İklim Mültecileri

0
839

Bu yazı, özellikle son yıllarda tüm dünya gündeminin başında yer alan iklim krizinin, tek başına bir iklim değişikliği ve/veya ekolojik tahribat sorunu ile ilişkilendirilerek ele alınamayacağını; meselenin tam da neoliberal küresel kapitalizme dayanan mevcut sistemin, kendi faydalarına doğru bükerek altını iyiden iyiye oyduğu adalet, eşitlik ve haklar sorunu olduğunu bizlere tüm çıplaklığı ile gösteren ve ama bir o kadar da hala gündeme giremeyecek kadar görünmez olan insanların, iklim mültecilerinin kim olduğunu anlatan bir derleme çalışması olarak değerlendirilmelidir.

Kimdir İklim Mültecileri?

İklim mültecileri ile benzer anlamda kullanılan “çevre mültecileri” terimi, ilk kez 1970’lerde Lester Brown tarafından kullanılmıştır. Fakat bu ilk dönemlerdeki kullanımı daha ziyade nüfus artışının, kaynak kıtlığı ve göçe neden olduğu ve bunun da çatışmalara yol açacağı yönündeki neo-Malthusçu yaklaşımların etkisinde olmuştur. Terimin nüfusla değil, doğrudan çevresel tahribatla ilişkisi kurularak uluslararası gündeme girmesi ise, 1985 BM Çevre Programı’nda (UNEP) Essam El-Hinnawi’nin politik bir yazısı ile olmuştur. El-Hinnawi, çevre mültecilerini, “varlığını tehlikeye atan veya yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyen belirgin bir çevresel bozulma (doğal süreçler ve/veya insanlar tarafından tetiklenen) nedeniyle geçici veya kalıcı olarak geleneksel yaşam alanlarını terk etmek zorunda kalan insanlar” olarak tanımlamıştır (UNEP, 1985; Kinreab, 1997). El-Hinnawi’nin makalesi, iklim/çevre mülteciliği sorununa dikkat çekmenin yanı sıra iki önemli tartışma konusunu ele alması açısından da değerlendirilir. İlk olarak bildiri, iklim/çevre mültecileri için net bir tanımlama yapmıştır. İkincisi ise, iklimsel/çevresel olarak yerinden edilmelerle bağlantılı göç hareketlerini araştıran yaklaşımlar için bir başlangıç noktası sağlamıştır. Nitekim sonrasında çevre ve iklim mültecileri tanımlarını kavramsal tartışmalarla ele alan ve ayrıntılı iklim/çevre göçmeni kategorilerine dayalı literatür hızla artmıştır (Jacobson, 1988; Myers, 1993; Bates, 2002; Kolmannskog, 2008; Morrissey, 2009). İklimsel/çevresel değişim ve zorunlu yer değiştirmeler arasındaki ilişkileri inceleyen bu çalışmalarda, örneğin Jacobson (1988), El-Hinnawi’nin tanımını uygulamalı modellerle çalışmıştır. Ve mevcut iklim/çevre mültecileri sayısının ilk tahminlerinden birini, Afrika Sahel Bölgesi’nin çoğunu etkileyen kuraklık nedeniyle 1980’lerin ortalarına kadar 10 milyon insanın yer değiştirmek zorunda kaldığını belirterek yapmıştır. Jacobson’un çalışmaları, yalnızca iklim/çevre mültecileri için büyük tahmini rakamlar veren yazarların değil, aynı zamanda iklimsel/çevresel etkiler ve göç arasında doğrudan bağlantı kurulmasını eleştiren göç alanı çalışmacılarının da dikkatini çekmiştir. Bu yazarlar haklı bir kaygıyla, iklimsel/çevresel bozulmaların göçmenlik etkeni olarak ayrıcalıklı hale getirilme biçimini, dolaylı olarak bireylerin değişen bir çevreye cevap verme kapasitelerinin inkâr edildiği ve bunun da insan faktörünün, başta toplumsal bağlamları olmak üzere diğer bağlamlarından koparılmasına neden olduğu yönünde eleştirirler. Bununla birlikte, bunu söyleyen birçok yazar “iklim/çevre mültecisi” kavramını kabul etmekte; ancak böyle bir tanımın yalnızca çok ciddi iklimsel/çevresel değişimlerden “kaçan/kaçmak zorunda kalan” insanlar için gerçekten uygun olduğunu savunmaktadır (Bilsborrow, 1992; McGregor, 1994).

Kavramın adlandırılmasına ilişkin tartışmalar bir yana, bu yazıda mültecilik terimini, haklara sahip olma hakkına, hakları savunma ve gerçekleştirme talebindeki bir ısrara ve bu ısrarın ivedilikle karşılık bulması iradesine işaret ederek kullanıldığını belirtmek gerekir. Diğer türlü, adlandırmaya ilişkin çok sayıda tartışmalı görüş olsa da, var olan uluslararası hukuk ve adalet sisteminde aslında iklim mültecileri diye kabul edilen net bir tanım yoktur. Çünkü iklimsel ve ekolojik tahribatları kapsayan çevresel bir felaket nedeniyle ortaya çıkan zorunlu göç, uluslararası sınırlara dayandığında veya sınırları aştığında bu insanlar, uluslararası mülteci hukuku çerçevesinde herhangi bir statü ile yasa ve sözleşmelerde tanımlanmış bir haktan yararlanamamaktadır.

İltica hakkı olarak adlandırdığımız ve aslında yasaya içkin bir alanı, bir diğer deyişle zorunlu olarak ülkelerinden göç eden insanların yurttaşlık durumunu tesis eden mültecilik statüsü, 1951 Cenevre Sözleşmesi ve 1967 Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Ek Protokolü’ne göre “ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden, zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan ya da söz konusu korku nedeniyle yararlanmak istemeyen, yahut zulüm korkusu nedeniyle ülkesine geri dönmek istemeyen kişi” olarak tanımlanmaktadır (BMMYK, 1998). Bu tanıma bakıldığında, genel bir ifadeyle zulümden kast edilenin kişinin yaşam hakkını hedef alan ve vatandaşı olduğu devlet tarafından doğrudan ya da gerekli korumayı sağlamadığı için dolaylı olarak ortaya çıkan şiddet durumlarına işaret ettiği anlaşılmakla beraber, uygulamada son derece belirsiz olduğu da söylenebilir.

Bununla beraber, yaşam hakkını hedef alan söz konusu zulme uğrama sebepleri “ırk, din, tabiiyet, belli bir toplumsal gruba mensubiyet ve siyasi düşünceler” haklı gerekçelerine bağlanmıştır. Dolayısıyla iklimsel ve ekolojik tahribat nedeniyle ülkelerini terk etmek zorunda kalan veya önünde sonunda terk etmesi kaçınılmaz olan insanların, mevcut uluslararası hukuk çerçevesine uymadığı açıktır. Uluslararası Göç Örgütü (IOM) de, “mülteci” teriminin kullanılmasının, uluslararası hukuk bağlamında uygunsuz olacağını ve 1951 Mülteci Sözleşmesi’nde sağlanan mültecilik tanımını daha fazla kişi kategorisi içerecek şekilde genişletmenin elverişli olmayacağını ve tanımlamadaki sınırları bulanıklaştıracağını belirtmiştir (EPRS, 2019). Oysa yaşadığı yeri terk etmeye ve/veya yaşadığı yere bir daha dönmemesine neden olan; çoğunluğu da mevcut üretim-tüketim sistemine dayalı faaliyetlerle ilişkili olarak ortaya çıkan ani veya kademeli gerçekleşen yıkıcı iklimsel ve ekolojik tahribatın, bu durumu yaşamak zorunda kalan insanlar açısından en başta yaşam haklarını tehdit eden; hatta yaşamlarına kast eden bir zulüm olduğu ortadadır.

İklim Mültecileri için Çarpıcı Bir Örnek: Tuvalu

İklim krizine bağlı olan kitlesel zorunlu göçlerin veya yerinden edilmelerin, uluslararası sözleşmelerin kısıtlayıcılığını da kapsayacak şekilde, içine sıkışıp kaldığı adaletsizlik sarmalının çarpıcı ve sıklıkla başvurulan bir örneğini, Pasifik’teki küçük ada devletlerinden biri olan Tuvalu oluşturmaktadır. Tuvalu, süregelen küresel adaletsizlik ve eşitsizlik sisteminin yarattığı iklimsel ve ekolojik tahribatı en marjinal haliyle yaşayan ülkelerden biri olması bakımından önemlidir. Dokuz mercan adasından oluşan ve 11 bin nüfusu olan ülkenin en önemli gelir kaynağı, tesadüfen “.tv” olan ülke adı kısaltmasının kullanılması nedeniyle ödenen teliftir. Tuvalu halkı ise genel olarak geçimini, mercanlar çevresindeki kaynaklara dayalı balıkçılık/denizel avlanma ve nispeten verimsiz olan topraklarında sürdürmeye çalıştıkları tarımdan ve kısmen de turizmden sağlamaktadır. Yüzölçümünün küçük olması nedeniyle adada fosil yakıt kullanan araç kullanımı da son derece azdır. Dolayısıyla endüstrisi de olmayan Tuvalu’nun, atmosferdeki toplam sera gazı emisyonu oldukça düşüktür (EcoWatch, 2018).

Tuvalu’nun en yüksek noktası yaklaşık beş metredir. 1980’lerden beri artan ve şiddetlenen fırtınalara, siklonlara ve taşkınlara sıklıkla maruz kalmaktadır. Yükselen deniz seviyesi etkisiyle, ülkede sağlık, eğitim, altyapı ve barınma sorunları sürekli gündemdedir. Ayrıca toprağın aşırı tuzlanması nedeniyle ciddi seviyede kuraklık, temiz suya erişim güçlüğü, yetersiz beslenme ve hastalıkların yaygınlaşması gibi temel yaşamsal sorunlar artarak devam etmekte ve başta çocuklar ve dezavantajlı gruplar olmak üzere halk üzerinde ağır etkisini sürdürmektedir (Fisher, 2011). Atmosferdeki sıcaklık artışına bağlı deniz seviyesindeki yükselişle beraber, Tuvalu’nun artık yaşanamaz bir hale geleceği ve 2050 yılına kadar da haritadan silinen ülkelerden biri olacağı uzun zamandan beri anlatılmaktadır (Farbotko, 2012).

Başta yaşam hakkını tehdit eden son derece somut zorlayıcı koşullar nedeniyle ada halkının çoğu Fiji, Yeni Zelanda ve diğer komşu adalara göç etmeye başlamıştır (Fairplanet, 2018). Aslında, dünyanın çoğu ülkesine göre son derece ekosentrik ve kültürlerine bağlı gündelik yaşam sürdüren Tuvalu halkının tamamı için, ülkelerini terk etmek zorunda kalma düşüncesi bile travmatiktir. Fakat başta hayatta kalabilmek ve insanlık alanıyla ilişkilendirilmiş tüm diğer evrensel haklarını, gelecek nesillerini de kapsayacak şekilde, gerçekleştirebilmek, yani insanca yaşayabilmek için Tuvalu halkı buna mecburdur. Kendilerinin nedeni olmadıkları ama en ağır etkilerini yaşamak zorunda kaldıkları iklimsel/ekolojik tahribatın faturası, insan olmaktan kaynaklı sahip oldukları ve uluslararası sözleşmelerde de tanımlanan neredeyse tüm haklarının bertaraf edilmesi ile Tuvalu halkı ve diğer benzer durumda olan halklara kesilmektedir.  Özetle bu insanlar, uluslararası sözleşmelerle ve yasalarla belirlenen ve anayasalarda yer bulmuş en temel haklarından günbegün mahrum kalmaktadırlar.

Yaşam hakkı, geçim hakkı, çalışma hakkı, barınma hakkı, sağlık hakkı, eğitim hakkı, sağlıklı gıdaya erişim hakkı, su hakkı vb. gibi sıralanabilecek uluslararası sözleşmelerde de tanımlanmış bireysel hakların yanı sıra; halkların “kendi kaderini tayin etme hakkı” da açıkça ihlal edilmektedir. Tarihsel süreçte ideolojilere bağlı olarak farklı açıklama ve yorumları olsa da; evrensel haklar rejiminden doğru ele aldığımızda, BM bu hakkı temel bir hak olarak kabul etmekte ve fakat hakkın gerçekleşebilmesini iki şarta bağlamaktadır: Bu hak kullanılırken devletlerin toprak bütünlüğü ihlal edilmeyecektir; bu hak kullanılırken meseleye taraf olan herkes mutabakat halinde olacaktır. Her ne kadar aslında bu ifade, ulus devlet modelini koruma ve sürdürmeyi önceleyen bir anlayışın etkisiyle “kendi kaderini tayin etme hakkı”nı ilk etapta devletlerin toprak bütünlüğüne ilişkin bir tehdit olmaktan çıkarma endişesi taşıyorsa da; iklim mültecileri açısından başka anlamlar ifade etmektedir.

Öncelikle, zaten söz konusu hakkın gerçekleşmemesi, henüz üzerinde kendi bağımsızlıklarını sürdürürken ülke topraklarını örtük/dolaylı tarihsel bir saldırıyla (sera gazı emisyonları ve ekolojik sömürüye dayanan iklimsel/ekolojik tahribatla) kaybediyor olmalarıyla doğrudan bağlantılıdır. İkincisi, bütün bir halk olarak tarihsel ve kültürel bağlarını da içerecek şekilde insanlık durumuna uygun bir yaşamı tesis edebilecekleri yeni bir ülke imkanı ve/veya başka ülke topraklarında “kendi kaderlerini tayin etme hakkı” imkanı yaratılmaması bir yana, bireysel hak olarak mültecilik statüsü bile sağlanamamaktadır. Bu hakkın tesis edilmesi, korunması ve gerçekleştirilmesinde ise mesele adeta ortada bırakılmakta; başta iklim/çevre zirvelerinde tanık olunduğu üzere gerçek bir mutabakatın sağlanacağına dair şimdiye kadar somut bir adım atılmamıştır.

Aslında bu durum, kolonyalizmin işgalci pratiğinin, iklim/çevre mültecileri açısından başka türlü bir boyuta geçtiğinin somut kanıtıdır. Tarihsel ekolojik sömürü ve sera gazları ile atmosferin taşıma kapasitesine dönük saldırılarla, iklimsel/ekolojik tahribatla, bir halkın sahip olduğu tüm kaynaklarıyla beraber fiziksel/doğal ve kültürel varlıklarını gerçekleştirdikleri/sürdürdükleri toprağı doğrudan işgal ederek değil; bu defa sular altına gömmek suretiyle dünya haritasından silerek adeta bir soykırım tehdidi söz konusudur. İddiamız çok yüksekmiş gibi duyulabilir; ama küresel neoliberal kapitalist güçlerin yarattığı iklimsel ve ekolojik tahribatla tüm dünyanın gözleri önünde gerçekleşenler ve/veya gerçekleşecek olanlar neredeyse soykırım suçları ve insanlığa karşı işlenen suçlar kapsamına girebilecek niteliktedir.

Zorunlu Yer Değiştirmelerde Sorunlu Sınıflandırma ve İklim Mültecileri

Bütün bir ülke olarak, söz konusu krizin en ağır şiddetiyle karşı karşıya olanların yanı sıra, elbette bu adaletsizlik sarmalında zorla yerinden edilen başka halklar ve topluluklar da söz konusudur. İklimsel ve ekolojik tahribata karşı hassas olan kıyısal kesimler ve kurak bölgeler başta olmak üzere, Bangladeş, Hindistan, Pakistan, Mozambik, Malavi vb. gibi ülkelerde de milyonlarca insan geleneksel yaşam yerlerini terk ederek çoğunlukla sınırlar içinde yer değiştirmeye mecbur kalır.

İklim mülteciliği terimi, uluslararası hukukta tanımlanan iltica hakkı kapsamının genişletilmesine ilişkin bir talep olarak kullanılmasının yanı sıra; toplumsal adaletsizlik ve eşitsizliklere karşı mücadele bağlamında bir ısrarı vurgulamak için, sadece sınırlar ötesi değil sınırlar içinde de göç etmek zorunda kalan, daha doğru bir ifadeyle yerinden edilen insanlar için de kullanılmaktadır. Nitekim sınırlar içinde gerçekleşen zorunlu yer değiştirmelerde de, başta var olan toplumsal eşitsizlik ve adaletsizliğin ön saflarında yer alanlar (yoksullarla beraber diğer dezavantajlı gruplar) olmak üzere insanlar, gerek göçe neden olan yıkımla karşılaştıklarında gerek göç ederken gerekse yeni alanlara yerleşmeye ve hayatlarını sürdürmeye çalışırken karşılaştıkları iyice derinleşen adaletsizlik ve eşitsizliklerle neredeyse tüm evrensel haklarından yoksun kalırlar.

Güney’deki yoksul ülkelerin yanı sıra; Kuzey’deki zengin ülkelerde de iklimsel/ekolojik bir tahribatla ortaya çıkan yıkıcı çevresel sorunlarla baş edebilme olanakları yetersiz olan, başta yoksullar olmak üzere milyonlarca insan sınırlar içinde zorunlu olarak yer değiştirir. Örneğin, IDMC (Sınırlar İçi Yer Değiştirmeleri İzleme Merkezi)’nin en son 2020 raporuna (GRID, 2020) göre; 2019’da çatışma, şiddet ve afetler nedeniyle sınırlar içinde yer değiştiren toplam 33,4 milyon kişinin, 23,9 milyonunun doğrudan iklim felaketlerine bağlı olarak geleneksel yaşam yerlerini terk etmek zorunda kaldığı bildirilmiştir (depremler, volkanik patlamalar gibi doğrudan iklimsel bağlantı kurulmayan afetlerle beraber 24,9 milyon). Aşağıdaki grafikte 2009’dan bu yana sınırlar içinde gerçekleşen zorunlu yer değiştirmelere ilişkin karşılaştırmalı veriler görülmektedir. Burada şunu hatırlatmakta fayda var: söz konusu sınıflandırmada birbiriyle iç içe geçen nedenlerle ve aslında aynı muhtemel kaynağın (küresel adaletsizlik ve eşitsizlikleri yaratan ve besleyen neoliberal kapitalizm süreçleri) tetiklediği zorunlu göç hareketlerini birbirinden keskin hatlarla ayrıştırmak son derece zordur ve hatalı da olacaktır. Bunun yanı sıra, yüksek orantısal karşılaştırmayla bize ayrı kategorileri işaret eden bu toplam milyon sayıları, tek tek adları olan ve kendilerine ait bir yaşam sürdürmeye çalışan insanların oluşturduğu vurgulanmalıdır.

Kaynak:https://www.internal-displacement.org/sites/default/files/publications/documents/2020-IDMC-GRID-executive-summary.pdf (Erişim tarihi: 1 Mart 2021)

Dünya gündeminde (ve elbette ülke gündeminde de) aslında bizler sadece seller, taşkınlar, fırtınalar vs. gibi ani olaylar etkisiyle gerçekleşen aşırı kitlesel hareketliliğe dikkat kesiliriz. Bunun ötesinde, örneğin çok iyi bilinen bir örnek olarak, on yıllardan beridir Sahraaltı Afrika’da gerçekleşen zorunlu yer değiştirmeler, ekosistemlerdeki tedrici yıkımlarla (çölleşme, kuraklık gibi) tetiklenmiştir. Buna ek olarak, şunu belirtmek gerekir ki, bugün örneğin Afrika’nın Sudan ve Darfur Bölgeleri’nde yoğun yaşanan kitlesel göç hareketliliğinin esas nedeni olarak çatışma/savaş ve şiddet ortamları gelir. Fakat toplulukları ve halkları içinde oldukları toplumsal ve tarihsel bağlamdan ve bileşenlerinden ayırmadan ele aldığımızda, her iki konunun da aslında birbiriyle ne kadar iç içe geçtiği unutulmamalıdır. Aksi halde, özellikle yavaş başlayan iklimsel/ekolojik/çevresel tahribatla tetiklenen nüfus hareketleri üzerindeki etkileri, toplumsal süreçlerin etkilerinden ayırarak ele almak yanıltıcı olacaktır (Adamo, 2010). Öte taraftan da benzer şekilde, ekonomik, sosyal ve siyasal istikrarsızlığın ve dolayısıyla çatışmaların yoğun yaşandığı Afrika ve Asya ülkeleri için, insanların bireysel ya da kitlesel olarak yer değiştirmesine neden olan etkenler arasından iklimsel/ekolojik tahribatla bağlı ortaya çıkan çevresel etkileri izole etmek de kolay değildir. Özellikle az gelişmiş ülkeler için, kentlerdeki artan nüfus yoğunluğu, sınırlı ekonomik olanaklar, kaynakların ve hizmetlerin adaletsiz dağılımı, yetersiz ve kötü kentsel yapılanma ve çatışmalar gibi sosyal, demografik, politik ve ekonomik stresler, iklimsel/ekolojik/çevresel risklerle bir arada bulunarak yer değiştirme süreçlerini etkilemektedir.

Örneğin, Suriye’de ve dünyanın diğer bölgelerinde devam eden şiddetli çatışmalarla Avrupa’daki göç krizi arasındaki ilişkileri ele alan bir çalışmada (Abel ve ark., 2019),  iklimsel/ekolojik/çevresel koşulların siyasi huzursuzluğa nasıl etkide bulunabileceği sorusu ile 2006–2015 döneminde 157 ülke için iltica başvurularına dayanan ikili veriler kullanılarak iklim değişikliği, çatışma ve zorunlu göç arasındaki nedensel bağlantı incelenmiştir. Sonuçlara göre, yaşanan kuraklık ve kıtlığın da, silahlı çatışma olasılığını etkileyerek 2011-2015 döneminde gerçekleşen sığınma talepleri için açıklayıcı bir faktör olarak önemli rol oynadığı belirtilmiştir. İklim tahribatına bağlı ortaya çıkan kuraklık ve kıtlığın neden olduğu gıda ve su güvensizliğinin çatışmaların oluşması üzerindeki etkisinin, birçok ülkenin siyasi dönüşüm geçirdiği 2010-2012 döneminde Batı Asya’daki ülkeler için özellikle önemli olduğu vurgulanmıştır. Kıtlık ve kuraklıkların artması zayıf su politikaları ile birleştiğinde mahsul verimliliğinin bozulmasına, ekonomik çöküşe ve bunun sonucunda kırsal ailelerin kentsel alanlara toplu olarak göç etmesine neden olmuştur. Hızla artan yoksulluk, işsizlik, gıda güvensizliği ve derinleşen eşitsizlikler, özellikle kent merkezlerindeki topluluklara baskı uygulamış ve akabinde siyasi huzursuzluğun patlamasına katkıda bulunmuştur (Gleick, 2014).

İklim tahribatının bu şekilde dolaylı olarak çatışmalara yol açması, şiddet nedeniyle ortaya çıkan zorunlu göçe de dolaylı olarak etki eder. İklim değişikliği, çatışma/şiddet ortamı ve göç hareketleri arasındaki ilişkinin kavramsal bir modelini gösteren aşağıdaki şekilde, gıda ve su güvensizliği gibi nedenlerle tetiklenen nüfus hareketlerinin, şiddetli çatışmayı artırıp artırmayacağına ve bunun da çatışmalar nedeniyle gerçekleşen göç hareketlerine dolaylı katkısına ilişkin tartışmalı konu temsil edilmektedir (Abel ve ark., 2019).

İklim değişikliği, çatışma/şiddet ortamı ve göç hareketleri arasındaki ilişki (Kaynak: Abel ve ark., 2019)

Uluslararası Politika Gündeminde İklim Mültecileri

İklimsel ve ekolojik tahribatla ortaya çıkan çevresel sorunların, uluslararası politika ve hukukta haklar bağlamında ele alınması, temelde 1970’lerin başında uluslararası gündeme giren çevre hakkı kavramı ile yakından bağlantılıdır. Uluslararası çevre hukukunun temeli olan ve fakat siyasal ve ahlaki açıdan devletlerin söz vermelerini yansıtan ve dolayısıyla bağlayıcılığı olmayan 1972 tarihli BM İnsan Çevre Konferansı Stockholm Deklarasyonu, “İnsan, onurlu ve refah içinde bir hayata imkân veren nitelikte bir çevrede, özgürlük, eşitlik ve elverişli hayat şartları temel hakkına sahiptir ve şimdiki ve gelecek nesiller için çevreyi korumak ve geliştirmek açısından büyük bir sorumluluk taşımaktadır” birinci ilkesi ile insan haklarıyla çevre arasındaki karşılıklı bağımlılığın ve ilişkilerin genel olarak tanındığını yansıtmaktadır (UN, 1972).

O tarihlerden günümüze kadar, neredeyse yarım yüz yıldır, insanların içinde yaşadıkları çevre ve tüm bileşenlerinden (gerek fiziksel/doğal gerek tarihsel/kültürel unsurlar) ayrı düşünülemeyeceği; dolayısıyla söz konusu unsurların tehdit altında olduğu koşullarda, tüm diğer bireysel hakların da boşa düşen iyi niyet beyanları, bir diğer deyişle sadece hoş lakırdılar olarak kaldığı/kalacağı açıkça bilinmektedir. Buna rağmen tüm evrensel insan hakları kazanımlarına rağmen, uluslararası hukuk çerçevesinde tüm insanları kapsayacak sağlıklı bir çevre için açık bir hakkın henüz tanımlanamaması bir yana, örneğin somut bir şekilde en çok tehdit altında olan “iklim mültecileri” için bile kesin/bağlayıcı bir yasa ile hala koruma sağlanamamıştır.

Sınırlar içinde gerçekleşen zorunlu yer değiştirmeler hakkında da, BM’nin 1998 Rehber İlkeleri, ani başlangıçlı afetler nedeniyle yerinden edilenlerin korunması için bir çerçeve sunmaktadır. Bu çerçeve, koruma için kapsamlı bir yasal standartlar kümesi sunsa da hükümetlere uygulamalarında geniş bir takdir yetkisi bırakır. Belirtilen ilkeler iç göç konusuna odaklanmasına rağmen, Avrupa Konseyi tarafından ayrıca iklim değişikliği ve doğal afetler sonucu uluslararası sınırları aşan yerinden edilmiş kişilerin korunması için de küresel bir rehber çerçeve geliştirilmesi açısından bir model olarak önerilmiştir. Bununla birlikte, bu çerçevede birçok boşluk ve bulanık alan vardır. 1998 Rehber İlkeleri tam olarak bağlayıcı değildir ve hükümetler tarafından ulusal yasalara ve politikalara ve uluslararası anlaşmalara dâhil olsalar bile doğru bir şekilde uygulanmamaktadır.

Rehber İlkelere dayanarak geliştirilen bölgesel ve ulusal düzeydeki hukuksal araçlarda geçen tamamlayıcı koruma biçimleri, devletlerin 1951 Mülteci Sözleşmesi ve 1967 protokolü tarafından ele alınmayan hallerde, insan hakları gerekçesiyle iade edilme ihtimaliyle karşı karşıya kalan kişilere koruma sağlamasına izin verir. Bu tip koruma türleri, 1951 Mülteci Sözleşmesi kapsamında verilen mülteci statüsüne bağlıdır ve bir yargı bölgesinden diğerine geniş ölçüde değişebilir. Ayrıca, tamamlayıcı koruma biçimleri, ülkelerin kendi mültecilik yasalarındaki düzenlemeler doğrultusunda, örneğin coğrafi sınırlandırma şerhi gibi nedenlerle, sadece bazı ülkeler için geçerli olabilmektedir (EPRS, 2019). İklim mültecileri için referans olabilecek söz konusu temel hukuksal araçlar şunlardır: uluslararası düzeyde, İnsan Hakları Sözleşmeleri ve Yerinden Edilmiş Kişilerle İlgili BM Rehber İlkeleri; bölgesel düzeyde, Kampala Sözleşmesi (2009) ve Nansen Girişimi (2012); ulusal düzeyde, Tamamlayıcı Koruma (Norveç, İsveç, Finlandiya ve Danimarka) ve Ekonomik Göçü Kolaylaştıran Politikalar (Yeni Zelanda, İspanya). Örneğin BM Mülteci Örgütü (UNHCR), bu hukuksal araçlardan, Norveç ve İsviçre hükümetleri tarafından 2012’de başlatılan Nansen Girişimi’nin, iklim/ekoloji/çevre tahribatına bağlı zorunlu yer değiştirmelerde, gelecekteki eylemler için bir gündem belirleyeceğini umut ettiğini bildirmiştir.

Nansen Girişimi, öncelikle ani başlangıçlı ​​olaylar nedeniyle gerçekleşen ve sınır ötesini de kapsayan yer değiştirme konusunda bölgesel yasa ve politikanın geliştirilmesini kolaylaştırmayı amaçlayan ilkeler tasarlamıştır. Bu ilkeler insanlığa, insanlık onuruna, evrensel insan haklarına ve uluslararası işbirliğine ve devletlerin kendi vatandaşları için uygun bir koruma sağlamaları için birincil gerekliliğe dayanan cevaplar sunmanın temelini oluşturmaktadır. İlkelerin amacı iklim/ekoloji/çevre tahribatına bağlı yer değiştirmeler konusunda önleme, esneklik ve afet hazırlığını güçlendirmektir. Dezavantajlı durumda olan kişilere ayrıca önem verilmesi; yerinden edilen kişilerin korunmasına dönük uluslararası alanda daha tutarlı bir yaklaşım geliştirilmesi; politika geliştirme ve uygulama süreçlerinde, rıza ve ortaklık temelli bir anlayışla doğrudan etkilenenlerin katılımlarının sağlanması ve sürecin ayrımcılık yapılmadan ilerlemesi hedeflenmiştir.

Önleme, koruma ve güçlendirme ile ilgili sorumluluklar yerel, ulusal ve uluslararası düzeyde paylaştırılmalıdır. Felaketlere hazırlık ve müdahale için yerel ve ulusal kapasitenin oluşturulması esastır. Aynı zamanda, uluslararası felaket yanıt sisteminin güçlendirilmesi gerekir. Çoklu felaketlere karşı, yerel ve küresel seviyeleri birbirine bağlayan etkili erken uyarı sistemlerinin geliştirilmesinin çok önemli olduğu belirtilir (Nansen Conference, 2011). Fakat örneğin ekonomiyi güçlendirmeyi amaçlayan büyük ölçekli altyapı projelerinden kaynaklı planlı yeniden yerleşim stratejilerinin dahi, yer değiştirmeye zorunlu bırakılan insanları, önceden olduklarından daha olumsuz koşullara maruz bırakan başarısız ve kötü örneklerle dolu olduğu da kabul edilmiştir (EPRS, 2019). Yeniden yerleşim programları o kadar kötü bir şekilde planlanmış, finanse edilmiş, uygulanmış ve yönetilmiştir ki, kalıcı olarak yerinden edilen yereldeki halkı daha güçsüz ve yoksul bırakmıştır.

Gelişmekte olan birçok ülke AB’yi iklim/çevre göçmenlerine mülteci statüsü vermeye çağırmıştır. Bununla birlikte, AB üye devletleri, “iklim mültecileri” şeklinde yeni bir kategori oluşturma fikrine uzak durmaktadır. AB Komisyonu’nun oldukça yüksek finans desteği ile oluşturulan bir çalışma grubu, 2011-2013 döneminde,  iklim ve iltica alanlarında üçüncü ülkelerle işbirliğine dair bir strateji geliştirme raporu oluşturmuştur. Çalışma grubunun Nisan 2013’te yayınlanan sonuç belgesinde, doğrudan iklim değişikliği baskısından kaynaklı olarak üçüncü ülkelerden Avrupa’ya kitlesel göç olasılıklarının giderek artacağı belirtilmiştir. AB’nin hem ani başlangıçlı hem de yavaş gelişen iklim olaylarının bir sonucu olarak yerlerinden edilmiş kişileri kapsayan iltica mevzuatına hükümler getirmesi gerektiği ve iklim mültecileri için Geçici Koruma Direktifi’nin uygulanması önerilmiştir (EcEuropa, 2013). Geçici Koruma Direktifi, silahlı çatışmalardan kaçan insanlara olduğu kadar, ciddi risk altında olan veya sistematik olarak insan hakları ihlallerine maruz kalan göçmenler için bir cevap olarak yaratılmıştır. Yukarıda belirtilen 2013 çalışma belgesinde, Geçici Koruma Direktifi’nin “iklim mültecileri” için de geçerli olabileceği belirtilmiştir. Ancak, iklim değişikliğini az gelişmiş ülkelerdeki düzensiz ve zorla yerinden edilmenin temel bir nedeni olarak belirleyen ve bu tehdidin önlenmesi ve azaltılması çağrısında bulunan Avrupa Göç Gündemi Komisyonu’nun, 2016 Geçici Koruma Direktifi çalışma belgesinde iklim değişikliği, felaketler veya çevre hakkında net bir açıklama yapılmamıştır.

İklim değişikliğine karşı uluslararası acil eylemlilik açısından bir dönüm noktası olarak gösterilen 2015 BM İklim Değişikliği Taraflar Konferansı’nda (COP21) kabul edilen Paris Anlaşması, “iklim mültecileri” terimini açıkça belirtmese de, 50. Madde’de iklim değişikliğinin olumsuz etkileriyle ilişkili yer değiştirmeyi önlemek, en aza indirmek ve ele almak için entegre yaklaşımlar için öneriler geliştirmek üzere, Varşova Uluslararası Mekanizması Yürütme Komitesi’ne acil bir görev gücü oluşturması çağrısında bulunmuştur (İklim Adaleti, 2018). Paris Anlaşması, iklim mülteciliği hakkında, 1951 Mülteci Sözleşmesi’ne ek olarak tüm taraflara uygulanabilir bir protokol veya başka bir yasal araç geliştirmek amacıyla kurulan Durban Platformu çalışmalarını referans gösterir. Anlaşmanın ilk sayfalarında, iklim değişikliğinin insanlığın ortak bir endişesi olduğu kabul edilmekte ve taraflardan iklim değişikliği ile ilgili eylemlerde bulunurken iklim göçmenlerine atıfta bulunmaları, saygı duymaları, yer değiştirmeleri insanlık onuruna yakışır şekilde teşvik etmeleri, iklim göçmenlerine yönelik yükümlülüklerini yerine getirmeleri talep edilmektedir. Ayrıca anlaşma metni insanların korunmasına, toplulukların dayanıklılığına ve geçim kaynaklarının önemine ilişkin birçok referans içermektedir. İnsanları yaşadıkları yerleri terk etmeye zorlayan; temiz suya, gıdaya, enerjiye veya geçim fırsatlarına erişim engelleri gibi çevresel etkiler temel başlangıç noktaları olarak açıkça belirtilmiştir. Paris Anlaşması’nda yer alan bu maddeler, iklim değişikliğinin yer değiştirme faktörü olarak uluslararası politikada resmen kabul edildiğinin bir kanıtı olması açısından önemli olsa da maalesef yine bağlayıcı değildir (İklim Adaleti, 2018).

2017 yılında gerçekleştirilen 2030-Sürdürülebilir Kalkınma Gündemi’nde, iklim değişikliğinin etkisiyle yerinden edilmiş kişilere, durumlarının kendine özgü doğasını dikkate alan özel bir uluslararası koruma statüsü verilmesi gerektiği görüşüne varılmıştır. Mülteci ve göçmen hareketlerine ilişkin olarak Avrupa Parlamentosu, AB ve üye devletlerini iklim değişikliğinin zorluğuyla ilgili sorumluluklarını ciddiye almaya, Paris Anlaşması’nı hızla uygulamaya koymaya ve iklim değişikliğinin kitlesel yer değiştirme üzerindeki etkisinin tanınmasında öncü bir rol oynamaya çağırmıştır. 19 Eylül 2016’da BM Genel Kurulu, mülteciler ve göçmenlere dair küresel uzlaşmanın geliştirilmesi çağrısında bulunan New York Mülteciler ve Göçmenler Deklarasyonu’nu kabul etmiştir; Deklarasyon 10 Aralık 2018’de Marakeş’te ve 17 Aralık 2018’de New York’ta onaylanmıştır. BM Sınırlar İçinde Yerinden Edilmeleri İzleme Merkezi (IDMC) ve Norveç Mülteci Konseyi, ani başlangıçlı afetleri bu olgunun bir numaralı nedeni olarak tanımlamıştır. Bununla beraber, yükselen deniz seviyesi, çölleşme ve aşırı hava olaylarıyla bağlantılı olarak yerinden olan iklim mültecileri veya göçmenlerinin de anlaşmanın bir parçası haline getirilmesi gündemde yer almıştır. Nitekim, doğal felaketler ve iklim değişikliği etkisiyle ortaya çıkan yıkıcı çevresel olaylar nedeniyle yerinden olanlar, 2018 Küresel İlkeler Sözleşmesi’nde güvenli, sistemli ve düzenli göçle bağlantılı olan Hedef 2 kapsamında iklim mültecileri olarak tanınmıştır (UN, 2018). Bu sözleşme, insanları ve topluluklarını, ülkelerini terk etmeye zorlayan ekonomik, çevresel ve sosyal etkiler bağlamında ele almakta; yerlerinden olan kişilerin haklarını korumayı amaçlamaktadır. Bununla birlikte, sözleşme mevcut haliyle küresel kitlesel göçün altında yatan çok sayıdaki insan faktörü etkisini kontrol etmek için uygulanabilir taahhütlerden maalesef hala yoksundur. 

En son 2020’de BM İnsan Hakları Komitesi, iklim değişikliğinden etkilenen bölgelerde yaşayanlara sığınma hakkı tanınabileceği yönünde karar aldı. Söz konusu kararın, sığınma hukukunda içtihat oluşturabileceğine dair tartışmaları başlattığına dair haberler yayınlandı. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK; UNHCR), Yeni Zelanda’ya iklim değişikliği sebebiyle daha önce yapılan ve reddedilen bir sığınma başvurusunu (söz konusu başvuru 2013 yılında gerçekleşmiş, Yeni Zelanda yetkilileri söz konusu kişinin hayati tehlikesinin bulunmadığını belirterek başvuruyu 2015’te reddetmişti) BM İnsan Hakları Komitesi’nin kararını göz önünde bulundurarak değerlendirmeye almıştı. Değerlendirme sonunda BMMYK, söz konusu başvuruyla ilgili, “İklim değişikliği sebebiyle topraklarını terk eden kişiler temel hakları tehdit altında olması durumunda ülkelerine geri gönderilemezler” kararını bildirdi. Alınan bu kararla, Yeni Zelanda’nın uluslararası hukuka uygun davrandığını; fakat iklim değişikliğinin yaşam hakkını tehdit edebilecek bir neden olduğunu açıkladı. Bu karar her ne kadar önemli olsa da hukuken bağlayıcı olmaması nedeniyle; aslında ülkelerin sığınmacı politikalarına ilişkin yasal/hukuki düzenlemelerini tekrar gözden geçirmelerine dair son derece geç kalmış bir çağrı niteliğinde okunmalıdır.

Sonuç Yerine

Uzun yıllardan beri, iklimsel ve ekolojik bileşenler ve süreçlerde meydana gelen hızlı ve kümülatif tahribatın, dünyanın doğal tarihinde kural dışı bir yerde durduğu yani bunun normal olmadığı bilimsel verilerle de açıkça ortaya konmaktadır. Önlemler alınmadığı ve müdahale edilmediği takdirde daha hızlı ve daha çok birikerek bu tahribatın öngörülemez boyutlara ulaşacağı da belirtilmektedir. Tahribatın kaynağı olarak “insan faaliyetleri nedeniyle” diye başlayan açıklamalar da yapılmaktadır. Ve bu söz konusu faaliyetler özellikle sanayi toplumunun başladığı ve sonrasındaki dönemlerle ilişkilendirilmektedir. Uzun yıllardan beri olmasa da özellikle son on yıl içinde iklim değişikliğinin gerçek olduğu ve bunun da yukarıda tanımlandığı gibi “insanlar nedeniyle” gerçekleştiğine dair yükselen bir farkındalık da vardır. Fakat söz konusu faaliyetlerin çoğu gündelik yaşamlarla ilişkilendirilip, tüm insanlığın ortak sorumluluk alanı içinde olduğu belirtilerek karşı karşıya olunan bu küresel krizle ancak hep beraber özveride bulunarak baş edileceği; gelecekte tüm yaşamı bekleyen “kıyamet”ten ancak böyle kurtuluş olacağı belirtilmektedir. Bunu hele ki son yıllarda yerel, ulusal ve uluslararası aktörlerden tutun, sabah kuşağı programı yapan bir sunucuya kadar aynı şekilde duymak son derece mümkündür. Kıyametten kaçınmak için, verilen bu mesajların çoğunlukla şaşmayan ortak çağrısı ise, herkesin karbon ayak izini küçültmek için fedakarlık yapması gerektiğidir.

Oysa, söz konusu iklimsel ve ekolojik tahribatın ve bu tahribatla ortaya çıkan çevresel (fiziksel/doğal ve tarihsel/kültürel) yıkımın birinci derece sorumlusu mevcut küresel dünya sistemi ve dayandığı ekonomi politikalardır. Ve karşı karşıya olduğumuz bu pek çok keseni olan krizin müsebbibi neoliberal politikalarla sürdürülen küresel kapitalizm; erken dönemde bu sayede gelişmiş ve zenginleşmiş ülkeler, kazancına kazanç katan ulusaşırı şirketler, elde edilen kazancın ortakları olma şansına sahip zengin sınıflara dahil azınlık ve çoktandır kamusal sorumluluk ve görevlerini yerine getirmekten azade bir yerde konumlanmış, elindeki gücü halk için değil halka rağmen, söz konusu şirketleri, şanslı azınlığı korumak ve güçlendirmek üzere kullanarak hareket eden devlet yöneticileridir. Dolayısıyla tüm insanlıktan beklenen fedakarlıktan önce ilk yapılması gereken, yukarıda sayılan grupların mevcut ve tarihsel ekolojik ve iklim borçlarının bir an evvel ödenmesi; iklim mültecilerini de kapsayan, başta kayıpları olanların haklarının insanlık onuruna yakışır şekilde tazmin edilmesi; ciddi risk altında olanlar için başta dezavantajlı gruplardan olanların etkin katılımıyla ileride ortaya çıkacak sorunlar için de önlemlerin hayata geçirilmesidir. Elbette böyle bir hattın inşa edilmesi, mevcut küresel sistemin zorunlu değişimini gerektirir. Bu değişim insanlığa mâl edilmiş tüm müşterekleri adaletsizlik ve eşitsizlik sarmalından çıkaracak bir yolla tayin edilmediği müddetçe; insanlığın içinde olduğu kriz daha da derinleşmeye devam edecektir.

Örneğin şu an içinde olduğumuz Covid-19 pandemisiyle mücadele adı altında da, mevcut sistemden kaynaklanan adaletsizlik ve eşitsizliğin en çıplak haliyle feda edilebilir, gözden çıkarılabilir yaşamlar üzerinden nasıl hızla yükseldiğine ve krizin derinleştiğine tanık olmaktayız. Benzer ve hatta katmanlı bir şekilde iklimsel/ekolojik tahribatla mücadele de, eğer var olan sistem köklü bir şekilde değiştirilmeden ve var olanın korunup gözetildiği eklektik yöntemlerle ilerlenirse, bizlerin yani ezilen çoğunluğun daha da derinleşecek krizlerin gözden çıkarılanları arasında olacağımız ortadadır.

Aslında bunun çoktandır başladığını iklim mültecilerinin içine sıkışıp kaldıkları durum açıkça anlatır. Elbette mevcut yazılı evrensel hukuk, hakların korunması ve yaşamların eşit, adil ve özgür sürdürülmesi için oluşturulmuş ve tüm insanlığın ortak değeri olarak ortaya konmuştur. Fakat yaşamakta olduklarımız ve yaşayacaklarımıza dair her geçen gün artan kanıtlar, mevcut küresel sistemin dönüşümünü zorunlu kılacak ve yaptırım gücü net olacak yeni bir evrensel hukuk ve adalet sistemi talebini gerçekleştirmeye de bağlıdır. Yazılı olarak belirlenen ve herkesi kapsayan onurlu ve özgürce yaşanabilir bir dünyanın mümkün olmasını sağlayan hakların gerçekleştirilmesi, ancak ve ancak öncelikle bu haklara sahip olma hakkının da teminat altına alınmasına ve gerçekleştirilmesine bağlıdır. Bunun gerçekleşmesi ise, yaşanmakta olan ve gittikçe derinleşen adaletsizlik ve eşitsizliklerin doğrudan kaynağı olan mevcut küresel sistemin reddine dayanmaktadır. Bu reddediş, kent/ülke/dünya coğrafyasının yeniden bölüştürülmesini mümkün kılacak olası bir sınırların ortadan kaldırılması meselesinden tutun da tüm kaynakların yeniden bölüştürülmesi ve eşit, adil bir şekilde dağıtılması meselesine kadar kapsayıcı genişlikte bir mücadele birliğine işaret eder. Var olan ve geleceğin muhtemel iklim mültecileri için de meseleye aynı yerden bakılmadığı müddetçe netice değişmeyecektir. İklimsel/ekolojik tahribatla ilgili tüm diğer sorun alanlarıyla beraber iklim mültecilerini de kapsayan çözümler, mevcut küresel adaletsizlik ve eşitsizlik gölgesinde ilerleyen ulusal ve uluslararası politika ve hukuk çerçevesindeki adeta sündürülen bu ağır aksak süreçlerin kaderine bırakılmamalıdır.

KAYNAKÇA

  • Abel, G.J., Brottrager M., Crespo Cuaresma, J., Muttarak, R. (2019) Climate, conflict and forced migration, Global Environmental Change 54(2019): 239-49.
  • Adamo, S.B. (2010) Environmental migration and cities in the context of global environmental change, Curr Opin Environ Sust 2(3):161-5.
  • Bates, D.C. (2002) Environmental Refugees? Classifying Human Migrations Caused by Environmental Change, Population and Environment 23(5): 465-77.
  • Bilsborrow, R. E. (1992) Population Growth, Internal Migration, and Environmental Degradation in Rural Areas of Developing Countries, Population and Environment 8(2):125-148.
  • BMMYK (1998) Sığınma ve Mülteci Konularındaki Uluslararası Belgeler ve Hukuki Metinler, https://www.unhcr.org/tr/11798-siginma-ve-multeci-konularindaki-uluslararasi-belgeler-ve-hukuki-metinler.html 
  • EcEuropa (2013) Climate change, environmental degradation, and migration, https://ec.europa.eu/clima/sites/clima/files/adaptation/what/docs/swd_2013_138_en.pdf
  • EcoWatch (2018), Meet the World’s First Climate Refugees, https://www.ecowatch.com/meet-the-worlds-first-climate-refugees-1882143026.html
  • EPRS (European Parliamentary Research Service) (2019) http://www.europarl.europa.eu/RegData/etudes/BRIE/2018/621893/EPRS_BRI(2018)621893_EN.pdf
  • Fairplanet (2018), Why climate refugees are the hot potato of immigration policy? https://www.fairplanet.org/story/why-climate-refugees-are-the-hot-potato-of-immigration-policy/
  • Farbotko, C., Lazrus, H. (2012) The first climate refugees? Contesting global narratives of climate change in Tuvalu, Global Environmental Change 22 (2): 382-90.
  • Fisher, B. (2011), Climate Justice: Human security and climate change in Tuvalu, Global Change, Peace & Security 23 (3), 23 p.
  • Gleick, P.H. (2014) Water, drought, climate change, and conflict in Syria, Weather Clim. 6:331-40.
  • GRID (Global Report on Internal Displacement) (2020) https://www.internal-displacement.org/global-report/grid2020/
  • İklim Adaleti (2018) Paris Anlaşması COP21, http://iklimadaleti.org/wp-content/uploads/2018/06/Paris_Anlasmasi-ISBN-978-605-83799-1-6.pdf
  • Jacobson, J. (1988) Environmental refugees: A yardstick of habitability, World Watch Paper, No:86, Washington DC: World Watch Institue.
  • Kinreab, G. (1997) Environmental causes and impact of refugee movements: a critique of the current debate, Disasters 21(1): 20-38.
  • Kolmannskog, V.O. (2008), Future Floods of Refugees, Norwegian Refugees Council, Oslo.
  • McGregor, J. (1994) Climate Change and Involuntary Migration: Implications for Food Security, Food Policy 19(2): 120-132.
  • Morrissey, J. (2009) Environmental Change and Forced Migration: A State of the Art Review, Refugee Studies Centre, Oxford Department of International Development, University of Oxford.
  • Myers, N. (1993) Environmental refugees in a globally warm world, Bioscience, 43:752-61.
  • Nansen Conference (2011) The Nansen Conference Climate Change and Displacement in the 21st Century, https://www.unhcr.org/4ea969729.pdf
  • UN (1972) United Nations Conference on the Human Environment; http://www.un-documents.net/aconf48-14r1.pdf
  • UN (2018) Intergovernmental Conference to Adopt the Global Compact for Safe, Orderly and Regular Migration; https://undocs.org/A/CONF.231/3
  • UNEP (1985), Environmental Refugees, https://wedocs.unep.org/handle/20.500.11822/2651