Kapitalizm ve Politik Ekolojinin Marksist Eleştirisi

Çeviri: Polen Ekoloji Çeviri Ekibi

0
370

Kendisi de Manchester Üniversitesi’nde bir coğrafyacı olan profesör Noel Castree, Routledge Politik Ekoloji El Kitabı’nın bir bölümü olarak yazdığı bu makalesinde eleştirel coğrafyacı Neil Smith’in Eşitsiz Gelişim kitabı üzerinden “doğanın üretimi” tezini ve bu tezin geliştiği tarihi politik ekoloji izleklerini ele alıyor.

Sel Yayıncılık’tan Ekim 2017’de çıkan kitabın tanıtım metninden bir kısım şu şekilde:

“Eleştirel coğrafyanın önde gelen isimlerinden Neil Smith’in Eşitsiz Gelişim: Doğa, Sermaye ve Mekânın Üretimi başlıklı bu eseri tutkulu bir çalışmanın ürünü. Tezine Henri Lefebvre’in Mekânın Üretimi‘nde bıraktığı yerden başlayan Smith, insan doğasından yapılı çevreye, kent ölçeğinden kolonyalizmin coğrafyasına ve emperyalizmin küreselliğine kadar uzanan soyut ve somut mekânlarda görülen, düşünülen, incelenen doğayı merkeze alıyor. Doğa, sermaye ve mekânı bir bütünsellik içerisinde inceleyerek, doğayı insana dışsal bir “nesne”ymiş gibi ele alan yaklaşımın metafizik karakterinden kurtarıp maddileştiriyor.

Frankfurt Okulu teorisyenlerinin savının aksine, doğanın insanın üretici eyleminin kapsamı olduğunu ve verili koşullar çerçevesinde onu kendisiyle birlikte dönüştürdüğünden kapitalist gelişim dinamiklerinin çeşitli ölçeklerdeki mekânlar üzerinde nasıl eşitsiz bir karakter taşıdığına işaret ediyor. Tarihi coğrafyayla, kenti kırla, şehrin yapılarını ormanlarla, Güney Asya’nın fabrikalarını Amerika’nın düzlükleriyle buluşturan Smith, eleştirel mekân teorisinin kapsamını genişletiyor. Bundan milli parklar da nasibini alıyor!”

Kapitalizm ve Politik Ekolojinin Marksist Eleştirisi

Noel Castree | The Routledge Handbook of Political Ecology, sayfa 279-292. | 2015

Marx hiçbir yerde açıktan doğanın üretimiyle ilgili konuşmadı. Ancak onun çalışmasında imâ ettiği bir anlayış bulunur… ki sıkı sıkıya bu doğrultuda yönlendirir. – Neil Smith (1984: 50)

Tüm toplum biçimleri içinde üretimin, diğer türlerine üstün gelen spesifik bir türü bulunur, bu üretim türündeki ilişkiler… üretimin diğer tüm türlerine derece tayin eder ve onlar üzerinde etkide bulunur. Bu, tüm renkleri yüzdüren ve onların özgüllüklerini değişime uğratan genel bir aydınlatmadır. – Karl Marx (1973: 106)

Şirketlerin yeni hayat formları yarattığı ve yakında gökyüzünü jeomühendislik uygulamalarına tabi kılabileceği bir dünyada, ‘doğa’ dediğimiz şey artık özerkliğe ve bir özne/fail olma özelliğine sahip mi? Tanımı gereği yapılmış olmaktan ziyade, kapitalist tarzda mal ve hizmet sağlamanın hangi yönlerden ve hangi dereceye kadar, verili olduğu düşünülen bir şeyi ‘ürettiği’ söylenebilir? ‘Doğa’, (büyük ve küçük) çeşitli biçimlerinde, çağdaş kapitalizmi reforme etmeye adanmış bir siyasetin kurucu unsuru olabilir mi veya olmalı mı; ya da belki de onu yerinden edecek bir siyasetin? Eğer öyle olmayacaksa, kapitalist birikimin biyofiziksel boyutları, politik ekonominin eleştirisinde nasıl hesaba katılabilir? Bu makale, kapitalizm ile genel kabul olarak – insan ve insandışı – doğa diye adlandırdığımız şey arasındaki ilişkilere odaklanan marksist akademik yazının 40 yılı aşkın geçmişini gözden geçirerek bu analitik ve normatif soruları ele alacaktır.

Sorularımın kapsamlı sorular olması ve ilgili akademik çalışmaların oldukça hacimli olmasından dolayı incelememin merkezine geç dönem coğrafyacı Neil Smith’in (1954-2012) yazılarını yerleştirmek istiyorum. Smith, kapitalizm-doğa bağı hakkında yazan pek çok marksistten yalnızca biri olmasına rağmen, onun konuyla ilgili bir dizi yayını üç nedenden ötürü özel ilgi gerektiriyor. Birincisi, 1990’ların ortalarından beri bu yayınlar, Marx’ın sermaye birikimi teorisini daha kapsamlı bir şekilde ‘somutlaştırmak’ isteyen marksist ve marksizan coğrafyacılar için kilit önemde bir referans noktası oldular. İkincisi, Smith’in yazılarıyla kurdukları teması bu arayış içinde bulmayanların – çoğunlukla coğrafya disiplininin dışında olanlar – alana yaptıkları katkıların bile, Smith’in kapitalizmin doğayı bile kendi görüntüsünde yaptığına dair çarpıcı ısrarı ışığında kullanışlı bir şekilde yorumlanması sağlanabilir. Elbette bunun tersi de geçerlidir: Smith’in çalışması, diğer bazı marksistlerin doğa ve onun adına konuşanların kapitalizmin kendine özgü girişimlerine direnebileceği ve halihazırda direndiği inancının ışığında okunduğunda bu ısrar ne kadar savunulabilecektir? Üçüncüsü, Smith’in Eşitsiz Gelişim’de (1984) geliştirdiği doğa kavrayışı hakkındaki temel iddialarını daha sonraki güncelleme ve açıklığa kavuşturma girişimlerine rağmen, belirli bir yoruma açıklık onlara iliştirilmiştir. Smith’in ‘gerçekten neyi amaçladığını’ araştırırken buna bir dipnot düşerek, kendim de dahil olmak üzere (örneğin, Castree, 1995) birkaç eleştirmen, düşüncesinin önemli yönlerini gözden kaçırma riskini göze aldık. Bu yönleri ‘üretken belirsizlikler’ olarak görebiliriz.

Özetle bu makale, (bazen ‘ekomarksizm’ olarak da adlandırılan) konu üzerine daha geniş bir marksist çalışma külliyatı içindeki temel temalar ve kavrayışları keşfetmenin bir yolu olarak Smith’in kapitalizm ve doğa hakkındaki yazılarını ön plana çıkaracak. Bu vesileyle coğrafya alanındaki en ilham verici düşünürlerinden birine takdirimi gösterme niyetinde olsam da buradaki amacım, Smith’in katkılarının, doğayla benzer şekilde ilgilenen diğer marksistlerin katkılarını gölgede bıraktığını öne sürmek değildir. Tam tersine, diğer marksistlerin argümanlarını Smith ile bağı içinde okuyarak, önemli fikirlere ve kalıcı analitik ve normatif anlaşmazlık noktalarına ışık tutmayı umuyorum. Literatürün artık geniş olduğu göz önüne alındığında, Smith’in kendisinin olanlar dışındaki yazıları ele alırken ister istemez oldukça seçici olacağım. Temel temaları ve sorunları temsil eden katkıları belirlemeyi hedefliyorum. Onlarla ilgili yorumum, pek son hali olmasa da, Smith’in projesine sempati duyan ve aralıklı katkılarda bulunan biri olarak, 20 yılı aşkın süredir süren marksizm, kapitalizm ve doğa hakkındaki tartışmaların içine dalıp oradan çıkarılanlardan meydana geliyor.

Bölüm kronolojik olarak düzenlenmiştir. İlk kez 1980’de ortaya atılan ve içinde yazıldığı entelektüel ve politik bağlama dikkat edilerek Eşitsiz Gelişim kitabında tam olarak ifade edilen Smith’in ‘doğanın üretildiği’ tezini tanıtarak başlayacağım. Bu uzun kısmın ardından, Smith’in tezinden sonra – genellikle de onu görmezden gelerek – yayımlanan, o zamanlar hâlâ yeni doğmuş olan (kabaca 1987-2000 arası) marksist politik ekolojiye yapılan bir dizi diğer katkıyı kısa ve öz bir şekilde özetleyeceğim. O zamanlar kurulmamış (veya çok az kurulmuş) bağlantıları geriye dönük olarak kurarak bunları Smith’in ve Smith’i bunların ışığında okudum. Daha sonra, yine kısa ve öz bir şekilde, hem entelektüel hem de politik ekonomik anlamda yakın zamandaki (‘neoliberal’) döneme odaklanacağım. Smith’in orijinal tezini ve bu orijinal tezine dair kendinin sonraki yorumlarını, kapitalist-doğa ilişkilerine dair daha yeni marksist teorilerle ve daha geniş düşünce ve siyaset akımlarıyla ilişkili olarak bir yere oturtacağım. Açıklayacağım üzere, bağlama verdiğim bu sürekli dikkat, sadece tarihsel bir ilgi olmaktan daha fazlasını ifade ediyor. Baştan sona, genele dair en önemli kaygım, marksist bir politik ekoloji eleştirisinin, analiz ve değerlendirme için ontolojik bir referans noktası olarak ‘doğa’ olmaksızın işleyip işlemeyeceği ve işliyorsa da bunun nasıl olduğudur. Konu hakkında bilgili okuyuculara başlangıçta özürlerimi iletiyorum: yerin kısıtlı olması, burada özetlediğim çalışmayı hak ettiği düzeyde ayrıntılandırarak incelememe engel oluyor.

Bu işe girişmeden önce terminoloji hakkında, bu incelemede atlanan literatürle ilgili terimlerden birine ve bilginin sonuçları hakkındaki bir diğerine değineyim. Bildiğim kadarıyla Smith kendisini asla bir ‘politik ekolojist’ olarak adlandırmadı (1980’lerin başından itibaren coğrafya ve antropoloji alanlarında bu terim moda olduktan sonra bile), ancak doğa üzerine detaylı bilimsel incelemeleri, terimin belirli bir tanımını net bir şekilde uygun kılıyor. Sonuçta, – Smith’in tüm kariyerini ağırlıkla ve yaratıcı bir şekilde üzerine kurduğu – Marx’ın orta ve geç dönem yazıları, kapitalist bir dünyadaki (‘politik ekonomideki’) servetin toplumsal tanımı, yaratımı, dağıtımı, düzenlenişi, etkileri ve politizasyonu üzerine yürüttüğü bir keşif süreci olarak şekillendi. Smith ve bu keşifteki diğer yol arkadaşlarının yaptıkları gibi, Marx’ın büyük ölçüde örtük bıraktığı şeylerden sonuçlar çıkarmak, Marx’ın politik ekonomisinin her zaman mutlaka ekolojik bir boyuta sahip olduğunu göstermektir. Biyofiziksel gerçeklik zemininin, servetin kapitalist formundaki yaratımını, büyümesini ve ona el konuluşunu nasıl hem mümkün kıldığı hem de onun altını oyduğu sorusu, analitik ve politik açıdan birincil önemde bir sorudur. Gerçekten de, Smith nadiren yayınlarına atıfta bulunsa da, kendi kendilerinin tanımladığı ‘politik ekoloji’ alanının öncülerinden Piers Blaikie (1985) gibi bazılarının, Marx’ın tohum aşamasındaki kapitalist üretim tarzı analizinden ilham alması sürpriz olmamalı.

Blaikie’nin etkili çalışmasına yapılan bu referans, Smith’in yazıları ile bu kitapta öne çıkarılan politik ekoloji alanı (‘üçüncü dünya’ ve ‘birinci dünya’) arasında Marx aracılığıyla güçlü bağlantıların var olması gerektiğini önermektedir. Ancak, ikisi arasındaki bu bağlantılar – şaşırtıcı bir şekilde – çok az ve uzak bağlantılar. Smith’in Marx’a oldukça teorik yaklaşımı, Blaikie, Michael Watts ve politik ekolojiye öncülük eden diğerlerinin somut ve ampirik kaygılarıyla zıtlık gösterdi.

Smith’in eserleri politik ekolojistler tarafından yaygın olarak okunmuş olsa da, araştırmalarında nadiren kullanılmaktadır. Kendilerini tanımladıkları haliyle ‘politik ekolojistler’in Marx’ın fikirlerinin tam olarak gözden geçirilişini kendileri için işlevsel hale getirmeleri ve doğa sorununu farklı bir şekilde araştıran Smith gibi marksistlerin bunu detaylandırmaları, üzerine yazılmayı beklemektedir. Buna göre, bu bölümde ‘politik ekolojiye’ atıfta bulunduğumda, bu isimle anılan alana değil, Smith’in kapitalist toplumlarda servetin nasıl kurucu biyofiziksel bir boyutu olduğunu incelediği çalışması gibi teorik çalışmalara atıfta bulunuyor olacağım. Burada incelediğim çalışmanın, yazarları, Watts gibi marksist politik ekolojistlerle daha iyi bir etkileşim içinde olmuş olsaydı nasıl bir yönde gelişirdi ya da bu halleriyle hiç ortaya çıkarlar mıydı üzerine spekülasyonda bulunmak ilginç bir durum yaratıyor.

Göreceğimiz üzere, ‘kapitalist doğa’ sorununu ele almak için uygun gördüğümüz kavramlar nihayetinde, Smith gibi marksistlerin cevaplarını önemli ölçüde etkiler. Kapitalizm, Marx’ın zamanında olduğundan çok daha saldırgan olduğundan, ‘doğru’ cevapları bulmak – ve onları siyasi hareketlerin söylemine ve programlarına sokmak – Marx’ın filozofların dünyayı yalnızca anlamaya çalışmayı hedeflememeleri, onu değiştirmeleri gerektiği heyecan verici ve keskin uyarısını canlı tutuyor.

Üniversiteler, piyasanın görünmez eline ve devletin görünür eline, geçmiş onlarca yıldan çok daha fazla tabi kılınıyor, ancak muhalif düşüncenin yaratılması için çok önemli yerler olmayı sürdürüyorlar. Bir nesil kadar öncesine göre daha az akademisyen ve öğrencinin bu alana dahil olması gerçeğine rağmen onlarsız, çağdaş marksist düşünce daha sınırlı ve daha az sofistike olurdu. Neil Smith için ve umarım bu makalenin okuyucuları için marksizmin bize, diğer yaklaşımların kasıtlı olarak ya da değil, gözardı ettikleri kapitalist dünyamızın ‘doğası’ hakkında söyleyecekleri bazı hayati şeyler var. Ancak bunlar, üniversitelerde ve diğer yerlerdeki yeterli sayıda insanın sevgisini ve güvenini kazanmak için yürütülen uzun süreli mücadelede ilerleme kaydedilmedikçe, asla küçük bir kesimin dışındakiler için gerçekliği temsil etmeyecek. Burada göstereceğim gibi, marksist analizler hiç olmadığı kadar canlı ve keskin, ancak 1990’ların sonundaki dünya çapında yükselişe geçen güçlü antikapitalist duyguya ve bundan on yıl sonra patlak veren küresel finansal krize rağmen politik açıdan etkisiz görünüyor.

Doğayı Denatüralize Etmek: Neil Smith Alışılmışın Dışına Çıkıyor

Ayırt Edici Bir Perspektif

Otuz yıl önce, 1970’lerin başında başlayan geniş çaplı derin ekonomik krize bir çare bulmak için Batılı kapitalistler ava çıkmışlardı. Bu krizin bir parçası olarak, sol politik örgütlenmeler birçok ülkede o eski yükseliş dinamiklerini kaybettiler. Öte yandan, konuya hakim gözlemciler reel ‘komünizmin’ güvenilir herhangi bir marksist devrimci idealden uzaklaştığını uzun zamandır fark etmişlerdi. Yine de radikal hayaller kolay kolay ölmez: çevreci, feminist ve ırkçılık karşıtı hareketler, 1970’lerde birçok Batı ülkesinde, 1968 ‘olayları’nın hâlâ süren ilham verici hatırasıyla itici bir güç oluşturarak gelişmişti. Kendi içlerinde çeşitliliği yüksek olsa da, bu hareketlerdeki unsurlar kışkırtıcı bir şekilde mevcut düşünüş ve pratik tarzına karşı alışılmışın dışına çıkarak ilerlediler. Üniversiteler, bu Yeni Solcuları, siyasi heveslerine denk düşen güçlü felsefe ve teorilerle besleyecek zaman ve mekânı sağladı. Bunlar aynı zamanda, daha çalkantılı bir dünyada kulağa mantıklı gelmeyi sürdürerek tutunmaya çalışan marksistlerin tahkimat yapması için birer mevzi haline geldiler. Bu çalkantılı dünya öyle bir yerdi ki, üniversiteler dışında marksizm, ‘doğu bloku’ neredeyse bir gecede (1989-91) çökünce ve ‘serbest piyasa kapitalizmi’ ‘küreselleşme’nin doruğunda olduğu bir dünyada muzaffer egemenliğini kurmuş gibi görünürken bir tür kirlenmiş bir tabire dönüşmüştü. O zaman genç marksist bir coğrafyacı olan Neil Smith’in soyut teoriye dair sofistike bir çalışma olan – Eşitsiz Gelişim – kitabı 1984’te işte bu çelişkili ve hummalı bağlam içinde yayımlandı. Daha ilk sayfasında açıkladığı üzere çalışma “içinde yaşadığımız gerçekliği daha keskin bir şekilde sorgulamak için bir araç olarak kavramlara dair bir keşif ve eleştiri” idi.

Yayımlandığı tarihte kitap birkaç nedenden dolayı ayırt ediciydi. Ben bunlardan dördünü öne çıkarmak istiyorum. Birincisi, Marx’ın mesele üzerine kendi yorumları en dağınık şekilde bulunuyor olsa da bu kitabın ‘doğa’ dediğimiz kavrama dair söyleyeceği çok fazla şeyi vardı. Aslında kitap, Marx’ın politik ekonomisiyle biyofiziksel olguları bütünleştirmeye çalışan ilk sistematik girişimler arasında yer alıyordu. Bu olguları, süreç içindeki mekân, ölçek ve coğrafi eşitsizliklerle bağlıyordu. Smith’ten önce, (Friedrich Engels’i bir kenara koyarsak) Marx’ın doğa üzerine görüşlerini dikkate alan önde gelen marksçı yazarlar, Alfred Schmidt, Sebastiano Timparano, Raymond Williams ve Norman Geras’tı (bkz. Castree, 2000). İkincisi, kendi kelimelerini kullanarak ifade edersek Smith’in söyledikleri, ‘kulak tırmalayıcı’ ve ‘donkişotça’ idi, çünkü o doğanın verili olmadığını, üretildiğini iddia ediyordu. Biraz uzunca olan şu alıntıda değindiği üzere:

Bu fikir,… doğa ve toplumun geleneksel ve kutsal ayrımına meydan okur… Doğayı topluma dışsal, bozulmamış ve insan-öncesi ya da insanların içinde küçük ve basit çarklar olarak bulunduğu büyük bir evrensellik olarak algılamaya alışkınız. Ama burada,… kavramlarımız gerçekliği yakalamış değil. Doğanın ve toplumun geçmişten miras kalan ayrımına, utançtan ziyade gururla hararetli bir şekilde meydan okuyan kapitalizmdir. Büyük ve daha büyük miktarlarda toplumsal servet biriktirmeye duyduğu süreğen itkisiyle… kapital(izm) tüm dünyanın çehresini değiştirir. Tanrı yaratımı hiçbir taş kaldırılıp altına bakılmamış bırakılmaz, doğayla kurulmuş hiçbir orijinal ilişki değişmeden kalmamıştır, hiçbir canlı etkilenmekten kurtulamaz. (1984, sayfa 7-8)

Üçüncüsü, Smith’in kapitalizmin suç teşkil eden saldırgan güçlerine yaptığı vurgu, 1980’lerdeki hem radikal hem de ana akım düşüncenin temelini oluşturan derine kök salmış ontolojik varsayımların doğruluğunu sorgulatır. Olası toplumsal söylemler, ilişkiler ve pratikler dışında anlaşılabilir bir doğa olmadığı konusundaki ısrarı çoğu ‘çevreci’ düşünceye, (mental ve/ya fiziksel) ‘insan doğası’ fikri üzerine şekillenen politikaya ve politik pratiklere, ve (fiziksel coğrafya da dahil) ‘doğa bilimleri’nin (insan coğrafyası çalışanlar dahil sosyal bilimcilerin ve beşericilerin geri kalan her şeyi çalıştıklarını varsayarak) özsel olarak toplumdışı bir dünyayı çalıştıkları fikrine bir meydan okuma anlamına geliyordu. Kitabının birinci bölümünde açıkladığı gibi Smith, doğaya yapılan analitik ve normatif referanslar hem yanlış yönlendirici olmaları anlamında hem de aktif bir şekilde kapitalist toplumu yeniden üretmeleri anlamında (uyarı tırnakları olmaksızın) ideolojiktirler. Son olarak, ideolojiyle ilgili bu sav, post-marksistlerin ya da marksist olmayanların sonraki ‘doğanın’ ‘söylemsel inşası’ ve ‘kültürel oluşumu’ üzerine yazılarına dair erken bir müjdeleme niteliği taşısa da Smith, doğanın toplumsal karakterini dilbilimsel çerçevelerle ya da göstergebilimsel seçicilikle sınırlamayı reddeder.

Üretimi’ Anlamak

Smith ‘üretim’ derken tam olarak neyi kastetti? Onun bu kavramı kullanışının merkezinde metabolizma ve emek terimleri yer alır (1984, 33-4). ‘Etkileşim’ gibi bir kelimeden çok daha fazlası olan metabolizma, ‘insanlar ve çevre’ ya da ‘toplum ve doğa’ diye çağırdıklarımızı ikilikler olarak değil birlikler olarak kabul eder. Smith, “toplum doğaya içseldir” diye savunur (1984: 33). Ona göre, ve Marx’a göre de, bu içselliğin motoru insanların maddi dünyayı kullanılabilir şeylere dönüştürme ve böylece kendi fiziksel ve mental ‘doğa’larını değiştirme eğilimidir. Eşitsiz Gelişim’in ikinci bölümü bazı kavramsal detaylarla birlikte bunu inceler. ‘Genel olarak üretim’ kısmında, tüm çalışma faaliyetinin sadece doğa dediğimiz şeyle (örn. su, toprak ya da besi hayvanları ile) kurulan değil, diğer insanlarla kurulan bir ilişkiyi de kapsadığını ifade eden kilit noktayı ortaya koyar. İkinci terim olan emek ise çalışma faaliyetinin yürütülme biçimini, ‘dışsal doğa’da yararlı diye addedilenin ne olduğunu ve böylece ‘insan doğası’nın çalışmanın kolektif sonuçlarıyla değiştirilme biçimini koşullar. Bu bizi, tüm mal ve hizmet ‘üretiminin’ bireylerin belirli lokasyonlardaki insandışı dünyadan kullanışlı itemleri çekip alma fiziksel eylemlerinin ötesine uzandığı fikriyle derhal uyarır. Bu fikir ışığında, metabolizmanın bizim akışlarla ilgili, emeğin ise bu akışların (isterseniz metaforik boru hatları ya da kablolar diye düşünün) spesifik desenlerini belirleyen kilit önemdeki ilişkilerle ilgili gözümüzü açtığını söyleyebiliriz.

O zaman, kapitalizmde üretim nasıl örgütlenir? Cevap Smith’in kitabının ikinci bölümünde neticelendirilir. Tüm üretim tarzları gibi kapitalizm de kullanım değerlerini (pratik ya da sembolik kullanıma yönelik tasarlanmış niteliksel olarak belirli entiteler) çoğaltır. Fakat bu geçimlik bir ekonomi olmadığından kullanışlı itemler değişim için üretilir. Değişim ama ne için? Marx’ı takiben Smith, cevabın para olduğunu savunur. İşçiler için bu olmazsa olmazdır çünkü kapitalizmde onlar ücretli çalışanlardır, yani çalışabilme kapasitelerini, kendilerini fiziksel ve psikolojik açıdan yeniden üretmek için mal ve hizmet satın almada kullanabilecekleri bir maaş karşılığında satmak zorundadırlar. Fabrika gibi ‘üretim araçlarının’ sahibi olan kapitalistler için ise para başka bir nedenle olmazsa olmazdır. Evet, kendi sosyo-fiziksel yeniden üretimlerini karşılamak için yeterince ürün satmaları gerekir; ancak meta üretiminin gelecekteki turlarını garanti altına almak için yeterince para biriktirmek (ya da ödünç almak) zorundadırlar. Bu üretim maliyetlerini karşılamaktan öte bir sorundur: kapitalistler yatırımın üzerine bir geri dönüş beklentisi olmaksızın işçileri istihdam etmek ve maddi girdiler, ekipmanlar ve taşınmaz mülkler için ödeme yapmak derdine girmezler. Bunun yerine her bir üretim turunun başlangıcında ortaya koyduklarından daha fazla para biriktirmeyi amaçlarlar. Ve pazar payı için diğer kapitalistlerle rekâbete girmeleri gerektiğinden mümkün olan her açıdan inovatif olmak zorundadırlar (örn. yeni kullanım değerleri icat etmek, üretim maliyetlerini kısmak, denizaşırı pazarlara genişlemek ya da mevcut pazarlarda yeni talep nişleri yaratmak). Kısacası, kapitalizme özgü toplumsal ilişkilerin toplamı – mülkiyet, değişim ve rekâbet ilişkileri – Smith’in yazdığı üzere, “toplumsal olarak dayatılmış bir gereklilik olan” ‘birikim uğruna birikimi’ teminat altına alır (1984: 70). Bu ilişkiler, genişleyen dolaşımı – entitelerin, malların ve insanların çok çeşitli meta zincirlerine girmesini, bu zincirler boyunca ilerlemesini ve zincirden çıkmasını – ekonomik norm haline getirir.

İşçilerle, kapitalistlerle ve diğer herkesle kişisel olmayan denetim dışı bir güç olarak karşı karşıya gelmesi gerçeği ve çelişkili karakteri (örneğin yükseliş ve çöküş periyotlarına meyilli oluşu) bir yana, (Marx’ı takiben) Smith’e göre bu genişlemiş anlamıyla kapitalist üretimde tuhaf bir şey daha var. Kapitalistlerin, enerjilerini biriktirmeye adadıkları parayla temsil edilen servetin kaynağının, gerçekte spesifik bir meta (ücretli emek) olmasıdır bu tuhaflık. Ana akım ekonomik düşüncenin tersine, metaların ‘içsel değeri’ yoktur, değer yalnızca tüketicilerin tercihleri tarafından ‘bahşedilemez’ ve kâr, belirli kapitalistlerin becerisinden ya da verimliliğinden kaynaklanmaz. Bugün analistler arasında hâlâ tartışılan ‘emek değer teorisi’nde Marx’ın açıkladığı gibi işçiler, gerçeğin üzerini örten ve ‘onların arkasından’ işlemeyi sürdüren bir süreç yoluyla toplumsal serveti kolektif olarak yaratırken ona bilinçsiz bir şekilde yabancılaşırlar. Marx’ın fetişizm, somut emek, soyut emek, toplumsal olarak gerekli emek zamanı ve artı değer kavramları, metaların (her şeyden önce de paranın) nasıl toplumsal ilişkilerin hükmü altındaki maddi biçim ve sınıflar arasında toplumsal servet aktarımını gizleyen örtü olduğuna dair bu teorinin anahtarıydılar. Bu minvalde, kapitalizmin özgün farklılığı, eğilimsel olarak büyüyen (ve ampirik olarak değişen) enerji, fikir ve materyal akışlarının hem iki toplumsal sınıf arasındaki ve bu iki sınıf içindeki belirli ilişkiler tarafından zorunlu kılınıyor oluşu hem de bu belirli ilişkilerin yerinden edilmiş bir biçimi oluşudur. Burada metabolizma benzersizdir; çünkü zaman ve yeryüzü uzamına ‘gerilmiş’ gerçek ve fakat soyut toplumsal güçler, spesifik çalışma eylemlerini derinlemesine koşullarlar.

Bu aynı zamanda özel bir durum çünkü bir düzeyde, kapitalizm bıktırıcı derecede değişmez bir karaktere sahipken bir başkasında sıradışı şekilde dinamiktir.

Tüm bunların ışığında kapitalizmin ‘doğa’ dediğimiz şeyi genişleyen bir ölçekte ‘kullandığını’, ona ‘dayandığını’ ve onu sıklıkla ‘yok ettiğini’ savunmak kusursuz bir şekilde makul görünebilir, ancak onu ürettiğini savunmak değil. Nihayetinde, Smith’in Eşitsiz Gelişim’de kabul etmek zorunda kaldığı üzere, “Doğa genel olarak üretilemez olduğu kesin olan bir şey gibi görülür” (1984: 49). Dahası, az evvel bahsedilen metabolizma kavramı ve Marx’ın/Smith’in ilişkilere olan vurguları görünen o ki bizi birçok farklı ve ayrık entitelerin (insan ve insandışı) tarihsel ve coğrafi açıdan spesifik yollarla birbirine bağlandığı ve birbirini birlikte kurduğu bir sürece doğru yönlendiriyor. Ancak Smith’in tüm kariyeri boyunca üretim fikrine attığı kanca görünüşe göre metaforik değil, kelimenin gerçek anlamında geçerli imiş. “Kapitalizmin benzersiz olduğu yer”, diye yazıyordu 30 yıl önce, “insanların doğayı dünyasal bir çapta ilk kez üretiyor oluşudur” (1984: 77). Üstüne, ‘doğa’nın bazı parçaları toplumsal olarak üretilmemiştir (örneğin lavlar, beyinlerimiz ya da yerçekimi) argümanını önce kabul etmiş – ve sonra reddetmiştir – üretim fikrinin sınırlarının dikkatli bir şekilde çizilmesi gerektiğini belirtmiştir:

… bu oldukça uç noktadaki örnekler ‘doğanın üretimi’ tezinin yanlışlığını neredeyse hiç test etmiş olmaz, özellikle de Yellowstone Parkı ya da Yosemite gibi üretilmemiş doğa diye varsayılanların bu daha ayağı yere basan örneklerine bakıldığında (1984: 80).

Kritik önemdeki doğal kaynaklar (örneğin petrol) aniden 2000’den sonra (yine) kıt hale gelmiş ve insanlar geçmiş sera gazı salımlarının gelecekteki etkilerini yakalamada güçsüz olarak görünmüş olsa da Smith geri adım atmaz: “Doğanın üretimi” diye yazar konu üzerine son temel makalesinde, “dramatik bir şekilde yoğunlaşmış ve boyutları katlanarak artmıştır” (2007: 21). Julie Guthman’ın yakın zaman önce dikkat çektiği üzere “Gerçekte, doğanın üretimi tezi, doğayı ekonomiye asosyal bir girdi olma konumundan çıkarıp toplumsal ilişkilerin bir sonucu olarak konumlandırarak materyalizmi baş aşağı çevirir” (2011: 235).

İnsan ve insandışı doğayı neden reddetmeli?

Özellikle de çeşitli biçimleriyle ‘çevreciliğin’, Eşitsiz Gelişim üzerine araştırdığı ve onu yazdığı yıllarda ne kadar öne çıktığı göz önünde bulundurulursa Smith neden ‘doğa’nın özerk bir varlığı olduğu, aktif bir özne olduğu ya da ahlaki-etik düşünüş yetisi olduğu fikrinin acımasız bir eleştirmeni olmuştur? Buna dair sadece spekülasyonda bulunabiliriz, ancak fikirlerini kristalize ettiği bağlamın iki yönünü işaret edeceğim. Her iki yön de kısmen, Smith’in kendi alanı olan coğrafyada düşünüş tarzını uzun süredir şekillendiren doğa-toplum ikiliğine verilen tepkilerdi.

Birincisi, Smith’in doktora tezi danışmanı, düşünüşü üzerinde şüphesiz devasa bir etkide bulunmuş olan David Harvey idi. Harvey’in 1974’te yayımladığı eser, o zamanlar neo-malthusçu düşüncenin marksist eleştirisinin tohumunu atmıştı. Bu tür bir düşünce, kaynak kıtlığı olarak algılanan durumun ve türlerin, ekosistemlerin insan kaynaklı (antropojenik) yıkımı nedeniyle ortaya çıkan, az önce bahsedilen çevreciliğin temel bir kolunu oluşturdu. Harvey, Amerikalı biyolog Paul Ehrlich gibi dünyanın “aşırı nüfusa” sahip olduğu fikrine karşı güçlü bir tutum aldı. Harvey, ekonomik büyümenin “doğal sınırlarını” vurgulamak yerine, biyofiziksel dünyanın toplumsal dünyayı nasıl etkilediği sorusunu “doğallıktan çıkardı” (denaturalize) ve göreceli hâle getirdi. Ona göre, insan yoksulluğu ve kıtlık sorunları, (parayla temsil edilen) toplumsal servetin eşitsiz aktarımı nedeniyle (örneğin gıda gibi) maddi zenginliğin sistematik olarak yanlış, orantısız ve haksız dağılımını yansıtıyordu – öyle ki, “büyümenin sınırları” kapitalizme içseldi.

İkincisi, Harvey’in dikkati ‘doğal kaynaklara’ yönelmiş olsa da kasırgalar ya da tsunamiler gibi ‘doğal tehlikelere’ odaklanmamıştı. İnsanlara yönelik bu periyodik tehditler kesinlikle herhangi bir toplumsal koşullandırmadan bağımsızdı. Yine de 1976’da Nature dergisindeki makalede, coğrafyacılar Phil O’Keefe, Ken Westgate ve Ben Wisner, unvanlarına göre, ‘doğal afetlerden doğallığı’ çıkarmaya çalıştılar. Biyofiziksel olayların aşırılaşmasından hiç olmadığı kadar fazla insanın kötü etkilendiğinin altını çizerek, bazılarını savunmasız bırakan ama diğerlerini etkilemeyen sosyo-ekonomik ve politik süreçlere işaret ettiler. Bu onları, verilecek en iyi tepkinin hiç de, tehlikeli alanlara yerleşmeden kaçınmak ya da teknik çözümlere (örneğin taşkın bariyerlerine) daha fazla para harcamak olması gerekmediği fikrini savunmaya götürdü. Bunun yerine, yoksulluk ve toplumsal marjinalleşme üzerine düşünmenin ve bu sorunlarla başa çıkmaya başlama girişimlerinin, bunlardan en kötü etkilenen grupları biyofiziksel aşırılıklara karşı daha dayanıklı hâle getireceğini savundular. Böylece bu aşırı durumlar, kaçınılmaz mutlaklıklar olarak değil koşula bağlı ihtimaller olarak deneyimlenirdi. Smith şüphesiz bu argümanın farkındaydı: Dört yıl sonra o ve O’Keefe (1980) Antipode’da ‘doğanın üretimi’ tezinin ilk sunumunu birlikte yazdılar.

Bunların ışığında, – Raymond Williams’ı hatırlatan, daha sonraki bir ortak çalışma arkadaşının sözlerini kullanırsak – Smith’in neden “doğanın otoritesine dair geliştirilen fikirler kökenini neredeyse hemen her zaman topluma dair fikirlerden alır” düşüncesinde olduğunu anlamak zor değil (Ross, 1994 : 15). Burada daha önce geçerken belirtilen ‘ideoloji’ konusuna geri dönüyorum. Smith için, sözde toplumsuz bir doğaya yapılan referanslar, biyoteknoloji şirketleri tarafından pazarlanan insanlarda ‘genetik hastalıkların’ tedavisi gibi kapitalist projelerin her türlüsüne meşruiyet kazandırmak ve bu projelerin sunuculuğuna hizmet etmekle kalmaz sadece. Bundan da öte, onlar kapitalizmin kendisini takdim ettiği günlük biçimlerin kavramsal aynasıdırlar ve öyle de kalmayı sürdürüyorlar (Bu konuda daha fazlası için bkz. Eşitsiz Gelişim’in 1. bölümü). Tüm biçimleriyle ‘doğayı’ tutup kavrayan üretim tarzı ise, dallanıp budaklanan karmaşık akışları ve bunları içeren ilişkileri daha yalın hâle getirmez. Buna karşılık Smith doğanın, belki de birbirine bağlaşık olan ancak aralarında oluşmuş herhangi belirli bir bağlantıdan bağımsız bir varlığa sahipmiş gibi görünen, şeyler, insanlar, vb. gibi entiteler dünyası olarak kendini ortaya koyduğunu savunur. Smith’e göre marksizmin işi, görünüşe meydan okumak ve ‘doğa meselesinin’, başka ne türde ele alınırsa alınsın gerçekte, herhangi bir toplumun, onun varlığını sürdüren serveti nasıl tanımladığı, yarattığı ve dağıttığı meselesi olduğunu göstermektir. Bunun normatif çıktısı, doğanın neye engel olduğunu ya da mümkün kıldığını sormak değil, aksine ‘doğanın’ daha demokratik, daha adil ve daha fazla kolektif denetime tabi olarak nasıl üretilebileceğini düşünmektir (Bkz. Biro, 2005).

Doğanın Üretimi’ne Analitik Sınırlar Koymak

Gördüğümüz üzere Smith, kapitalist doğanın ‘baştan aşağıya’ üretildiğine inanıyordu. Bu, Marx tarafından somutlanan, Hegelci tekçiliğin onun düşüncesine ne deni güçlü bir şekilde nüfuz ettiğini kanıtlıyordu. Bunda, neo-marksist Steven Vogel’in Against Nature kitabındaki en genel argümanı olan “‘doğal’ olarak kanıksadığımız şeylerin, araştırıldığında insan emeğinin ürünü ve bu nedenle kelimenin tam anlamıyla toplumsal olarak inşa edildiği ortaya çıkar” argümanının emarelerini taşıyordu (1996: 7). Yine de Eşitsiz Gelişim’de ve takip eden yazılarda, yakından takip eden okuyucular bazı kaçamak söz belirtileri tespit edebilir. Örneğin, tam da kitabının meydan okuma niyetinde olduğu ayrım noktasını varsayan bir açıklamada Smith, “yerçekiminin aksine, değer ‘yasası’nın doğal hiçbir yanı yoktur” diye gözlemler (1984: 82). Benzer şekilde, 90’larda yayınlanan bir bölümde ise ‘tezine’ dair, “belirli bir insanbiçimciliğe (antropomorfizm) izin veriyorsa da… gelişmiş kapitalist toplumların doğanın merkezindeki insan faaliyetine ne ölçüde zorla müdahil olduğunu ifade ediyor” diye ifade eder (1996: 50). Burada ‘zorla müdahillik’ imajının ve ‘antropo’ kavramının her ikisi de Smith’in başka türlü karşı düşüncede olacağı kalıntı haldeki bir Kantçılığa (ya da Kartezyencilik olarak tercih edenler olabilir) işaret eder.

Basitçe Smtih’in tutarsız olduğu söylenebilir mi ya da onun bu bariz bocalaması geç yirminci yüzyıl kapitalizmi hakkında önemli bir şeyin yansıması mıydı? Ne de olsa, 1990’ların ortalarına gelindiğinde biyoteknoloji firmaları, önemli bir keskinlikle rutin olarak genetik düzeydeki tür bariyerlerini aşıyordu. Bu sırada ise yeni ve kapsamlı bir küresel sermaye birikimi rejimi hem doğanın cömertliğini (örneğin, okyanuslardaki balık stokları) tüketmeye hem de çevrenin atıkları emme kapasitesini gözünde büyütüyor gibi görünüyordu (her ikisi de Eşitsiz Gelişim’in yayımlanmasından kısa bir süre sonra manşetlerde haber olan ozon tabakasındaki incelme ve ‘küresel ısınma’ya tanıklık edildi). Belki de kapitalizm bazı doğaları üretti, ancak bazı diğerlerini üretmedi; yani (I) doğanın işlenebilirliğine ve (II) kapitalistlerin onun kullanımı üzerinden kâr arayışında oluşlarına bakıldığında Smith’e (ve diğer marksistlere) doğal olana dair daha fazla nüans içeren bir anlayış gerekiyordu. Ayrı ayrı çalışsalar da bir dizi araştırmacı, birlikte bu ihtiyacı ele aldılar. Hiçbiri Smith’in tezine özel bir dikkat göstermedi, ancak marksçı kavramlarını kullanmaları, önemini gel anlasalar da bağlantıları kurmayı yeterince kolaylaştırdı. Onları iki kümeye ayırarak yayımlanmış yedi katkıya kısaca odaklanacağım.

Doğanın’ kapitalizm tarafından eşitsiz içselleştirilmesi: biyofiziksel bariyerler ve fırsatlar

Bunlardan ilk beşi tarımın analizi ve kâr arzularının peşinde kapitalistlerin nasıl yeni cephe hatları keşfettiği sorusuyla ilgilidir. Madencilik, balıkçılık, ormancılık ve diğer doğal kaynak endüstrileri gibi tarımın da ‘doğa ile doğrudan yüzleşmesi’ gerekir. Klasikleşen eserlerinde kırsal alan sosyologları Susan Mann ve James Dickinson (1978) tarımdaki ekonomik ‘istisnacılığın’, yani onun kapitalist toplumsal ilişkilere olan tarihi direnişinin, onun biyofiziksel temeli ile ilişkili olduğunu savunurlar. Örneğin, yatırım ve çalışma arasındaki (mesela bir traktör satın almak ve tohum ekmek arasındaki) ve yatırımın geri dönüşü arasındaki (çünkü gıda gibi şeylerin yetiştirilmesi zaman alır) doğal olarak belirlenen boşluk, tarımı kapitalist girişimcilere itici hale getirir. Marx’ı, onun daha az bilinen takipçisi Karl Kautsky’i ve V. I. Lenin’i izleyen Dickinson bu argümanı Agrarian Capitalism in Theory and Practice (1990) kitabında detaylandırdı ve sistematik hale getirdi. Tarımda neden rantiyeciler, aileler ve çeşitli küçük mülk sahiplerinin egemen kalmayı sürdürdüğünü açıklamada doğanın oluşturduğu ‘engel’in yardımcı olduğunu gösterdi.

Ancak diğer isimlerin gösterdiği üzere bu engellerin hepsi aynı türden engeller değiller. From Farming to Biotechnology kitabında, neo-marksist tarım-gıda araştırmacıları Goodman, Sorj ve Wilkinson (1987) tarımın bazı yönlerine kapitalist şirketlerin nasıl ‘el attıklarına’ odaklanırlar. Tam olarak neye ihtiyaçları olduğuna dair anlayışlarını değiştirerek çiftçilerin ihtiyacı olan (örneğin biçerdöverleri) üretmek gibi örnekleriyle ‘temellük etme’ ve (örneğin kimyasal gübreler) gibi üretilmiş olanların çiftlikte halihazırda bulunan (örneğin inek gübresi) girdilerin yerini alması gibi örnekleriyle ‘ikâme etme’lere üzerine yoğunlaşırlar. Aynı yıl, marksist kırsal alan sosyoloğu Jack Kloppenberg bu konuyu ele aldığı First the Seed (1987) çalışmasında ABD’de bu iki sürecin tarihsel olarak nasıl geliştiğini gösterdi. Aslında, onun tarım bilimi ve demokratik olarak seçilmiş hükümetin dolaylı olarak kurduğu bir dizi yeni özel şirketin yıldan yıla çiftçilere nasıl genetiği değiştirilmiş tohumlar (ve diğer girdiler) sağladığını açıklaması, adını kullanmasa da ‘doğanın üretimi’nin bir örneklemesiydi. Hem söylemsel hem de fiziksel düzeyde Kloppenberg bu şirketlerin tarımsal birikimde daha önceki mevcut biyolojik engellerin etrafından dolanan yeni metalar yarattığını gösterdi (bkz. Castree, 2001).

Burada genişletilmiş bir anlamda kapitalist üretim, ‘doğayı’ somut olarak üretir. Tüm bunlar, hakim teknolojiye bağlı olarak sermayenin dolaşımının kelimenin gerçek anlamıyla doğanın bazı öğelerinin aracılığıyla olduğunu, ancak bazı öğelerinin ise etrafından dolanarak olduğunu önerir. Kaliforniya’da büyük ölçekli tarımın büyümesi üzerine bu konudaki otorite olan kitabında coğrafyacı George Henderson (1999) ilgi çekici bir detaylı anlatımla etrafından dolanmaya dayalı sermaye dolaşımının kanıtlarını ortaya koydu. ‘Finans kapital’in (bu durumda bankaların), Mann ve Dickinson’ın tanımlamış olduğu birikimin önündeki engellerle karşı karşıya gelen gözü yükseklerdeki ticari çiftçilere verilen kredileri genişleterek nasıl para kazandıklarını gösterdi. Böylelikle bankalar ‘üretici sermaye’nin tarıma zorla girişini mümkün kıldılar ve engellere rağmen bu süreçte para kazandılar. Henderson’ın kitabı için yazdığı bir tanıtım yazısında savunduğu üzere mesele “tarihsel …olasılıkların izin verdiği ölçüde farklı yollardan doğanın sermayeyi çekmesi ya da püskürtmesidir” (1998: 76). Bu bize sermayenin farklı sektörlerine ve döngülerine ve – konuyu borçlanma ve tarımın ötesine genişletirsek – doğanın girişmcilere sunduğu farklı ikram ve yeterliliklere katılmayı emreder.

Kapitalizmin biyofiziksel sınır uçları

Biraz evvel değinilen katkılardan hiçbiri olmasa da çok azı 1970’lerin başından bu yana çevreciler tarafından dile getirilen kaygılara kulak verdi. Buna ek olarak analizleri doğanın, kapitalistlerin ve diğerlerinin doğrudan ‘kullanışlı’ addettikleri yönlerine odaklı. Ancak doğanın, tatlı sulardan oksijene, insan zekâsına, kapitalizmin ‘bedava girdiler’ ya da değilse de üretimin yan ürünlerinin elden çıkarılmasında ‘yutaklar’ olarak muamele ettiği öğelerine ne olacak? Bu soru ‘eko-marksistler’ olarak bilinen grubun kafasını meşgul etti. Detayına inildiğinde farklı noktaları ulaşan amaçları iki katmanlıydı: öncelikle, kapitalizmin neden ve nasıl kendi varoluşunun biyofiziksel temelini sistematik olarak örselediğini açıklamak; ikincisi, böylece marksistlere ve sol eğilimli çevrecilere ortak bir politik dava oluşturmaları gerektiğini açıklamak.

Smith gibi kapitalizm-doğa ilişkisine dair 20. yüzyılın sonunda yaptıkları eleştiriyi sunmada doğrudan Marx’ın orijinal yazılarından sonuçlar çıkaran iki yazara işaret etmek yeterli olacaktır. Future of the Market kitabında Alman Elmar Altvater, “üretim, tüketim ve dağıtım süreci boyunca enerji ve ham maddenin uğradığı dönüşümlerin gerçekleştiği… ekonomik süreçlerin büyük ölçüde ihmal edilmiş boyutuna” katılır (1993: 5), ki bu (ona göre) ana akım ekonomistler ve marksizme yakın isimler tarafından görmezden gelinmiştir. ‘Doğanın’ kullanım değerleri olarak kayda geçtiği kısmi yolların altını çizerken kapitalist emeği – hem somut hem de soyut anlamıyla – bu dönüşümlerin merkezine yerleştirir:

Biyotik ve abiyotik çevresi… dikkate alınmaksızın hiçbir şey kullanım değeri olarak… tanımlanamaz. Ancak bu tam da değerin taşıyıcısı olur ve kapitalist toplumsal formasyonda bir metanın özelliklerini kazanırsa olacak olan şeydir. (1993: 193)

Altvater bu temelde, bir yanda sermaye birikimine hükmeden diğer yanda ise kapitalizmin kullanımı için tasarlanmamış bir doğanın “düzenleyici ilkeleri” (s. 204) arasında yaşanan çatışmadan doğan “ekoloji ve ekonomi arasındaki çelişkinin beş boyutunu” tanımladı (s. 198).

Altvater’den bağımsız olarak Amerikan marksist James O’Connor da benzer argümanlar geliştiriyordu. 1998’de çıkardığı Natural Causes kitabında topladığı bir dizi makalesinde O’Connor, ‘üretim koşulları’, ‘eksik üretim’, ve ‘kapitalizmin ikinci çelişkisi’ kavramlarını sunar. Bu kavramların her biri o günden bu yana belirli marksist çevrelerde etkili olmuştur. İlki, kapitalizmin her an onların varlığına dayandığı ama (yeniden) üretimlerinde hiçbir payının olmadığı (biyofiziksel ve toplumsal) tüm şeylere işaret eder. İkincisi, kapitalistlerin bu şeyleri sanki sınırsızmışçasına kullanmasıyla ortaya çıkan kıtlığına işaret eder. Bu kıtlık maliyetlerin yükselmesine, (hükümetler tarafından dayatılan) yeni düzenleyici şartlara ve tek başına kapitalistler omuzlayamayacağı ve belki de politize hale gelecek diğer yüklere yol açar. Üçüncü kavram ise kapitalizmin doğa ile angajmanından doğan bir ‘ekolojik diyalektiğe’ işaret eder. O’Connor bunu, en az Marx’ın ‘üretici güçler ile üretim ilişkileri’ arasındaki ‘ilk çelişkisi’ kadar önemli kabul eder. Buna göre, radikal çevrecilerin sendikalara, komünist örgütlere ve kapitalizme karşı başkaldıran diğer yapılara katılması gerektiğini öne sürer. ‘Yeşil’ siyaset, ‘kızıl’ olmalıdır ve ‘kızıl’ siyaset de yeşil.

Altvater ve O’Connor’ın perspektiflerinden bakılırsa Smith’in tezi – eğer o dönem bu tezle ilgilenip etkileşime geçmiş olsalardı – kelimenin gerçek anlamında bir şey ifade etmektense daha çok metaforik olarak görünecekti: Diyebiliriz ki onlar için, kapitalizm bütün doğaya sanki ‘üretilmiş’ (ya da üretilebilirmiş) gibi davranır, ancak nihayetinde bunun yarattığı fiziksel çelişkilerle ve politik geri tepmelerle karşı karşıya kalır. Bu, tartışmaya açık bir şekilde çalışmalarında neo-marksist tarihçi Karl Polanyi’nin (1944) etkisini yansıtır. Polanyi’nin ‘hayali meta’ kavramı tüm bunlara işaret eder: karakteristik özellikleri herhangi bir anda kapitalizmin ‘talep’ ettiğini aşan değerler, ilişkiler, kurumlar, normlar ve fiziksel entiteler.

Hayali bir Smithçi Yanıt

Yukarıdaki iki alt başlıkta özetlenen marksist çalışma yığınına Smith nasıl tepki verebilirdi? “Verebilirdi” diyorum çünkü 1990’larda doğa hakkındaki iki önemli makalesinin (Smith, 1996, 1998) ikisinde de bu akademisyenlerin hiçbirine bir referansta bulunmadı. Bu bölümde sunacağım şekilde görünüşe göre müphem kalan Smith, Mann’dan O’Connor’a tüm isimlerin kapitalist doğa sorusuna getirdikleri nitelikleri takdir ederdi. Özellikle sendikaların ve sosyalist politik partilerin 1970 ve 1980’lerdeki ekonomik krizlerden sonra artık öncü konumda olmadıkları göz önünde bulundurulduğunda bu sayede doğanın politikasının sınıfın politikasına bağlanabileceğini göstermiş olma biçimlerini alkışlardı.

Bununla birlikte, bir önceki bölümdeki görünürde müphemlikten uzak Smith elbette başka bir şeyi tartışırdı: şöyle ki, ‘doğa’nın çoğu kısmının sermayenin ya kâr sağlayamadığı, etrafından dolandığı ya da tehlikelerini göz ardı ettiği ‘bağımsız’ niteliklere sahip olduğu şekilde anlaşılabileceğini kastederek bu yazarlar marksizme ideolojik düşünceyi (yeniden) sokarlar. Bir marksist olarak doğayı sistematik olarak ilk kez teorize edenlerden olan Alfred Schmidt’i (1971) sadece bu zeminde eleştirmişti (Eşitsiz Gelişim’in birinci bölümü). Kendi ifadesiyle “neo-kantçı canlanmaya” karşı (1998: 266), ihtiyacımız olanın hem çevre hareketinde hem de 1990’ların başında itibaren ‘yeşil’ kapitalizmin girişimlerinde mevcut bulunan (The Nature Company, bkz. Smith, 1996: 36-9, 51-2) “doğa fetişizmine” karşı direnmek (1996: 51) olduğunu savunuyor. Bu bölümü şimdi bu kuşkusuz halindeki Smith ile bitirmek istiyorum. Açıklayacağım üzere, kapitalist doğanın eleştirisi, (kapitalizm doğayı ister istemez/zoraki üretebilir) gibi bir tabula rasa argümana kurban gitmeksizin, öte yandan da ‘doğa’nın üretim süreci dışında var olduğu varsayılan yönlerine başvurmaksızın ‘üretim’ başlığı altında ilerleyebilir. Ancak bu ‘hem o hem bu’ bakış açısı, üretimin, genetiği değiştirilmiş organizmalar gibi şeylerin fabrikasyonunun gerçekten yapılmasından da daha geniş anlamda anlaşılmasını gerektirir. Doğanın kapitalizme ‘içsel’ mi yoksa ‘dışsal’ mı olduğunu incelerken bu genişliği yanlış yorumlamak, bana göre, Neil Smith’in neden ‘doğa’ya ne bir özne ne de etik bir değeri olan bir şey olarak yaklaşan bir ‘hiper-yapısalcı’ olarak yanlış okunabileceğini açıklıyor.

Kapitalizm, Doğa ve Antroposende Radikal Siyaset

Bağlamsal değerlendirmeler

21. yüzyılın başları aşırı derecede olaylı geçti. Birincisi, ‘küresel çevresel değişikliğin’ boyutu hakkında erken uyarılar daha yüksek sesle tekrarlandı. Son IPCC raporları, kontrolden çıkmış atmosferik kirlilik hafifletilmezse ‘tehlikeli iklim değişikliği’nin gerçekleşeceğini öngörürken bir grup çevre bilimcisi Yeryüzü tarihindeki son periyodun (Holosen) sona erdiğini iddia ediyor: insanların şu an ‘insan etkisi’ (‘human impact’) gibi ifade edilebilecek güçleriyle ‘doğanın büyük güçleri’ne denk geldiğini savunuyorlar. İkincisi bu, çevre politikalarında her türden bir patlamaya yol açtı, ki bu da 1990’ların sonundan itibaren bu üretim tarzını yeniden politik gündemin konusu haline getirmeye katkı sunan antikapitalist protesto dalgasının ardından geldi. Üçüncüsü, 2008-9 küresel finansal kriz, bu protestoların fitilini yeniden ateşledi ve daha insancıl, ekolojik açıdan dost bir kapitalizm (değilse de onun tamamen başka bir şeyle değiştirilmesi) üzerine düşünmek için yaygın fırsatlar sundu. Kapitalizmi ‘karbonsuzlaştırma’ görünür bir öncelik halini aldı ve pek çoğu fosil yakıtlarda depolanmış devasa enerjiyi son 150 yıldır kapitalizmi düşüncesizce ileriye doğru süren motor olarak tanımladı (bkz. Huber, 2013).

Ancak, ve dördüncüsü, eleştiriler mevcut iktidarlar tarafından radikal düşüncenin iğnelerinin söküldüğünü ya da yeterince sivri olmadığından basitçe ihmal edilebildiğini öne sürüyor. Rio+20 Yeryüzü Zirvesi’ne rağmen ‘çevresel meseleler’ çoğu büyük devletin gündeminden kayıp gider (sera gazı salımlarının azaltılmasıyla ilgili o sıkıntılı uluslararası girişimlere bakın). Bu arada, çevre iktisatçıları ve daha geniş anlamda neoliberal politikalar ise şimdi görünüşe göre, görünmez ele ‘yeşil bir onay’ verme girişimlerini domine ediyorlar. Her şey, hatta ‘doğa’ bile daha iyi bir ‘yönetim’ ihtiyacı içinde olarak tanımlanıyor ve bu resesyon ve kemer sıkma zamanlarında ekonomik büyüme zorunluluğuna uyum sağlamaları gerekiyor. Dahası, bazı kapitalistler, son bilimsel gelişmeleri kâr arayış maceralarınının kullanımına koşarak doğaya ‘uyum sağlamak’tansa onu fiziksel olarak yeniden yapmada kararlı hallerini koruyorlar. Meşhur Amerikalı biyoteknoloji uzmanı ve iş adamı Craig Venter, ki kendisine bu denatüralize etme girişimlerinin poster yüzü denilebilir, hiç olmadığı kadar önemli hale geliyor. Beşincisi, güncel kapitalizmin (çevresel ve diğer) bariz problemlerine rağmen marksizmin konuya uygunluğuna, benim gibi insanların icrasını yaptığı üniversiteler dışında (ya da sıklıkla içinde de) yaygın olarak değer biçilmiyor. Ayrıca, ‘çevresel sorunlar’ büyük ölçüde ciddi meseleler olarak anlaşıldığından, marksçı eleştiriyi popüler hale getirmek için yapılacak gelecekteki girişimlerin ancak, bu meselelere ve bunların ilham verdiği politik tepkilere seslenirse yaşayacak ve nüfuzunu artıracak olması daha olasıdır.

Bu bağlamda, Smith’in doğanın üretimi fikri, orta yaşlarına vardıkça tüm bu yanlış nedenlerden dolayı ‘kulak tırmalayıcı’ ve ‘donkişotvari’ görünecektir. Dikkatli bir şekilde nitelendirilmedikçe azalan petrol kaynakları ve yükselen hava sıcaklıklarının dünyasına uygun düşen bolluktaki analitik ve normatif sorulara karşılık veremez görünmektedir. Bağlam değişti ve bu nedenle belki de Smith’in tezinin değerine dair değerlendirmemiz de (artık) değişmelidir. Analitik itici gücü takdir edilse bile ‘doğa’ kategorisinin politik potansiyeline hakkını vermeyi reddetmesi, balinaları ya da buzulları savunmayı, korumayı ve iyileştirmeyi isteyen çoğu radikal için tezi alâkasız hale getiriyor görünmektedir.

Yeniden doğallaştırılmış bir marksizm?

Tüm bunlar göz önünde bulundurulursa bazı marksist politik ekolojistlerin yakın dönem çalışmalarının çekiciliğini görebiliriz. Bunların başında John Bellamy Foster ve çalışma arkadaşları geliyor. Onların kapitalizm ve biyofiziksel dünya arasındaki ‘metabolik yarık’ fikri oldukça yaygın bilinir hale geldi ve bazı marksist akademik çevrelerde etkili oldu. Tüm insan-çevre illişkilerinin spesifik ve olası karakterini tanımalarına rağmen The Ecological Rift: Capitalism’s War on the Earth (Foster vd. 2010) kitabında kapitalizmin Dünya’nın biyofiziksel sistemlerini işlevsel kalabilecekleri kapasitelerinin ötesine ittiğini öne sürerler. Foster, ksaı süre önceki bir makalesinde (2012) ‘gezegensel sınırlar’ yeni bilimsel fikrine (bunların 9 tane olduğu söyleniyor) referans vererek bu kapasiteyi tarifliyor. Bu argüman Altvater ve O’Connor tarafından öne sürülenin yankısını taşıyor. Ancak, Foster ve arkadaşları daha çok “yüksek etkili gezegensel ekolojik krizlere” odaklanıyorlar (age. 16); böylece James Hansen ve Manchester Üniversitesi’nden Kevin Anderson gibi çevresel kampanyalar yürüten çevre bilimcilerinin Dünya-sistemine odaklanışlarını yansıtıyor.

Bu odaklanma yerinde görünüyor. Marksist politik ekolojinin erken kollarında ‘prometecilik’ ve ‘ütopyacılık’ tespit ederek eleştiri getiren bazı isimlere yönelik bir düzeltme işlevi görüyor (bkz. Soper, 1991 ve Benton 1991). Evet, kapitalist şirketlerin doğayı adli suçlar eşliğinde yeniden yaptıkları bir dünyada yaşıyoruz, ancak bu dünya aynı zamanda kapitalizmin kasıtsız sahip olduğu ‘çevresel dışsallıkları’nın kabul edilmesi ve devasa kontrol edilemez Dünya-sistemi değişiklikleri korkusunun önüne geçilmesi gereken bir dünya. Gerçekten de ‘yeşil kapitalizm’e dair yüksek perdeden tartışmalar (bazı) kapitalistlerin bile ‘ikinci çelişki’nin marksist hayal gücünün uydurması olmadığını fark ettiklerini gösteriyor. Yani, Antroposen koşullarımıza dair ‘gerçek’ ortadayken Smith’in yeni kantçılık eleştirisi nasıl bozulmadan kalabiliyor? Ve elbette, marksist analiz ve politika en geniş ölçekte doğanın özneliğini hesaba katmalı mı?

Bu sorulara Smith’in kendisi bir cevap sunduğundan neyse ki bizim spekülasyonda bulunmamız gerekmiyor. Smith kapitalist elitler, çevreciler ve bazı marksistler tarafından ‘doğa’nın seferber edilmesindeki yeni yollara Socialist Register 2007’de (Smith, 2006) ve Eşitsiz Gelişim’in 3. baskısının ‘sonsöz’ kısmında (Smith, 2008) değindi. İki argüman öne çıkıyordu. İlki, onun ‘doğayla göz boyama’ (nature-washing) diye tanımladığı “doğadaki toplumsal dönüşümlerin gayet yeterli düzeyde kabul gördüğü, ancak toplumsal olarak değiştirilmiş bu doğanın toplumsal kaderimizin yeni süper-belirleyeni haline geldiği süreçti” (2008: 245). Doğa (dışsal ve/ya evrensel) burada ‘karbon dengelemesi’ için geliştirilen argümanları temize çıkarmanın ontolojik bir referans noktası ya da daha radikal bir şekilde ‘Gaia’nın intikamı’ haline gelir. Her iki durumda da, Smith bu yakarışın kapitalizmi doğru şekilde politize etmede başarısız olduğunu savunur, çünkü sorun ‘teknoloji’, ‘aşırı tüketim’ ya da besleyecek 7 milyardan fazla boğaz değildir. Eşit şekilde, çözüm de basitçe ‘temiz teknoloji’, daha az tüketim ve daha az bebek değildir.

İkincisi, doğanın daha iyi bakılmaya ihtiyaç duyduğu yaygın kabulüne rağmen, Smith kapitalizmin bugün doğayı daha komple ve bütünlüklü absorbe ettiğini savunur. “…Kapitalizmin metalaştırılabilir kullanım değeri arayışında sözde dışsal bir doğayı vakumlamada hiç olmadığı kadar gözü doymaz olduğunu iddia edenlere diyebiliriz ki, kullanılabilir bir doğa üretme görevinin sözde toplumsal doğaya dışsal olandan geçerek başladığı yeni bir… rejimin başlangıcına da aynı zamanda bir göz atabiliriz.” (2006: 26)

Kapitalistlerin çevresel ‘iyileri’ (çevresel hizmetler diye de ifade ediliyor) ve ‘kötüleri’ fiyatlandırması (ve bundan kâr elde etmesi) nasıl bir ‘üretim’ formudur diye sorabiliriz. Smith’in yanıtı, gerçek biyofiziksel görüngülere açıkça bağlı olsalar da, bu iyi ve kötülerin, nihayetinde ‘doğal’ olmadığı şeklindedir. Aksine, genellikle çeşitli alanlardaki bilim insanlarıyla el ele çalışan kapitalistlerce pratik ve söylemsel olarak çerçevesi çizilen görüngülerdir bunlar. Marksist anlamda ‘değer’ taşıması için doğa dediğimiz şey, sermayenin ‘hareket yasaları’ tarafından yönetilen sınırlandırılmış yollarda görünür hale gelir diye savunur Smith: “İster kendinden menkul biçimde ister ekonomik olmayan nedenlerle olsun değerlendiği varsayılan şey doğanın ‘gerçek özellikleri’ olsa bile bu böyledir.” (Bu konuda daha fazlası için bkz. Robertson [2012]) Kapitalist politik ekolojinin eleştirisi bu nedenle, kapitalizmin esas itibariyle kendi bedenselliğimiz ve insandışı dünya ile olan ilişkimizi belirleme gücünü gasp etme biçimlerine karşı itiraz ederken dahi, kendi ‘doğayla göz boyama’ tarzına kurban gidemez (bkz. Bakker ve Bridge, 2006). Yeni ‘eleştirel kaynaklar coğrafyası’ alanının çoğu bu dengeyi sağlamayı amaçlar (Bu kitaptaki Bakker, Loftus, Mansfield, Prudham ve Robertson’ın bölümlerine bakın).

Sonuç

Bu bölüm bazı büyük sorulara verilen yanıtları hepsi oldukça kısa olacak şekilde inceledi. Çevresel adalet(sizlik) ve ekolojik ekonomi alanlarındaki ilgili literatürü göz ardı ettim. Ayrıca doğa üzerine yazan pek çok yetenekli (neo-)marksistin yazılarını da göz ardı ettim. Bunlar arasında Karen Bakker, Ted Benton, Uli Brand, Gavin Bridge, Dan Buck, Stephen Bunker, Paul Burkett, Bram Buscher, Esteve Corbera, Gareth Dale, Peter Dickens, Michael Ekers, Vinay Gidwani, Matt Huber, Ray Hudson, Maria Kaika, Joel Kovel, Mazan Labban, Richard Levins, Richard Lewontin, Alain Lipietz, Alex Loftus, Minqi Li, James McCarthy, Philip McMichael, Jason Moore, Sandra Moog, Martin O’Connor, Tom Perreault, Scott Prudham, Morgan Robertson, Allan Schnaiberg, Richard Smith, Erik Swyngedouw, Richard Walker ve Michael Watts da bulunuyor (liste uzayıp gidiyor). Ancak, diğer marksist yazıların bir seçkisiyle ilişkisi içinde Neil Smith’in doğanın ‘üretimi’ kavramına odaklanarak bu yazarların çalışmalarında karşılığı bulundan anahtar roldeki analitik ve normatif meseleleri ele almada biraz yol katettim. ‘Doğa’ kapitalizme içkin mi dışsal mı (yoksa her ikisi de mi), bir sınırlama mı yoksa bir fırsat mı (yoksa her ikisi de mi)? Kapitalizm ‘doğanın düşmanı’ mı, eğer öyleyse bu ne türden bir ‘doğa’? Ve sermayenin eleştirisi içinde bir ‘doğa politikası’ nasıl bir şey olmalı? Şimdi yalınlaştığı üzere, Smith’in kavramının, taşıdığı politik mesaj umutvar iken analitik açıdan bir kıymeti olduğuna inanıyorum: Smith için, doğa değidimiz şeyle olan kolektif ilişkimizi değiştirebiliriz ( ve değiştirmeliyiz), ancak biyofiziksel dünyadan peydahlanan herhangi bir ‘nesnel’ zorunluluktan kaynaklı olarak değil. Analitik açıdan zorluk, yüzyıllardır Batı düşüncesini düzenlemiş olan tüm o ikiliklere rücu etmekten kaçınırken doğanın yaşamlarımızda yarattığı ‘farkı’ kayda almanın bir yolunu bulmaktır. Başlangıçta söylediğim gibi, Smith tarafından fiiliyata döküldüğü türden bir ‘politik ekoloji’ büyük ölçüde politik ekolojinin bir alan olarak evrimine paralel ilerlemiş olsa bile, tartışmaya açık bir şekilde, bu zorluk bu el kitabında incelenen son araştırmaların çoğunda aşılmaktadır.

Son olarak, politika ve eylem ne olacak? Nihayetinde, marksizm dünyayı sadece anlamaya değil, onu değiştirmeye de ilham olduğu onun meşhur özelliğidir. Smith’in argümanları tartışmalı bir şekilde, akademi dışında politikanın hizmetinde olmak için sezgilere fazlaca aykırı olmayı sürdürüyor. ‘Üretim’ geleneksel olarak anlaşıldığı şekliyle, ekolojik açıdan duyarlı antikapitalist bir söylemi örgütlemek için garip bir kavram – hatta özgün bir metafor – olarak görünüyor. Dahası, doğa üzerine yazan çoğu marksist akademisyen gibi, Smith de reel politik üzerine neredeyse hiçbir şey yazmadı: ‘doğa’ ile toplumsal ilişki daha iyi bir yönde pratikte nasıl değiştirilebilir? İlginç bir şekilde, çevreci ve beden politikalarının üniversiteler dışında işlevsel olan belirli kolları şu aralar ontolojik bir referans olarak ‘doğa’dan vazgeçiyorlar (bkz. örneğin, Shellenberg ve Nordhaus, 2007). Daha genelleyici bir anlamda bu, Smith’in radikal politik söylemin yeni terimlerine ihtiyacımız olduğu yönündeki ısrarının bir tekrarıdır. Yine de bundaki zorluk, kapitalizmin her şeyi metalaştırma iştahının üstesinden gelmek için hiçbir şey yapmayan yumuşak bir reformizme asimile olmaksızın günlük yaşamda yankılanacak bir kelime dağarcığı hazinesi yaratma zorluğudur. Ne olursa olsun, biyofiziksel sorular – buzullar, deniz seviyeleri, atmosferik olanlar, sıcaklık, genler, tatlı su ve bunlar dışında bir sürü şey – mutlaka 21. yüzyılda politikanın merkezinde olacaklar. Bu soruların pratikte ve söylemde nasıl yanıtlanacağı kelimenin tam anlamıyla bu gezegendeki yaşamın geleceğini belirleyecek. Marksistler ‘doğa’ gibi ‘sağduyu’ uyandıran terimlere yüz vermeden kitleleri cezbeden çözümler sunabilirler mi? Kapitalizmin çoğu çevrede mevcut kötü itibarına rağmen olasılıklar aşırı umut verici değil.

Kapak fotosu: https://kuymulu.wordpress.com/turkce-yazilar/doganin-uretimi/

Bibliyografya

Altvater, E. (1993) The future of the market, çeviri: P. Camiller (Londra: Verso).

Bakker, K. & Bridge, G. (2006) ‘Material worlds?’. Progress in Human Geography 30, 1: 5-27.

Benton, T. (1991) ‘The Malthusian challenge: ecology, natural limits and human emancipation’, editör P. Osborne’un Socialism and the limits of liberalism içinde (Londra: Verso) sayfa. 241-69.

Biro, A. (2005) Denaturalizing ecological politics (Toronto: Toronto Üniversitesi Yayınları). Castree, N. (1995) ‘The nature of produced nature’, Antipode 27, 1: 12-47. Castree, N. (2000) ‘Marxism and the production of nature’, Capital & Class 72: 5-36.

Castree, N. (2001) ‘Marxism, capitalism and the production of nature’, editör N. Castree & B. Braun, Social nature (Oxford: Blackwell) sayfa 189-207.

Goodman, D., Sorj, B. and Wilkinson, J. (1987) From farming to bio-technology (Oxford: Blackwell).

Foster, J. B., Clark, B. & York, R. (2010) The ecological rift: capitalism’s war on the Earth (New York: Monthly Review Press).

Foster, J. B. (2012) ‘The planetary rift and the New Human Exemptionalism’, Organization & Environment DOI: 10/1177/1086026612459964

Harvey, D. (1974) ‘Population, resources and the ideology of science’, Economic Geography 50, 3: 256-77.

Henderson, G. (1998) ‘Nature and fictitious capital’, Antipode 30, 2: 73-118.

Henderson, G. (1999) California and the fictions of capital (Oxford: Oxford University Press).

Huber, M. (2013) Lifeblood (Minneapolis: Minnesota Üniversitesi Yayınları). Kloppenberg, J. (1987) First the seed (Cambridge: Cambridge Üniversitesi Yayınları).

Mann, S. (1990) Agrarian capitalism in theory and practice (Chapel Hill: Kuzey Carolina Ünivesitesi Yayınları).

Mann, S. & Dickinson, J. (1978) ‘Obstacles to the development of a capitalist agriculture’, Journal of Peasant Studies 5, 4: 466-81.

Marx, K. (1973) Grundrisse, çeviri M. Nicolaus (Harmondsworth: Penguin). O’Connor, J. (1998) Natural causes (New York: Guilford).

O’Keefe, P. & Smith, N. (1980) ‘Geography, Marx and the concept of nature’, Antipode 12, 2: 30-39.

O’Keefe, P., Westgate, K. & Wisner, B. (1976) ‘Taking the naturalness out of natural disasters’, Nature 260, April 15th: 566-7.

Polanyi, K. (1944) The great transformation (New York: Rinehart).

Robertson, M. (2012) ‘Measurement and alienation: making a world of ecosystem services’, Transactions of the Institute of British Geographers 37, 3: 386-401.

Ross, A. (1994) The Chicago gangster theory of life (Londra: Verso). Schmidt, A. (1971) The concept of nature in Marx (Londra: New Left Books).

Shellenberger, M. & Nordhaus, T. (2007) Break Through (New York: Houghton Mifflin). Smith, N. (1984) Uneven development (Oxford: Blackwell).

Smith, N. (1996) ‘The production of nature’, editör G. Robertson ve arkadaşları FutureNatural (London: Routledge) sayfa 35-54.

Smith, N. (1998) ‘Nature at the millennium’, editör B. Braun & N. Castree Remaking reality (Londra: Routledge) sayfa 271-85.

Smith, N. (2006) ‘Nature as an accumulation strategy’, editör L. Panitch & C. Leys Socialist register 2007 (Monmouth: The Merlin Press) sayfa 16-36.

Smith, N. (2008) ‘Afterword to the third edition’, in N. Smith Uneven Development (Athens: Georgia Üniversitesi Yayınları) sayfa 239-66.

Soper, K. (1991) ‘Greening Prometheus’, editör P. Osborne Socialism and the limits of liberalism (Londra: Verso) sayfa 271-93.

Vogel, S. (1996) Against nature (Albany: New York Devlet Üniversitesi).