşmak gerekiyor. Bu yüzden, tarım, enerji, sanayi, bina, ulaşım ve şehirlerde “hızlı ve geniş kapsamlı” dönüşümler gerekiyor.

Şu anda Paris Anlaşması kapsamında verilen taahhütler, küresel ısınmayı 1,5°C’de sınırlandırmaya yetmiyor. Ülkelerin, en kısa zamanda taahhütlerini yenilemesi gerekiyor. Rapor, küresel ısınmayı 1,5°C’de tutarak, 2°C ve üzeri sıcaklık artışlarına göre birçok önemli iklim değişikliği etkisinin önlenebileceğini vurguluyor. Örneğin, 2100 itibarıyla 1,5°C’lik bir küresel ısınmada küresel deniz seviyelerindeki yükselme, 2°C’lik bir küresel ısınmayla karşılaştırıldığında, 10 santim daha az olacak. 1,5°C’lik bir küresel ısınmada, Arktik Okyanusu’nun yaz aylarında buzsuz olma ihtimali 100 yılda birken, 2°C’lik bir küresel ısınmada bu durum 10 yılda en az bir kere gerçekleşecek. Mercan resifleri 1,5°C’lik bir küresel ısınmada %70-90 oranında azalacakken, 2°C’de resiflerin hemen hemen tamamı (%99) yok olacak.

Raporda yeterince değinilmese de (700 sayfalık raporda, sadece üçüncü bölümde üç sayfa) 1,5°C’nin aşılması ve 2°C sınırına gelinmesi arasında radikal bir fark olduğuna dikkat çekmek gerekir. Biliminsanları 2°C sınırını geri dönüşü olmayan nokta ya da devrilme noktası (tipping point) olarak görüyor. Yani 2°C sınırının aşılması demek, iklim krizinin etkilerinin aynı oranda artması (deniz seviyesinin 10 cm artması gibi) anlamına gelmiyor, tam tersine etkilerinin çok hızlı bir şekilde katlanması, büyümesi demek. Yani 2°C sınırı bardağı taşıran damla. Bu eşik aşıldığında aşılma hızı, yaratacağı etkileri de stabil değil, öngörülemez olacak. Örneğin, Genç Dryas olarak adlandırılan dönem 11,600 yıl önce sona erdiğinde sıcaklıklar on yılda 10°C birden yükselmişti. Yani niceliksel birikim niteliksel sıçrama/değişimle sonuçlanmıştı.

İklim krizine çözüm arayışları

1970’lı yıllardan itibaren “ekonomik büyüme”nin uzun erimde dünyanın tükenmesine neden olacağına dair bilimsel çalışmaların artması ve “yeşil partiler”in kurulmasına paralel olarak 12-23 Şubat 1979 yılında ilk olarak Cenevre’de Birinci Dünya İklim Konferansı toplandı. Ardından Mayıs 1979 yılındaki Dünya İklim Programının Kurulması ve 13 Kasım’da da Sınır-Aşan Uzun Menzilli Hava Kirliliklerine İlişkin Sözleşmenin imzalanması takip etti. 1992 yılında Rio’da toplanan dünya zirvesinde BM İklim Değişimi Çerçeve Sözleşmesi imzalandı. 1995 yılında ise “Taraflararası Konferansların” (COP) ilki Berlin’de gerçekleştirildi. İki yıl sonra, 1997’de iklim değişimini önlemede ilk uluslararası somut adım olarak değerlendirilen Kyoto Protokolü imzalandı. Protokolü imzalayan 42 “gelişmiş ülke”, 2012’ye dek sera gazı emisyonlarını 1990 yılı düzeyinin ortalama yüzde 5’i kadar azaltma taahhüdünü vermişlerdi. Ancak 2005’te yürürlüğe girebilen Kyoto Protokolü piyasa mekanizmalarını (örn. “Temiz Kalkınma Mekanizması ve Ortak Uygulama” isimli karbon ticareti araçları) iklim müzakerelerinin parçası kılmıştı. Kyoto Protokolü hiçbir zaman küresel bir uygulanabilirliğe sahip olmadı. ABD, Avustralya gibi “gelişmiş ülkeler” başta olmak üzere bir dizi ülke Kyoto’yu imzalamadılar.

2009 yılında Kopenhag’daki İklim Zirvesi’nde (COP15), Kyoto Protokolü ilk yükümlülük dönemi sonrası (2012 sonrası) için geçerli olacak uluslararası bir iklim anlaşması imzalanması için yapılan tartışmalar sonuçsuz kalmasının ardından 30 Kasım – 12 Aralık 2015 tarihleri arasında Paris’te gerçekleştirilen COP21, 195 ülkenin imzaladığı Paris Anlaşması ile sonuçlandı. Kyoto Protokolü’nün aksine, Paris İklim Anlaşması’nın en önemli özelliği, tepeden dikte edilen salımı hedefleri yerine, aşağıdan yukarı hareket eden ve ülkelerin kendi salımı azaltma oranlarını kendilerinin belirlediği bir girişim olmasıdır.

195 ülke tarafından kabul edilen küresel nitelikteki Paris Anlaşması’nın temel sonuçları kısaca şu şekilde listelenebilir[2]:

-Tüm tarafların emisyon azaltımı konusunda yükümlülük alması kabul edilmiştir. Yükümlülüklerin belirlenmesinde “ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluk” ilkesi benimsenerek, “gelişmiş ülkeler”in daha fazla azaltım taahhüdü alması ve mutlak azaltım yapması istenirken, “gelişmekte olan ülkeler”in ise mevcut kapasitelerine göre bir azaltım yapması beklenmektedir. 2050 sonrası için ise öncelikle gelişmiş ülkelerin sıfır emisyon sağlayacak (carbon neutral) konuma gelmeleri istenmektedir.

-Sanayi devriminden bugüne kadar 1°C dereceye ulaşan küresel ısınmasının 2°C derecenin daha altında (well below 2°C) ve mümkün olduğunca 1.5°C seviyelerinde tutulmasına karar verilmiştir.

-“Gelişmiş ülkeler”in “gelişmekte olan ülkeler”e “düşük karbonlu ve iklime dirençli” kalkınmayı sağlayacak dönüşümü gerçekleştirebilmeleri için gerekli olan “iklim finansmanı”, teknoloji ve kapasite geliştirme desteği sağlamaları taahhüt altına alınmıştır. Bu anlamda gelişmiş ülkeler 2020 yılına kadar gelişmekte olan ülkelere 100 Milyar $ iklim finansmanı sağlamaları ve 2025 sonrası için bu rakamın taban olarak esas alınıp daha fazla finansman sağlaması hedeflenmiştir.

-Ülkelerin emisyon azaltımları konusunda almış oldukları hedefler, geliştirdikleri politikalar ve hedefe ulaşma konusundaki ilerleme durumu “şeffaf” ve “hesaplanabilir” bir yöntemle yapılmalıdır ve gözden geçirmeye tabi olacaktır. IPSS yapacağı yeni çalışmalar doğrultusunda yeni bulguları esas alarak, ülkelerin her beş yılda bir düzenli olarak daha fazla azaltım yükümlülüğü almaları istenmektedir.

Anlaşmanın resmen yürürlüğe girebilmesi için küresel seragazı salımlarının en az %55’ini temsil eden 55 ülkede yasal olarak kabul edilmesi yetiyordu. Bu eşik 4 Ekim 2016 tarihinde aşıldı. 20 Aralık 2016 itibariyle BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne taraf olan 197 ülkeden Paris Anlaşması’nı meclislerinde onaylayarak bu anlaşmaya taraf olan ülke sayısı 118’i buldu. Türkiye ise şu ana kadar anlaşmaya taraf olmak konusunda bir işaret göstermiş değil.

BM’nin öncülüğünde süren bu zirve maceralarının 30 yılı geride bırakmasına karşılık, iklim müzakerelerinde hala tek bir adım ilerleme olduğu söylenemez. Küresel ısınmanın sebebi olan sera gazı emisyonları halihazırda 1990 yılına kıyasla katlanarak artıyor. İngiliz Granham İklim Değişikliği ve Çevre Araştırmaları Enstitüsü tarafından yayınlanan 2018’de yapılan araştırmaya göre Paris İklim Anlaşması’nın üzerinden geçen üç yılın ardından sadece 16 ülke “gönüllülüğe dayalı angajmanın” gerekliliklerine uyuyor. ABD Başkanı Donald Trump, iş başına gelir gelmez,  1 Haziran 2017’de, diğer ülkelere Amerika karşısında ekonomik avantajlar sağlayacağı gerekçesiyle Paris Anlaşmasından çekildi. Birleşmiş milletler Çevre Programı’nın (UNEP) 27 Kasım 2018’de yayınladığı Emisyon Açığı Raporu’na göre karbondioksit salımları 2015 ve 2016’da belirli bir seviyede sabitlendikten sonra 2017’de yeniden yükselişe geçti. 2017’de dünya genelinde %2 artış gösteren karbondioksit salımı rekor seviyeye ulaştı. Dünya Meteoroloji Örgütü’nün analizlerine göre 2011-2018 şimdiye kadar yaşadığımız en sıcak yıllar oldu.

Paris Anlaşması’nın devletlerin kendi ulusal koşulları uyarınca belirleyecekleri ve bağlayıcılığı olmayan hedeflere dayalı “esnek düzen”in gezegenin karşı karşıya olduğu iklim krizine yanıt olmayacağı aşikardır. Adil ve bağlayıcı yükümlülükler getirmeyen Paris Anlaşması, iklim krizinin baş aktörleri olan emperyalist-kapitalist ülkelerin, iklim değişikliğinden kaynaklanan kayıp ve zararları karşılayacak, yoksul ülkelere azaltım, uyum ve kayıp-zarar konularında mali, teknolojik ve kapasite geliştirme gibi konularda yeni bir bağımlılık ilişkisi geliştiren “iklim emperyalizmi”nden başka bir şey vadetmiyor.

Paris Anlaşması’nın 1,5’C’lik küresel ısınma hedefinin halihazırdaki gelişmelere bakıldığında hiçbir bilimsel karşılığının olmadığı rahatlıkla söylenebilir. Bazı bilim insanları anlaşmanın “esnek düzeni” ve devletlerin yaklaşımından dolayı şu anki siyasi taahhütlerle bile 2’C hedefinin de aşılarak 2.7’C daha sıcak bir dünyaya doğru yol aldığımız konusunda uyarıyor. Üstelik iklim kriziyle mücadelede piyasa mekanizmalarına öncelik verilmesi, sorunu yaratan mantığın çözüm olarak kabul edilmesi gibi absürd bir durum yaratmaktadır. Sermayenin doğa üzerindeki tahakkümünün daha da derinleşmesi anlamına gelen “yeşil ekonomi”, “sürdürülebilirlik”, “planlama”, “koruma-kullanma” politikaları, ekosistemlerin tüm süreç ve fonksiyonlarının sermaye birikim sürecinin bir parçası haline getiriyor. “Yeşil ekonomi”yle birlikte geçmişte fiyatlandırılmayan doğal süreçlerin fiyatlandırılacağı bir sistem öngörülüyor/kuruluyor. Hedeflerin tutturulması, BECCS (Bio-energy with carbon capture and storage) kısaltmasıyla bilinen ve uygulama ölçeğinde örneği bulunmayan biyoyakıtlar ve karbon tutma/saklama teknolojilerinin dünya çapında yaygınlaşacağı gibi bir varsayıma dayanıyor. Örneğin, iklim krizine karşı mücadelede bir yöntem olarak önerilen “Ormansızlaşma ve Orman Bozulması Kaynaklı Emisyonların Azaltılması” uygulaması, ormanların sadece karbon tutma işlevine indirgenerek zengin hükümet ve büyük şirketler tarafından “denkleştirme mekanizması” çerçevesinde kirletme hakları elde etmek için alınıp satılmasından başka bir sonuç üretmemektedir. Bu da Hindistan’ın yüzölçümünün 3 katı büyüklüğünde bir alanda hızlı büyüyen, ticari monokültür ağaç tiplerinin arazi gasbı yoluyla dev şirketler ve devlet işbirliğinde ekilerek hızla karbon tutma/saklama teknolojisi içeren tesislerde yakılması anlamına geliyor. Keza güneş ışınlarını bloke edilmesini sağlamak için stratosfere sülfat aerosolleri salmak ya da okyanusların karbon tutma kapasitesini arttırmak için demir parçacıklarıyla “aşılanması” sermaye için yeni yatırım alanları, kurtuluş çareleri olarak sunuluyor. İklim kaynaklı felaketler sigorta şirketleri için de yeni bir kar kapısı haline getirilmiş durumda.

İklim krizine karşı toplumsal hareketler

Küresel ısınmanın milenyumcu kıyamet senaryosu olarak, “dünya’nın üzerinde dolaşan hayalet” haline geldiğini söyleyebiliriz. İklim krizinin her geçen gün artan etkileri, kuraklık, seller, şiddetli hava olaylarının (fırtına, hortum, kasırgalar vb.) yarattığı ağır kayıplar ve bilim insanlarının iklim krizine dair gelecek projeksiyonları bu konudaki toplumsal tepkilerin de her geçen gün artmasını getiriyor. 16 yaşındaki İsveçli lise öğrencisi Greta Thunberg’in 2018 Ağustos’unda Cuma günleri okula gitmeyip İsveç Parlementosu önünde oturma eylemi yapmasıyla başlayan ve kısa zamanda dünyaya yayılan “iklim için Cuma okul grevleri”, ekoloji hareketine genç bir soluk kattı. Greta’nın çağrısıyla 15 Mart’ta yapılan küresel Cuma grevine ise yüzbinlerce liseli katıldı, dev yürüyüşler gerçekleştirildi. 123 ülkede 2000’den fazla noktada yürüyüşler gerçekleştirildi. Greta’nın çağrısına Türkiye ve Kürdistan’da da ses verildi. İstanbul, Ayvalık, Iğdır, Antalya, Bursa, Sakarya, İzmir ve Amed’de liseli gençler iklim eylemi yaptı.

Eylemlerine geçen sene başlayan Londra’daki Yokoluş İsyanı (Extinction Rebellion) hareketi de, Nisan ayında Marble Arch, Oxford Circus, Parlamento Meydanı, Piccadilly Circus ve Waterloo Köprüsü gibi Londra’nın merkezi noktalarında oturma ve yol kapatma eylemleri düzenledi. Biliminsanı, akademisyen, öğretmenler öncülüğünde bir araya gelen binlerce kişinin katıldığı bu eylemlerde bir hafta içinde 1000’den fazla aktivist gözaltına alındı.

Küresel ısınma ve iklim krizine karşı aşağıdan hareketler esas olarak “küreselleşme karşıtı hareketler”le beraber gelişmiştir. Öncesinde, 1980’lerde Greenpeace ve Friends of the Earth (FoE / Yeryüzünün Dostları) gibi örgütlerin gündeme getirdiği iklim değişikliği konusundaki hareketler 90’larda Climate Action Network (CAN / İklim Eylem Ağı) gibi yapı ve ağlarla genişledi. Günümüzde de iklim hareketi ağlarının en büyüğü olan CAN, hükümetler ve fosil yakıt şirketleri karşısındaki “yeşil ekonomi” şirketleri ile işbirliği ve müzakereler ile piyasa temelli (“yenilenebilir enerji” vb.) çözüm önerileri çerçevesinde kampanyalar vb. düzenlemektedir.

İklim krizine adalet temelinde yaklaşılmasını savunan hareketler, ilk defa 2000 yılında Hollanda’nın Lahey kentinde yapılan 6. Taraflar Konferansları’na (TK) paralel düzenlenen İklim Adaleti Zirvesi ile sesini duyurmuştur. Daha sonra hemen hemen bütün TK toplantıları öncesinde ve sonrasında geniş kapsamlı eylemler düzenlenmiştir. “İklim adaleti” birçok hareket tarafından savunulmasına karşılık, hepsinin aynı çizgide olduğu söylenemez. 2002 Bali İklim Adaleti İlkeleri[3], 2010 Cochabamba Halklar Anlaşması ve 2013 Durban İklim Adaleti Diyaloğu Deklarasyonu ile “iklim adaleti” tartışmalarının temel metinlerini oluşturmuştur.[4]

Bali İklim Adaleti ilkeleri, iklim değişikliğinin insan hakları ve çevresel adaletle olan bağlantısını ortaya koymak amacıyla, Kuzey ve Güney ülkelerinden yerel hareketler tarafından oluşturulan uluslararası bir koalisyonca hazırlandı. İlkeler Bildirgesi’nin ilk maddesi iklim adaletinin, tüm toplulukların iklim değişikliğinin etkilerinden ve çevresel bozulmanın diğer biçimlerinden uzak şekilde yaşama hakkına sahip olduğunu kabul etmesini ifade etmektedir. Bildirgede aynı zamanda iklim adaleti kapsamında yerli halkların temsil hakkına, şirketlerce desteklenen piyasa temelli çözümlerin reddedildiğine, gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelere ekolojik borcuna ve bu borçla ilgili olarak kusursuz sorumluluğa tabi olmaları gerektiğine, kayıp ve zararın yine bu ülkelerce karşılanmasına dikkat çekilmektedir. Bildirgeye göre iklim adaleti, doğanın ticarileştirilmesine ya da metalaştırılmasına karşı çıkmaktadır. Ayrıca iklim adaleti, yerli halkların kendi kültürlerinin, yaşamlarının, kaynaklarının ve kaderlerinin hâkimi olması gerektiğini vurgulamakta ve bu toplulukların öz belirlenim hakkını onaylamaktır.[5]

İklim adaleti için verilen küresel mücadelede temel bir doküman olan Cochabamba Halklar Anlaşması ise, 2009’da Kopenhag’ta toplanan COP15 zirvesinin, iklim krizinden en fazla etkilen yoksul ülkeler, yerli halklar lehine hiçbir karar almaması üzerine oluşturuldu. Kopenhag’ta hukuki bağlayıcılığa sahip olmayan, azaltım hedefleri yetersiz, insan haklarına göndermede bulunmayan etkisiz bir mutabakat kabul edildi. 2009’daki Kopenhag COP15 zirvesi, polis kaynaklarına göre 30 bin, çevreci gruplara göre ise yaklaşık 100 bin kişinin katıldığı ve polisle çatışmaların yaşandığı eylemlere sahne oldu. Konferansı takiben Bolivya Devlet Başkanı Eva Morales, 20-22 Nisan 2010’da Bolivya Cochabamba’da gerçekleşen “İklim Değişikliği ve Toprak Ananın Hakları Dünya Halkları Konferansı” için çağrıda bulundu. Cochabamba, Bolivya’da neoliberal politikalar doğrultusunda suyun ve enerjinin özelleştirilmesine sürecinde uluslararası sermayeye karşı mücadele ile adını duyurmuştu. Cochabamba’da 142 ülkeden 35.000’i aşkın kişinin katılımıyla gerçekleşen Konferans sonunda Cochabamba Halklar Anlaşması kabul edildi.[6]

Anlaşma’nın hedefinde iklim değişikliğinin, çevresel bozulmanın, eşitsizliğin ve adaletsizliğin temel nedeni olarak görülen kapitalist sistem bulunmaktadır. Kapitalizme yönelik eleştiriler temelinde, doğayla uyumlu ve tüm yaşama saygılı yeni bir kalkınma modeli önerilmektedir. Halklar Anlaşması, tüm ülkelerin kendi halklarının temel ihtiyaçlarını karşılayacak bir üretim kapasitesine sahip olma hakkını kabul etmektedir. Ancak bu hak gelişmiş ülkelerin takip ettiği kalkınma çizgisini izlemek anlamına gelmemektedir. Halklar Anlaşması’na göre gelişmiş ülkeler, tarihsel olarak atmosferin sera gazı emilim kapasitesini gelişmekte olan ülkelerin haklarını dikkate almaksızın, eşitsiz bir şekilde kullandıkları için bu ülkelere karşı ekolojik borçludurlar. Bu borcun karşılığında, emisyonlarını azaltarak gelişmekte olan ülkelerin kalkınmasına imkân sağlamak üzere atmosfer alanında yer açmalıdırlar. Ayrıca gelişmekte olan ülkelerin adaptasyon sorununa yönelik kapasite inşası için bu ülkelere teknolojik ve finansal kaynak sağlamalıdırlar. Bu amaçla bir adaptasyon fonu oluşturulmalı ve aynı zamanda kayıp ve zararlar için bir tazminat mekanizması geliştirilmelidir. Gelişmiş ülkeler yıllık olarak gelirlerinin %6’sını gelişmekte olan ülkelerin iklim değişikliyle mücadelesine fon sağlamak amacıyla ayırmalıdır. Gelişmiş ülkeler ayrıca, iklim değişikliği nedeniyle yerlerinden olan halklar, göçmen ve mülteciler için yeni yerleşim alanları sağlamalı ve yeterli yaşam koşulları temin etmelidirler. Anlaşmada ayrıca, yerli halkların haklarına, yanlış çözümlerin yarattığı olumsuzluklara, gıda güveliğine, gıda güveliğinin sağlanmasında yerli halkların uygulamalarının önemine ve karar alma süreçlerine adil katılıma dikkat çekilmektedir.[7]

Cochabamba’da “Toprak Ana Hakları” deklarasyonun kabul edilmesi ve Uluslararası Çevresel Adalet Mahkemesi’nin kurulması için çağrı yapıldı.

Durban İklim Adaleti Diyaloğu ise 2011 yılında Güney Afrika’nın Durban kentinde gerçekleşen 17. TK’da, Mary Robinson Vakfı ve DKE işbirliğiyle kurulmuştur. Diyalog 18 Eylül 2013’de İklim Adaleti Deklarasyonu’nu yayınlamıştır. Deklarasyon’da karar alma süreçlerine katılımın önemine dikkat çekilerek, özellikle etkilenen tarafların süreçte daha etkili olması gerektiği, yerli topluluklarının geleneksel uygulamaları ve tecrübeleri ile çözüm sürecinde öncü olabilecekleri fikri savunulmuştur. Deklarasyon’da üzerinde durulan ikinci konu, yeni bir kalkınma ya da büyüme rotasına ihtiyaç olduğudur. Fosil yakıtlardan arındırılmış “yenilenebilir enerji”ye dayalı daha sağlıklı ve “adil bir büyüme”ye geçişin gerekli olduğu vurgulanmıştır. Deklarasyon’da gelecek nesillerin haklarına dikkat çekilerek, uzun vadeli kapasite inşasına ve direnç artırmaya yönelik yatırımlara yönelmenin gerekli olduğu belirtilmiştir. Ülkelerin azaltım ve adaptasyon konusunda sorumluluk yüklenmeleri gerektiği, tüm ülkelerin çözümün bir parçası olduğu ancak gelişmiş ülkelerin öncü bir rol oynamaları gerektiği ifade edilmiştir. Son olarak 2015 sonrası için adil, kararlı ve yasal açıdan bağlayıcı bir anlaşmaya olan ihtiyaç dile getirilmiştir.

İklim adaleti hareketi birçok ağdan oluşuyor. İklim Adaleti Hemen Simdi (Climate Justice Now) iklim hareketindeki en büyük ağlardan biridir. 2007 yılında Bali’deki BM İklim Değişikliği Konferansı sırasında 30 örgüt tarafından kuruldu. O zamandan beri ağ hızla büyüyor ve bugün yüzlerce üye grubunu birleştiriyor. Bunlar daha çok Küresel Kuzey’e karşı Güney’in haklarını savunan dünyanın farklı bölgelerinden geliyor. Ağdaki popüler uluslararası üyelerden bazıları 350.org, Dünya Dostları ve Attac. Güneyli gruplar arasında Brezilya’dan FASE, Peru’dan Via Campesia, Sri Lanka’dan Çevresel Adalet Merkezi ve Gana’dan Üçüncü Dünya Ağı bulunmaktadır.

Demand Climate Justice (DCJ) daha çok müzakerelere dönük çalışıyor, müzakerelerde yoksul ülkelerin delegasyonlarını destekliyor. Avrupa’daki doğrudan eylemcilerin oluşturduğu Climate Justice Action (CJA) ağı ise esas olarak sokak hareketinin örgütlenmesine odaklanıyor. Fakat bütün bu ağlar arasında da bir işbirliği ve koordinasyonun olduğu söylenebilir.

İklim adaleti: mücadelenin ortaklaştırılması

İklim krizine adalet temelindeki hareketler odaklandıkları konular ve buna uygun olarak benimsedikleri strateji/taktikler farklı olsa da, ortak bir programa sahip olduklarını söyleyebiliriz: Bu ortak politikalardan bazıları toplam tüketimin azaltılması, toplumsal refahın ekonomik büyüme kapanından kurtarılması, enerji verimliliği, tarım, enerji ve sanayi sistemlerinin yerelleştirilmesi, yönetimlerinin demokratikleştirilmesi, demokratik karar alma mekanizmalarının tesis edilmesi gibi pek çok eksende fayda sağlayacak öneriler sayılabilir.

Bu anlamda adil bir iklim politikasının küresel ve yerel ölçeklerde savunması gereken bazı öneriler şu şekilde sıralanabilir:[8]

“• Fosil yakıtların yerin altında kalması, küresel enerji dönüşümünün gerçekleşmesi

  • Enerji verimliliği, enerji tasarrufu ve yurttaş-kontrolünde sürdürülebilir enerji üretiminin yaygınlaşması
  • Öncelikli olarak küresel Kuzey ülkelerinde olmak üzere küresel Güney’in zengin kesimlerini de kapsayacak biçimde küresel tüketimin radikal biçimde azaltılması
  • İklim borcunun ödenebilmesi için tarihsel sorumluluğa sahip küresel Kuzey ülkelerinden başta en yoksul ülkeler olmak üzere, küçuk ada devletlerine ve kırılganlığı yüksek ülkelere kaynak transferinin gerçekleşmesi,
  • Uyum ve azaltım için gerekli kaynakların askeri bütçeler kesilerek, yaratıcı vergilendirme biçimleri ve borç silinmesiyle karşılanması, bu yapılırken aktarılan fonların OECD üyelerinin yıllık milli gelirlerinin 0.7%’si oranında taahhüt ettikleri resmi kalkınma yardımından ayrı tutulması,
  • Sosyal adaleti tesis edecek biçimde hukuken bağlayıcı seragazı azaltım hedeflerinin ulusal mevzuatlardan tanımlanması, hem gelişmiş hem gelişmekte olan ülkelerin uzun dönemli karbonsuzlaşma hedeflerini açıklaması,
  • Sosyal ve iktisadi adaletsizliklerin olduğu yerde iklim adaleti olamayacağı bilinciyle öncelikli olarak toplumsal eşitsizliklerin eş-zamanlı olarak giderilerek temiz, erişilebilir ve yurttaş kontrolünde demokratik enerji sistemlerinin oluşturulması, agroekoloji temelinde gıda tedarik zincirinin oluşturulması, temel hizmetlerin (örn. Eğitim, sağlık, ulaşım vb.) özelleştirilmesinin durdurulup kamulaştırılması,
  • Karbon ticareti, iklim mühendisliği, nükleer enerji, karbon tutma ve saklama ve GDO’lar gibi tekno-yönetsel sahte çözümlere karşı mücadele edilmesi,
  • Geri dönüşü ve telafisi mümkün olmayan zararlar verecek iklim değişikliğine karşı tüm canlılar için en temel hak olan yaşam hakkını savunacak bağlayıcı bir uluslararası hukuk çerçevesinin tarihsel sorumluluk ve iklim borcu çerçevesinde oluşturulması.”

İklim krizine adalet temelli bir mücadele, iklimden kaynaklanan sorunların, hem krize sebep olanların hem de krizden etkilenenlerin toplumda halihazırda varolan bir dizi adaletsizlik ve eşitsizlik ilişkileri gözönünde bulundurmaktadır. Bu genel olarak ekolojik mücadelelerinin tek bir soruna, alana, projeye ya da yere odaklanmasının getirdiği darlaşmanın aşılması açısından da önemlidir. İklim krizinin müsebbibi emperyalist kapitalist ülkeler iken krizin ceremesini en fazla yarı-yeni sömürge ülke halkları çekmektedir. Emperyalist dünya sistemindeki bu eşitsizlik, tek tek ülkeler ölçeğinde de zengin ve yoksul sınıflar, toplumsal cinsiyet, etnik ve dini ayrımlar, yaşlılık, hastalık gibi biyolojik farklılıklara göre de kendini yeniden üretmektedir. Dolayısıyla iklim krizinden en fazla yarı-yeni sömürge ülkelerin yoksul sınıflarının kadınları, yaşlıları, çocukları etkilenmektedir. Yani iklim krizi hiçbir biçimde “demokratik” değil. Bu nedenle de iklim krizine karşı mücadele bu adaletsizliği, eşitsizliği veri almaktadır.

İklim adaleti hareketleri, farklı odaklar, stratejiler ve ağlar etrafında mücadelelerini sürdürüyor. Adalet kavramı iklim krizinin yarattığı etkileri ve buna karşı alınacak tedbirleri, sorunları tarihsel bir perspektiften ekonomik, toplumsal ve siyasal ilişkilerdeki adaletsizlikleri, eşitsizlikleri bütünlüklü olarak ele alarak ilişkisellik içinde belirlenmesi gerektiğini işaret eder. Küresel iklim krizine acil, adil ve gerçekçi bir cevap üretmek için, gıda krizi, toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri, enerji politikaları, göçmen ve mültecilerin hakları, demokratik katılım süreçlerindeki engeller gibi birçok alandaki sorun ve mücadelelerle ilişkili olarak iklim sorunları ele alır.

İklim adaleti ekseninde gıda krizi sorunu, dünyada herkese yetecek kadar gıdanın olmaması değildir. Gıdanın üretimi, dağıtımı yani kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkilerinin fazla üretim gerçekleştirmesine rağmen yine de bazı insanların, toplulukların gıdaya erişim sorunu yaşamasıdır. İklim krizi bu eşitsizliği ve adaletsizliği derinleştirerek yeniden üretmektedir. İklim krizine bağlı açlık sorununu karbon ayakizi çok küçük olan en az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler yaşamaktadır.  Bu nedenle gıda krizinin çözümü yeni teknolojilerle, GDO yoluyla birimindeki verimi arttıran daha fazla üretim değil, bu adil ve eşit olmayan kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkilerinin aşılmasında görür. Çünkü tarımdaki kapitalist ilişkilerin gelişmesi ile ortaya çıkan kar amaçlı teknolojiler ve azami karın amaç olması, yapay gübre ve böcek/ot ilaçlarının kullanımı, yoğun makineleşme ve geniş alanlarda tek tip ürünün üretildiği monokültür uygulamaları, ormansızlaşma, gıda ürünlerinin dağıtımı ve ticareti ve gıda işleme sırasında yüksek enerji tüketimi süreçlerini yaratarak iklim krizinin en büyük nedeni haline gelmiştir.

Kapitalizmin gelişimi ve emperyalist dünya sisteminin yarattığı ilişkiler gözardı edilerek iklim krizinin nedenlerine dair açıklama getirilemeyeceği gibi krizle mücadele politikalarında belirleyicinin kimler olacağı, önceliğin kimlere verileceği gibi birçok sorun/konu da adil bir şekilde cevaplanamaz. Kapitalizmin eşitsiz gelişimi ve emperyalizmin sömürge ve yarı/yeni sömürgelerde yarattığı yıkımdan kaynaklanan ekolojik borç ve sorumluluklar örtbas edilemez. İklim krizinin müsebbibi olarak “insan faaliyetleri kaynaklı karbon salımı” gibi ideolojik tezlerin hiçbir inandırıcılığı yoktur. Bütün veriler, “gelişmiş ülkeler”in mevcut refah seviyelerine, “gelişmekte olan” ve “azgelişmiş” olarak adlandırılan küresel Güney ülkelerini sömürerek hem de sera gazı salımlarından onlarca kat fazlasını atmosfere salarak eriştiklerini göstermektedir. Aynı zamanda seragazı salımları nedeniyle oluşan iklim krizinin etkilerinin coğrafya, toplumsal cinsiyet, sınıf, kültürel, dinsel ve etnik gruplar gibi toplumun farklı katmanları üzerindeki yıkıcılığının aynı olmadığını da belirtmek gerekiyor.

Emperyalist kapitalist ülkelerin ekolojik borç ve sorumluluklarının altını kalınca çizmek ve iklim krizine uyum ve tedbir politikaların, zarar tanzimleri gibi konularda bu borç ve sorumlulukları üstlenmeleri için zorlamak temel hedeflerden biridir. İklim adaleti hareketi bu temelde yerelden küresele halkların hem kendi kapitalistlerine ve onların devletine hem de küresel düzeyde BM ve diğer ulusüstü kurumlar nezdinde emperyalist şirketlere ve onların hükümetlerine karşı mücadele veriyorlar. İklim krizi sorununda en temel sorun “karbonsuz bir dünya”ya geçişin bedelini kimin ödeyeceğidir. Fransa’daki “Sarı Yelekliler”in eylemlerinde görüldüğü gibi, egemenlerin bu konudaki tavrı nettir; bütün krizler gibi bunun da bedelini ezilenlere, emekçilere, ezilen sömürülen halklara ödetmek. İklim adaleti hareketi, karbon-yoğun sektörlerdeki işçilerin iş kaybı gibi durumlarda geçiş sürecinin yükünün bu alanda çalışan emekçilerin sırtına yüklenmemesi gerektiğini savunuyor. İklim hareketi ve emek hareketi, iklim politikaları tartışmalarında karbon-yoğun sektörlerdeki işçilerin yeni beceriler kazanması için devlet-teşvikli eğitim programları, sosyal politikalardan ekonomik çeşitlendirme planlarına bir dizi somut taleplerde bulunulabilirler.

[1] Buradaki veriler iklimhaber.org sitesinden derlenmiştir.

[2]  Etem Karakaya, Paris İklim Anlaşması: İçeriği Ve Türkiye Üzerine Bir Değerlendirme Adnan Menderes Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt: 3, Sayı:1 (Sf. 1-12)

[3] https://www.birikimdergisi.com/guncel-yazilar/662/iklimsel-adalet-icin-yeni-bir-girisim-halklarin-iklim-degisikligi-protokolu#.XM81pI4zbIU

[4] Kaya, Yasemin, “ Paris Anlaşmasını İklim Adaleti Perspektifinden Değerlendirmek”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 14, Sayı 54, 2017, s. 87-106.

[5] Kaya, age.

[6] Cochabamba Halklar Anlaşması’na dair bütün ayrıntılar için bkz. Kolektif –Ekososyalist Dergi, 2010/5 http://ekolojikolektifi.org/wp-content/uploads/2017/11/kolektifdergi_05.pdf

[7] Kaya, age.

[8] Haz. Ethemcan Turhan, Arif Cem Gündoğan, Cem İskender Aydın, Mustafa Özgür Berke, İklim Adaleti Mücadelesi İçin 10 Durak, Ekoloji Kolektifi Derneği