KANAL İSTANBUL PROJESİ: Emek/ekoloji-kırım ekonomisini durduralım

0
882

Kanal İstanbul Projesi, 3. Köprü, 3. Havaalanı ile beraber aynı paketin içindeki 3. büyük proje. Kanal projesinin ÇED (Çevresel Etki Değerlendirme) raporunda belirtilen teknik, ekonomik vb. boyutlarına dair birçok rapor yayınlandı. TMMOB, WWF ve İBB tarafından biliminsanlarına hazırlatılan raporlar bu açıdan temel alınabilir. Biz burada, esas olarak mücadele kısmıyla ilgili görüşlerimizi paylaşmak istiyoruz.

AKP’nin iktidarını kurmasında inşaat ve enerji sektörü taşıyıcı, kurucu bir rol oynadı. İnşaat sektörü, hem diğer bütün sektörlerin lokomotifi oldu, hem Avrupa’dan iklim politikaları yüzünden kaçan çimento tekellerinin Türkiye’ye yerleşmesine imkân tanıyarak yabancı sermaye transferi sağladı, hem taşeron sistemi ve parti il-ilçe örgütlerinin birer iş-bulma kurumu olarak devreye sokulması sayesinde çok geniş bir toplumsal taban yarattı.

İnşaat üzerinden kalkınma olarak da adlandırılan bu model sayesinde, aslında hiçkimse’nin olan ama de facto olarak da herkesin yani bütün yurttaşların olan, hukuken de devlet mülkiyetinde olan parklar, korular, tarım alanları, vadiler, ormanlar yani burjuvaziye göre “yer altı ve yer üstü kaynakları” sermaye için yeni değerlenme alanı olarak özelleştirildi. Aynı zamanda büyük bir kamu borçlandırılması yaratıldı. Köprülerde, havaalanında, şehir hastanelerinde, enerji santrallerinde kamu alım garantileri sağlandı şirketlere ve buradan çıkan borç bütün yurttaşların, daha doğrusu işçi ve emekçilerin sırtına yüklendi.

Kanal İstanbul Projesi de bu inşaat odaklı oluşmuş iktidarın aynı filmi bir kez daha oynamak istemesidir. İktidar aynı senaryoyu bir kez daha sahneye konurken, bu iktidara karşı mücadele edenlerin kendilerini tekrarlamamaları gerekiyor. Bizim kendimizi tekrarlamamamız gerekiyor.

Bununla şunu kast ediyoruz: İnşaat ve enerji odaklı kalkınma hem büyük bir emek kırımına hem ekoloji-kırıma (eko-kırım) hem de bütün yurttaşların borçlandırılmasına sebep oldu ama buna karşı mücadeleler ayrı kollardan yürüdü. Emek, kadın hareketleri ekolojiyi gündemlerine alamadı. Ekoloji hareketi de bu kesimlerle ittifaklar geliştiremedi. Bu sefer bunu başarmak gerektiğini düşünüyoruz. Ekolojiyi, ayrı bir departman olarak düşünemeyiz, bütün örgütlerimizin temel gündemlerinden birinin ekoloji olması gerekir. Ekoloji mücadelesi, parçası olduğumuz yaşamın diğer bireylerinin varlık hakkını tanıma, koruma mücadelesi olduğu kadar, bir yerde de, emekçilerin, ezilenlerin temiz ve ücretsiz suya, temiz gıdaya erişimi, temiz bir havada, doğa ile uyumlu bir ortamda yaşamasının koşullarını sağlama mücadelesidir.

Kanal İstanbul Projesi, bir eko-kırım projesidir

Kanal İstanbul Projesi’nin esas büyük etkisi hiç kuşkusuz ekolojik açısından olacak. İstanbul’un en önemli su havzalarının olduğu bölgenin tam ortasından geçiyor Kanal. Halihazırda su sıkıntısı çeken, musluklarından su içilemeyen bir kentte, en doğal su toplanma alanlarının yok edilmesi kadar gözleri kararmış durumda. Terkos gölü ve Sazlıdere su havzası yokoluşa mahkum ediliyor. Kanal’la birlikte bölgede yeraltı sularının tuzlanması sözkonusu olacak. Dolayısıyla hem su havzaları ile beraber canlı yaşam da yok olacak. Yani buralardaki sazlıklar, sazlıklarla beraber kuşların yuvaları vb. yok olacak. Trakya’nın tarım alanları olumsuz etkilenecek. Ayrıca İstanbul’a kilometrelerce uzak bir yerden kanallarla su getirme projesinin ekstra maliyeti de yine yurttaşların sırtına yüklenecektir.

Kanal’ın en önemli ekolojik sonuçlarından biri de Marmara ve Ege’nin daha fazla kirlenerek canlı yaşamını yitirmesi olacak. Oldukça kirlenmiş durumda olan Karadeniz’in kirli sularının kanaldan jet akışla Marmara’ya taşınarak, zaten büyük bir kirlenme sorunu yaşayan Marmara’nın da yokoluşunu hızlandıracak.

Kanal’ın tarım alanlarını, su havzalarını vb. yok edişi kadar, bütün bu çalışma boyunca dinamitle patlatma, milyonlarca küp hafriyatın taşınması vb. düşünüldüğünde oluşacak tozlanma, egzoz gazının yaratacağı hava kirlenmesi gibi sonuçları da var.

Ayrıca bölgeden geçen deprem fay hatları söz konusu ve bu patlatmaların fay hatlarını da etkiyeceği öngörülüyor.

“Ya Kanal Ya İstanbul” derken, Kanal güzergahında ve 3. Havaalanı etrafındaki orman, tarım ve su havzalarının yapılaşmaya açılmaması da dâhil olduğunu vurgulamak gerekir. Mesele bütün Kuzey Ormanlardır.

Kanal İstanbul Projesi, bir emek-kırım projesidir

3. Havaalanı işçilerinin yaşadığı koşullardan öğrendiğimiz gibi, bu projelerin büyük bir işçi kırımı olarak yaşandığı gerçeği var. Mevcut iş yükü, hız, taşeron sistemi, vb. bu projelerde yaşayan işçilerin adeta köle koşullarında yaşadıklarını, buraların birer çalışma kampına dönüştüğünü gösteriyor. “Cumhuriyet tarihinin en büyük projesi” olarak reklam edilen havaalanı, aynı zamanda Cumhuriyet tarihinin de en vahşi çalışma koşullarında inşa edildi. Hatırlayalım; “Servis sorunu çözülecek”, “Yatakhane, lavabo, banyo temizlikleri düzenli olarak yapılacak, tahtakurusu sorunu çözülecek”, “Revir personelinin işçilerle ilgilenmesi, gerekli sağlık malzemelerinin temin edilmesi sağlanacak, işçilere dönük aşağılayıcı muamele engellenecek”, “Maaşların tamamı hesaba yatırılacak, elden maaş ödemesi yapılmayacak”… İşçilerin bazı talepleri bunlardı.

Yüzlerce taşeron firmada binlerce emekçi güvencesi ve ağır çalışma koşullarında en 6 yıl sürecek bu eko-kırım projesinde ter dökecek. Mevcut güvencesiz koşullardan dolayı belki binlercesi canından olacak. Yine 3. Havaalanı inşaatında olduğu gibi, burada da göçmen işçiler çalıştırılacak ve bu işçilerin başına neler geldiğinden kimsenin bilgisi dahi olmayacak.

Bu tür projelerin hepsinin ortak özelliği, kamu kaynaklarının yüklenici şirketlere peşkeş çekilmesi ve bütün yurttaşların borçlandırılmasıdır. Projeleri yüklenen firmalara verilen kamu garantileri yurttaşları sırtına yüklenen yeni vergiler, zamlar ya da sigorta, işsizlik fonunun kanun dışı kullanılması ile karşılanmaktadır.

Ayrıca “kentsel dönüşüm projeleri”nde olduğu gibi, bu proje de, kamu arazilerinin, yoksul yurttaşların elindeki mülkiyetlerin, tarım alanlarının belli sermaye çevrelerince gasp edilmesinin bir yoludur. Nitekim şimdiden, 2008’den beri ekonomik krizin “teğet geçmesi” için memleketi nasıl parsel parsel sattıkları, Kanal bölgesinde hangi Arap sermayedarlarının, AKP’lilerin arsa kapattıkları medyaya yansımaya başlamıştır.

Her direniş, bir demokrasi şenliğidir

Bu nedenlerle, Kanal projesi, iktidar kadar, muhalefet için de, İstanbullu için de, tüm Marmara için de beka sorunudur. Çevre ve ekoloji hareketleri, siyasi partiler, meseleyi tam da bu bütünselliği içinde kavrayarak bir mücadele örgütlemelidir. Belediyeler, siyasi partiler, odalar, konfederasyonlar, yöre ve mahalle dernekleri, kent ve çevre platformları, biliminsanları ve hukukçular, sanatçılar, medya gibi mücadelenin çok katmanlı, çok bileşenli ve çok biçimli olması da muhalefet güçlerine, yeni bir demokrasi inşa etme fırsatı sunduğuna dikkat çekmek gerekir.

Kanal Projesinin engellenmesi için şimdiye kadar ayrı mecralarda seyreden emek, ekoloji, kent ve kadın ve gençlik hareketlerinin bir an önce ortaklaşması gerekiyor. Kanal İstanbul projesine karşı mücadele sadece “bir avuç çevreci”nin işi olarak görülmemelidir. DİSK’in KESK’in, TTB’nin, partiler, kadın örgütleri bütün benlikleriyle, güçleriyle ekoloji mücadelesini, Kanal İstanbul projesinin engellenmesini şimdi gündemlerine almayacaklarsa ne zaman alacaklar? Daha önce Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu, Gezi sürecindeki Taksim Dayanışması, Hayır meclisleri örneklerinden daha ileri bir örgütlenme yaratılarak, Karadeniz ve Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerin, Avrupa’nın ekoloji hareketleri ile de ortaklıklar geliştirilerek bu proje engellenebilir ve Saray Partisinin krizi daha da derinleştirilebilir.

Önderlik ve referandum sorunu

Kanal İstanbul Projesi’ne karşı başlayan mücadele, Gezi, Kuzey Ormanları mücadelesinden bariz bir şekilde farklı koşullarda ortaya çıktı. Birincisi, son yerel seçimlerde AKP karşıtı ya da muhalefeti bütün partilerin bloklaşarak İstanbul’un yönetimini AKP’nin elinden almış olduğu, yani AKP’nin yenilgi aldığı bir momentteyiz. Aynı şekilde bütün muhalefet partileri Kanal İstanbul Projesine da karşı olduklarını açıkladılar. İBB Başkanı E. İmamoğlu’nun net bir şekilde projeye karşı çıktığını açıklaması ve CHPli belediyelerin bu konuda karşı tavır almış olması da yeni sürecin en önemli boyutudur.

“Ya Kanal Ya İstanbul”, yerel seçimlerden sonra yeniden vücuda gelen muhalefetin ortaklık ilkesidir. Hareketin ise, bu ilke doğrultusunda farklı stratejileri içerebileceğini, hatta içerdiğini şimdiden söyleyebiliriz. Fakat bu bir zaaf değil, doğal; hatta bir avantaj.

Hareketin “önderliği”ni kurum olarak İBB, lideri olarak da İmamoğlu öne çıkmış durumda. Bu gayet normal; Kanal projesi, İBB’ye dolayısıyla İmamoğlu’na kayyum atama anlamına gelmektedir. Diğer taraftan düzen içi muhalefet partilerine ve liderlerine güvensizlik sorunu da söz konusudur. Fakat “önderlik sorunu” sadece CHP ve İmamoğlu’na “güvensizlik” sorunu olarak darlaştırmak en büyük yanlış olacaktır. Esas mesele “Tek Adam”da cisimleşen diktatörlüğe karşı demokrasi mücadelesidir; nasıl bir demokrasi istediğimizle ilgilidir. Önderlik sorunu, demokrasinin nasıl inşa edildiği ve işlediği ile ilgilidir.

Her direniş, bir demokrasi şenliğidir. Bunu belki de ilk kez Gezi’de deneyimledik.

Demokrasi, halkın kendi kendini yönettiği bir sistemdir. Kendi kendini yönetmek, en çeşitli yol ve yöntemler kullanılarak halkın kendisi, kenti, ekolojisi hakkındaki her türlü karar/eylem süreçlerine doğrudan katılmasıdır. Demokrasi, demokratların lider, yönetici vb. olduğu bir sistem değildir.

Bugün doğrudan demokrasinin biçimi, kurumların, örgütlerin (her türlü dernek, parti, platform vb.) ve bireylerin aralarında bir hiyerarşi ya da “eşitler arasında birinciler” olmadan, meclisleşerek kurdukları ortaklık düzlemidir. Bu ortaklık düzlemi, “Tek Adam” diktatörlüğünün de panzehiridir. Bu nedenle de önderlik, meclis(ler)de olmalıdır.

Meclis(ler), “ortak ilke”ye dayanan fakat farklılaşan öznelerin stratejilerinin stratejisini kuran öznedir. Küçük bir galaksi olarak düşünebiliriz onu; farklı takımyıldızlarından oluşan bir bütünlük. Bunu ölçekten bağımsız olarak ya da tersinden söylersek her ölçekte tahayyül ve tatbik edebiliriz.

Meclisleşerek önderlik etmenin ilk adımı “Ya Kanal Ya İstanbul Koordinasyonu”nun oluşturulması ile atıldı. Her zamanki gibi, kervan yolda dizilecektir. Hem pratik işler görülürken hem de meclisleşerek önderlik etme inşa edilebilir. Bu ikincisinin mücadelenin ilk adımı (Kanal İstanbul Projesinin iptal edilmesi) başarılsa da sürecek bir mücadele olarak düşünmeliyiz. Dolayısıyla her ilçede meclislerin inşa edilmesi ve meclisler arası bir koordinasyonun kurulması stratejisi ile hareket etmeliyiz.

İlk ayrım: Referandum sorunu

Kanal İstanbul Projesi için İBB ve E. İmamoğlu tarafından referandum önerildi. Seçimlerden önemli bir farkla galip gelmiş ve geçen zamanda kamuoyu tarafından kınanan bir “olay”ı olmayan bir liderin kendine güvenle rakibini düelloya çağırması gayet normal. Seçimleri ve referandumu kendi meşruiyetinin temeli olarak bir silah gibi kullanan iktidarın da “iniş ve dağılma” aşamasında bu düelloya icabet etmeyeceğini de tahmin edebiliriz.

Peki, iktidarın düne kadar kullandığı bu silahı (meşruiyetin tek kaynağı olarak sandık), şimdi biz iktidara karşı kullanabilir miyiz, kullanmalı mıyız?

Kullanmamalıyız.

Sadece, doğa ile ilgili hiçbir konunun referandum konusu yapılamayacağı ilkesinden dolayı değil.

Kullanmamalıyız, çünkü demokrasi istiyoruz. Demokrasi, sandık/seçime indirgenemez, bu yanlışı tekrar etmemeliyiz. Hatırlayalım iktidar, 12 Eylül faşist darbesinin ve darbecilerinin yargılanmasını, cumhurbaşkanının daha doğrusu Führer/Başbuğ’un seçimini referanduma götürdü. Referandum, halkın, ne 12 Eylül faşizmi ile hesaplaşmasını sağladı, ne de Führer/Başbuğ seçiminin parlamenter demokrasinin “buzdolabına kaldırmak” olduğunu anlamasını sağladı.

Teknikler, teknolojiler masum, tarafsız değildirler. Kanal İstanbul Projesini, 20 yıllık AKP iktidarının ve daha uzun süredir yürürlükte olan neoliberal ekonomi-politiğin ilkelerini, işleyişini ve sonuçlarını, bu neoliberalizmin nasıl bir insan tipi yarattığını ve bu insan tipinin mantalitesini deşifre ederek, bununla hesaplaşarak, dövüşerek engellemeliyiz. Bunu yapmazsak, bir “tek adam” gider başka bir “tek adam” gelir; düzen aynen sürer.

Son söz…

Kanal İstanbul Projesini durdurmalıyız.

Biz bunun için mücadele edeceğiz.

AKP’den, diktatörlükten, onun inşa ettiği emek/eko-kırım sisteminden kurtulmak için de mücadele etmeliyiz. Bunu da demokrasi şenliğini kurarak yapmalıyız.

Biz bunun için mücadele de edeceğiz.