İnsanlar Gezegeni: Yerinde Eleştiriler, Dezenformasyon ve Bozgunculukla Dolu Bulanık Bir Kokteyl

Çeviri: Yaşam Uzun

0
101

Zane Alcorn, 2 Mayıs 2020

Planet of the HumansYönetmen Jeff Gibbs

Yönetmenliğini ve seslendirmesini Jeff Gibbs’in yaptığı ve yine Gibbs ve (“Yeşil İlüzyonlar: Temiz enerjinin kirli sırları ve çevreciliğin geleceği”nin yazarı) Ozzie Zehner tarafından yapımcılığı üstlenilen İnsanlar Gezegeni, iklim ve çevre politikaları hakkında yeni bir belgesel. Michael Moore’un ismi filmde baş yapımcısı olarak geçiyor. Moore, ağları üzerinden filmin aktif bir şekilde tanıtımını yaptı.

Film çok sayıda iyi noktaya işaret ediyor, ancak bir bütün olarak başarısız oluyor, çünkü rüzgar ve güneş enerjisi hakkında yıpratıcı bir dezenformasyon ve güvensizlik yayıyor. Film, aynı zamanda, ne olduğuna dair netleştirme çağrısı yaptığını iddia ettiği, alternatif bir çevre hareketinin gerçekte nasıl görüneceğine dair bir vizyon ortaya koymakta tamamen başarısız oluyor.

İyi

Filmin büyük kısmı tamamen hemfikir olunabilecek noktaları vermek için harcanıyor. Çevreci sivil toplum kuruluşlarının (STK’ların) kurumsal finansmanını analiz ediyor ve ağaç kesimi, odun üretimi gibi belirli çıkar alanlarına sahip bağışçılarla STK’ların biyokütle elektrik santrallerine dair geliştirdikleri politikalar arasındaki korelasyona dikkat çekiyor. Burada, Avustralya’da, bu santraller “orman fırınları” olarak bilinirler ve onlara karşı şiddetli bir mücadele yürütülmüştür.

Film, bu orman fırınlarını ve fosil yakıtlara kötü bir alternatif olarak, onlara kaynak olan gübre yoğun monokültür ekilmiş ağaçlardan oluşan ormanları teşhir etme konusunda iyi bir iş çıkarıyor. Ayrıca belediye atık yakma fırını olarak kullanılan bu türden tesisleri de mercek altına alıyor. Film, güneş panelleri, rüzgar türbinleri, elektrikli otomobil ve batarya üretmenin olumsuz ekolojik etkilerini araştırıyor.

Yenilenebilir enerji temelli bir “tekno-onarım”ın, basitçe fosil yakıtları yenilenebilir enerjiyle değiştirerek büyümeye dayalı bir kapitalizmin süresiz devam etmesini sağlayabileceği fikri kritiktir.

Film, kurumsal yeşil yıkamanın çeşitli örneklerini vurgulamaktadır. Enerjisini güneş enerjisi ile sağladığını iddia eden ancak dizel veya şebeke gücü yedeklemesine ihtiyaç duyan iki müzik festivalini yerin dibine sokuyor. Okyanusların ve orman habitatının kirlendiği ve çökmekte olduğu şu an içinde olduğumuz daha geniş ekolojik krizi inceliyor. Çevre hareketinin “milyarderlerden geri alınması” çağrısını yapıyor.

Kötü

Kaynak görüntülerin çoğu ve dolayısıyla da yapılan argümanlar on yıl veya daha öncesinden. Bu, 2010 veya 2012 yıllarında yine sorunlu olsa bile oldukça güncel olacak bir filmin zamanının geçtiğini gösteriyor. Hem de çoktan.

Filmde 350.org’dan iklim aktivisti Bill McKibben’ın, 2009’da bir üniversitede bir biyokütle tesisini desteklediği anlatılıyor ve açıktan bir biyokütle destekçisi olarak resmediliyor. Ancak 2016’dan beri, McKibben biyokütleyle ilgili tutumunu değiştirdi ve şimdi buna karşı çıkıyor. Film, STK’ların bir ‘geçiş yakıtı’ olarak doğalgaza verdiği desteği mercek altına alırken çoğu STK’nın artık %100 yenilenebilir enerjiyi savunan açık bir politikaya sahip olduğunu göz ardı ediyor.

Ancak bu filmdeki en büyük sorun, rüzgar ve güneş enerjisinin temelde büyük bir aldatmaca – fosil yakıt endüstrisi için adeta bir incir yaprağı – olduğunu ve iklim kampanyacılarının bunlar için kampanya yapmayı bırakmaları gerektiğini savunmasıdır, nokta. Bu saçma ve kabul edilemez bir tartışma hattı.

Tamamen yerinde bir şekilde, güneş panellerinin ve rüzgar türbinlerinin kendi çevresel ayak izlerine sahip olduklarını belirtmek bir şey; ancak, Zehner’in Yeşil İllüzyonlar’daki çalışmasından beslenen İnsanlar Gezegeni bundan daha da ileri gidiyor. Güneş panellerinin ürettiği enerjinin, onları üretmek için kullanılan enerjiden daha az olduğu iddia ediliyor – açık bir yalan.

Film, ta 2008 yılında inşa edilmiş bir parktaki bir güneş enerjisi kurulumunu inceliyor ve panellerin üzerine düşen güneşin yaklaşık %8’ini elektriğe dönüştürdüğünü not düşüyor, ancak (% 15-22 verimlilikteki) modern panellerin çok daha verimli olduğundan bahsetmiyor. Herhangi bir şebekeye bağlı fotovoltaik dizisinin, şebekeden bağımsız bir sistemden çevresel açıdan daha az bir yeterliliğe sahip olduğu sonucunu çıkarıyor, sanki şebekeye bağlı paneller birer “hile”ymiş gibi.

Film, rüzgar ve güneşin dünyanın hiçbir yerinde tek bir kömürle çalışan elektrik santralinin yerini dahi şu ana kadar almadığını (tamamen palavra) ve rüzgar ve güneşten elde edilen her megawatt enerjinin, rüzgar ve güneşin süreksiz olmasından dolayı 7/24 fosil yakıt desteğine ihtiyaç duyduğunu iddia ediyor. Bu doğru değil ve ayrıca üretimi talebe göre kısılıp artırılabilen ısıl güneş enerjisi veya su pompalama gibi yenilenebilir enerji depolama seçeneklerini de göz ardı etmektedir.

Rüzgar ve güneş enerjisinin elektrik üretimindeki payı yerine (ki çok daha yüksek), rüzgar ve güneş tarafından sağlanan enerjinin Almanya’daki toplam enerji kullanımındaki yüzdesine (ki bu, endüstrideki elektrik dışı enerji kullanımını ve araçları da içerir) gösteren yanıltıcı bir grafik de filmde kendine yer buluyor.

Ivanpah’taki (depolama özelliği olmayan) gaz ön ısıtmalı bir ısıl güneş enerjisi santralini ele alırken Zehner izleyicilere sadece geleneksel bir gaz türbininde gazı yakmanın daha verimli olacağını söyleyerek, gaz kullanmayan enerjiyi dağıtıp depolayabilen diğer ısıl güneş enerjisi santralleri olduğu gerçeğini göz ardı ediyor. Bir başka sahnede, ısıl bir güneş enerji tesisi SEGS, terk edilmiş bir “ölü bölge” olarak tasvir edilmektedir, gerçekte ise tesisin bileşenleri yenileniyordu ve tesis hâlâ faaliyetteydi. Film, rüzgar ve güneşin küresel anlamda oldukça küçük bir kısmına göz atıyor ve bunun, rüzgar ve güneşin terk edilmesi gerektiğini gösterdiğini savunuyor – oysa ki, gerçek, çok daha fazlasına ihtiyacımız olduğu yönünde.

Film, kamu tarafından finanse edilen yenilenebilir enerji araştırma kuruluşlarındaki araştırmacılarla röportaj yapabilirdi. Enerji sektörünün kamusal mülkiyetinin, kâr güdüsünü denklemden nasıl çıkarabileceğini araştırabilir ve daha fazla yeniden kullanılabilir bileşene sahip daha temiz rüzgar, güneş ve batarya teknolojilerine yönelik hamleleri destekleyebilirdi.

Film, rüzgar ve güneş teknolojisinin kökenini 1970’lerin petrol şoklarına kadar takip ediyor. Yükselişlerini (ve 1980’lerde petrol fiyatı düştüğünde ortadan kaybolmalarını da), sadece petrol endüstrisinin kaderine bağlayarak 1970’lerin güçlü çevre hareketini görmezden geliyor. Ancak bu hareket, bu teknolojilerin ortaya çıkmasını sağlayan önemli bir faktördü.

Film, yenilenebilir enerjinin sınırları ve sorunları hakkında konuşabilir ve bir sihirli değnek olmadıkları gerçeğine ve aynı zamanda maksimum kâr üzerine kurulmuş sistemin de parçalanması gerektiğine ışık tutabilirdi. Bunun yerine, rüzgar ve güneşin şirketler tarafından kontrol edildiğini ve daima kontrol edileceğini; tek amaçlarının yeşil yıkama olduğunu varsayıyor gibi görünüyor ve rüzgar ve güneş enerjisini düşman, bir dikkat dağıtıcı olarak ilan ediyor.

Çirkin

STK’ların hareketteki rolü ve bunların kurumsal çıkarlar ve bağışçılarla bağlantısı hakkında haklı bir dizi eleştiride bulunduktan; “yenilenebilir” enerji üretmek için odun talaşı ve çöp yakılması sorununa açıklık getirdikten; ve rüzgar ve güneşin kusurlarıyla ilgili dezenformasyon ve yalanların yanı sıra haklı eleştirilerin bir karışımını ortaya koyduktan sonra film, kendi alternatif kampanyasının güvenli kıyılarına ulaşıyor.

Filmle ilgili diğer incelemelerde de belirtildiği gibi, tamamen beyazlardan oluşan bir konuşmacı grubu, ‘odadaki fil sürüsü’, kimsenin hakkında konuşmak istemediği o aşikâr gerçek, – küresel nüfusu acilen azaltma ihtiyacı – hakkında heyecanlı, şiirsel bir cilalamaya girişiyorlar. Green Left’in sürekli savunduğu üzere nüfus kontrolü – Maltusyanizm – iklim krizine bir çözüm değildir. Kirliliğe neden olan araçları kimin kontrol ettiğini sınıfsal analizden saptırmaktır. Bunun yerine, nüfusun küçük bir azınlığının – egemen sınıfın – yıkıcı bir küresel ekonomiyi nasıl yapılandırdığı ve sürdürdüğü konusunda genel olarak “insanları” suçluyor. Maltusyanizm, göçmenleri ve küresel Güney’deki insanları hedef alan ırkçı ve öjenik bir yöne kolayca kanalize edilir.

Meseleleri birbirine bağlamak gerekirse, Gibbs, iklim aktivistlerini, kendi görüşüne göre kontrolden çıkmış ısınmayı durdurma mücadelesinin kaybedildiğini ve kitlesel bir ölüme doğru ilerlediğimizi kabul etmekten kaçınmak için yenilenebilir kaynaklara “dini” bir saplantı geliştirmekle suçluyor.

Serya dönmüş bir Dünya’yı önlemek için tarihi mücadeleyi kaybetme şansımızın yüksek olduğunu ve savaşı kaybetmenin korkunç bir düzeyde insani acıya yol açacağını kabul etmekle ilgili yanlış hiçbir şey yok. Gerçekten de, çoğu iklim aktivistini motive eden şey tam da bu yaklaşan olasılıktır.

Bununla birlikte, iklim aktivistlerinin “inkâr içinde” olduklarını ve kendi ölüm korkularını gömmeleri gerektiğini belirtir bir şekilde yenilenebilir enerjiler üzerindeki stratejik odaklanışın bir hastalık olarak gösterilmesi, Gibbs’in aktivistler olarak daha sağlıklı ve üretken bir yönde ilerlemeyi umuyor olmalarını savunduğu kişilere yöneltilmiş son derece galiz ve aşağılayıcı bir suçlamadır.

Kaçırılmış fırsatlar

Çevre/iklim hareketini, kapitalist “yeşil büyüme” ideolojisine saplanmış kapitalist finansmanlı STK’ların ağından koparmak (tamamen hemfikir olunabilecek bir hedef) üzerine olduğunu iddia eden bir film için, İnsanlar Gezegeni, anti-kapitalist ya da STK’lardan olmayan iklim aktivistleriyle görüşmeye geldiğinde açıkçası berbat bir iş çıkarıyor. Keza, halk desteğine dayanan alternatif bir iklim hareketinin nasıl olabileceğine dair bir vizyon çizmek konusunda da daha iyi değil.

İklim ve yenilenebilir enerji kampanyalarıyla ilgili 2020 yılında yayınlanan bir film, tarihin en büyük küresel iklim gösterileri dalgasına öncülük eden akıllı, bilgili lise aktivistlerinin sesini duymaktan nasıl kaçınabilir? Şirket kontrolünün ve şirketlerle uzlaşmanın çeşitli tezahürlerinden kopabilecek bir hareket inşa etmede kitlesel taban eylemleri ve grevler önemli bir bileşen işlevi görmez mi? ABD kongre üyesi İlhan Omar ya da kızı, iklim grevi aktivisti İsra Hirsi gibi Yeşil Yeni Anlaşma taraftarlarıyla neden görüşülmez? Peki ya yazar ve iklim aktivisti Naomi Klein veya Marksist ekolog John Bellamy Foster’la?

Rüzgar ve güneş büyük bir aldatmaca ise, neden kurumsal çıkarlardan bağımsız söz konusu meseleyle ilgili sağlam bir arka plana sahip birini sorguya çekmiyorsunuz?Mesela Delaware Üniversitesi profesörü Cristina Archer veya 2017’de gezegenin enerjisini (biyokütle veya doğal gaz kullanmadan) %100 yenilenebilir enerji ile nasıl yeniden sağlayabileceğini gösteren bir rapor yayınlayan ekibin bir parçası olan Stanford Üniversitesi araştırmacısı Mark Z Jacobson örnekler arasında var mı?

Jacobson veya Archer gibilerinin keskin zekası ve ferasetinin Zehner veya Gibbs’i bir tartışmada utandırması ihtimaliyle ilgili olabilir mi bu?

Ölümcül kusur

İnsanlar Gezegeni, iklim hareketindeki şirketlerin etkisi ve verilen tavizler konusunda kapsamlı bir eleştiri yapmak açısından kaçırılmış bir fırsattır. Biyokütle “orman ocakları” gibi yanlış çözümleri ele alabilir ve daha sonra bunları, iklim ve ekolojik krizle gerçekten mücadele etmek için gereken politika, ekonomi ve daha geniş kapsamlı pratik önlemlerle karşılaştırmış olabilirdi.

Filmin ölümcül kusuru, bugünün çevre hareketinde yanlış olan şeylerin çoğunu doğru bir şekilde analiz ederken aklı karışan seyirciyi çıkmaz bir sokağa kanalize etme yönünde devam etmesidir. Süregelen fosil yakıt kullanımına makul bir alternatif sunmamaktadır.

İklim krizinin “aydınlığa kavuşturulması” ve bir “tekno-onarım” olarak yenilenebilir enerji kaynakları üzerine inşa edilmiş umut verici bir mesajın aşırı vurgulanması sorunlu bir strateji olabilir (ki bu hiç de yeni bir gözlem değil). Ancak, demoralize eden ve güçsüzleştiren ve daha sonra cesareti kırılmış izleyiciyi Maltusyanizm gibi sahte çözümlere yönlendirmeye çalışan bir belgesel hazırlamak tartışmasız daha kötüdür. Bu, yenilenmiş, daha sağlam ve radikal bir hareketin değil, ayrışma ve dağılma için verilmiş bir reçetedir. Daha da kötüsü, filmi eleştirenler rahatlıkla sanki iklim hareketinin şirketlerle içli dışlı olmasını savunuyorlarmış gibi resmediliyor.

Rüzgar ve güneş enerjisi ile ilgili sorunlar ve sınırlılıklar mevcut. Bunları üretmek, dğıtımını sağlamak ve daha sonra kullanımdan kaldırmak ve bileşenlerini geri dönüştürmek ve yeniden kullanmak için daha temiz yollar bulmamız gerekiyor. Kapitalizmi ortadan kaldırmalıyız, ekonomik faaliyetlerin hızını azaltmalı ve enerji sektörünü kamulaştırmalıyız. Yenilenebilir kaynaklar, geniş bir değişiklik paketinin yalnızca bir parçasıdır.

Bu yeterlilik etmenlerinin tümü bir yana, rüzgar ve güneş enerjisi yine de uygun bir şekilde topyekün kullanıma sokulması gereken çok önemli araçlardır. Fosil yakıtların bu teknolojilerle – hızlı bir şekilde – değiştirilmesi kontrolden çıkmış küresel ısınmayla başa çıkmak için uygulanabilir herhangi bir stratejinin merkezinde yer almak durumundadır. Bu bir “üretimci” yanılsama veya oyalayıcı değil ya da yeşil kapitalistlere verilen bir taviz değildir. Bu sadece inkâr edilemez, somut ve yalın bir gerçek. Kömür ve gaz yakmayı bırakmalıyız.

Filn, kaş yapayım derken çok kötü bir şekilde göz çıkaran bir belgesele o iyi adını ve itibarını ödünç vermiş olan Moore’un bir ithamı. Bu, bize itibarsız ve konuyla ilgili uçlara savrulmuş bir yorumcu olan Zehner’ın ideolojik ağırlık merkezini oluşturduğu böylesine kusurlu bir filmi yayınlamadan önce Moore’un rüzgar ve güneşle ilgili ödevlerini yapmadığını anlatıyor.

Moore’un bu enkazdan kurtulmak için ellerini yıkaması ve tekrar başlaması gerekiyor. Bu gibi kötü denemeleri piyasaya sürmek 2020’de çok fazla şeyi riske atıyor.