Madencilik Sempozyumu’nun Ardından

0
114

Yeni Özgür Politika gazetesinde 5-6 Ağustos tarihlerinde iki bölüm halinde yayımlanan aşağıdaki söyleşide 26-27 Haziran’daki Madenciliğin Politik Ekolojisi başlıklı sempozyum ve genel olarak madencilik üzerine kolektifimizden Cemil Aksu’nun değerlendirmeleri yer alıyor. (Yeni Özgür Politika’dan okumak için: 1. kısım, alternatif-1, 2. kısım, alternatif-2)

Serap Güneş’in kısa sunuş yazısı ve söyleşiyi ilginize sunuyoruz:

“‘Mevsim normalleri’ tamlamasının nostaljik bir dönemi imlediği günümüzde küresel ısınma kaynaklı olağan dışı iklim olayları yeni normalimiz. Bilim insanları, ekolojistler, ulusal, uluslararası kurumlar… Hepsi artık boşa geçirilecek bir tek saniyemiz bile olmadığını, fosil yakıtlardan acilen kurtulmamız ve doğaya kâr amaçlı müdahaleleri ya da ekoloji hareketinin merkezi kavramlarından biriyle ifade edersek ‘ekstraktivizm’i derhal terk etmemiz gerektiğini tekrarlıyor. Öyle bir sürece girdik ki, artık bir sonraki çevre felaketine kadar eski normallerimize geri dönüp durumun aciliyetini yok sayabildiğimiz atalete elverişli nisyan fasılalarımız bile yok. İklim felaketi, şimdi ve burada. Etkilerinden bir avuç ultra zengin hariç hiç kimse ve hiçbir coğrafya muaf değil ama hayvanlar, bitkiler, okyanuslar, nehirler, ormanlar, kısacası kendimizi merkezi haline getirdiğimiz doğa, en ağır bedeli ödüyor. Emekçilerin kazmayı bırakması, fosil yakıtların oldukları yerde, toprağın altında bırakılması gerek. Bu ise, ekstraktivizmden vazgeçmek anlamına geliyor. Ekstraktivizm demek, en önce madencilik demek.”

“Ekoloji Birliği ile Polen Ekoloji’nin ortak organizasyonuyla 26-27 Haziran’da düzenlenen “Türkiye’de Madenciliğin Politik Ekolojisi” başlıklı çevrimiçi sempozyum, tam da bu bağlamda gerçekleşti. Yeni Özgür Politika olarak Polen Ekoloji’den Cemil Aksu ile sempozyumun amacını, Türkiye’de iç içe geçmiş yönetim ve ekonomi krizinin ekolojik krizle bağlantısını ve ekoloji mücadelesinin geleceğini konuştuk.”

  1. Sempozyumun düzenleyici bileşenlerini, katılımcılarını, sunum başlıklarını ve sempozyumun Türkiye’de “maden” çerçevesinde ekoloji mücadelelerini oturttuğu çerçeveyi kısaca anlatır mısınız?

Dünya’daki trende paralel olarak Türkiye’de de madencilik furyası yaşanıyor uzun zamandır. Bu furya son yıllarda ivme kazandı. Madencilik kendi başına bir sektör değil, tıpkı inşaat sektörü gibi başka bir dizi sektörü de tetikliyor. Son 50 yıldaki madencilik üretim verilerine bakıldığında 200 yıllık kapitalizm tarihine kıyasla devasa artışlar olduğunu görüyoruz.

Tabi, bugün hem Türkiye’de hem de dünyadaki ivmelenen madencilik faaliyetinin ise “yeşil enerjiye geçiş”, “ulaşım ve enerji altyapılarının dönüşümü” gibi gerekçeleri mevcut. Yani, neoliberal dönüşümün bir kriz haline getirdiği küresel iklim değişikliğinin de içinde olduğu ekolojik yıkıma yine aynı neoliberal mantıkla sözde çözüm bulma arayışı. Ancak olan bitenin sermayeye yeni pazar bulmak ve ekolojik yıkımı bir fırsata çevirmekten başka bir şey olmadığı açık.

AKP ile özdeşleştirilen “mega-kentler”, “küresel kentler” yaratma politikası dünyada neredeyse 50 yıldır var. Bu dalga Türkiye’de “kentsel dönüşüm projeleri”, duble yollar, 3. Köprü, 3. Havaalanı vb. gibi projelerle AKP döneminde ivme kazandı. Kentsel dönüşüm sadece İstanbul’da değil, Türkiye’nin bütün kentlerinde işlenen ve ideolojik temelleri de olan bir mekan üretim yöntemi. Anadolu Kaplanı dedikleri ihracata dayalı üretim yapan artık belirli bir hacme ulaşmış sermayenin Kayseri, Denizli, Gaziantep, Eskişehir gibi kentlerde, tarımın geriletilerek kırsalda yaşayan nüfusun büyük kısmını ucuz emek gücü ordusu olarak toplamasını sağlayan politikalarla bütünlük arz eden bir süreç yaşandı. Madencilik furyası bu dönüşümün ihtiyaç duyduğu enerji ve ham maddelerin üretimi için kaçınılmaz olarak ortaya çıkar.

Türkiye’deki ekoloji hareketinin ana damarı işte bu dönüşüme karşı aslında emekçi köylülüğün direnişi olarak gelişti. 1990’lı yıllardaki Ovacık Altın Madenine karşı gelişen Bergama köylülerinin direnişinden Artvin Cerattepe’deki, Kazdağları’ndaki, Fatsa’daki, Murat Dağı’ndaki, Munzur’daki, Mazı Dağı’ndaki mücadeleye kadar… Bu mücadelelerin öznesi hem tarımdaki neoliberal politikalar neticesinde yıkıma uğrayan, yoksullaşan hem de yine aynı politikaların gereği olarak ortaya çıkan kalkınma hamlesinin ihtiyaçları doğrultusunda gelişen madencilik furyasının yaşam alanlarını yıkıma uğrattığı köylülerdir.

Elbette mücadele sadece emekçi köylülerle sınırlı değildi, öyle de kalmadı. Genel olarak dünyadaki ekolojik örselenmenin aldığı boyutlar, iklim krizi, susuzluk, kıtlık, göç gibi sorunların yarattığı yeni duyarlılıklar sayesinde gelişen politik ekoloji hareketleri toplumun birçok kesiminin desteğini aldı. Bilim insanları, akademisyenler, gazeteciler, avukatlar, yeşil ve sol-sosyalist partilerin üyeleri bu hareketlerde yer aldılar. Ekolojik tahribat yaratan projelerin yaygınlığına bağlı olarak neredeyse her yerde “yaşam alanlarını savunan” dernekler, platformlar kuruldu. Bunlar kendi aralarında da ağlar geliştirdiler.

Aykut (Çoban) hocanın işaret ettiği gibi bu hareketler tekil-sorun odaklı olma eğilimi baskın bir halde geliştiler. Bu odaktan bakıldığında sorun, tasarlanan projenin yaratacağı zarardan ibaretmiş gibi görünür. Etkinlik kaynaklı (termik santral, çimento fabrikası, taş ocağı), tahribata bağlı (orman, kıyı, mera tahribi), kirliliğe dayalı (hava, su, toprak kirliliği), risk tanımlı (nükleer, GDO) olarak sorun saptanır. Ayrıca büyük oranda “kapıdaki düşmanı kovma” aciliyet hissiyle harekete geçilir. Büyük oradan da yerelle sınırlı ve yereldeki güç dengelerine bağlı ittifaklar kurulur.

Ama sonuçta karşı karşıya kaldığımız yıkım bu sınırlı adımlarla aşılabilecek gibi değil. Karşımızda şu ya da bu şirket yok. Bir sistem var. “Cengiz Defol” demek yetmiyor, çünkü Cengiz Holding’e yol veren, ona kol kanat geren, kolluk güçleri ile barikat kuran bir iktidar var. O iktidarın küresel emperyalist güçlerle kurduğu ilişkiler var. Neticede çok büyük mücadeleler sonucu Cengiz gidiyor, belki yüzü daha az kirlenmiş başkası geliyor. İktidar ve şirketler yenilgilerinden ders çıkararak geri dönüyor.

Hareketin çoklu öznelerinin sadece kendi yereliyle/alanıyla sınırlı kalan-diğer alanları da gören, direnişçi-destekçi, yerli-dışardan gelen, akademisyen-aktivist gibi ayrımlarla bölünmeler yaşadığı, “birlik” olmanın ortak politikalar kurmaktan çok “yan yana gelmek” olarak yaşandığı bir mücadele düzeyiyle, karşımızdaki bu güçler düzenine karşı koymanın sınırlılıklarını görmek gerekiyor. Yeni ittifaklar, yeni mücadele stratejileri, yeni programlar geliştirmek kaçınılmaz oluyor.

Sempozyum fikri de böyle oluştu. Yaşanan yıkımın farklı görünümlerini bütünlüklü olarak ele ortaya koymamızı sağlayacak akademisyenleri, alanda, yerelde mücadele eden özneleri, madencilik sektörünün yıkıma uğrattığı işçilerin, emekçi köylülerin örgütlerinin katılımı ile bu yeni ittifaklar, stratejiler, ortaklıklar nasıl, hangi temelde, hangi söylemlerle kurulabilir sorularına yanıt aramak istedik. Bu açıdan da bir ilk adım oldu. Kuşkusuz birçok eksikliği vardı sempozyumun. Ama bir ilk adım olarak son derece nitelikli, amaca uygun tartışmaların yaşandığı bir sempozyum da oldu. Bu vesileyle bütün katılımcılara bir kez daha teşekkür ediyorum.

  1. İlk günün forum bölümünde Mehmet Gürsan ekstraktivizme yönelen bir ülkenin sanayileşme çabalarından feragat ettiğini söylemişti. Türkiye için de bu geçerli mi? Ekstraktivizm aslında sanayileşme açığını kapatmaya yaramıyor mu? Belki de ekstraktivizmi tanımlayarak ele almak gerek. Bu kavram kapitalizmin bir aşırılığını mı anlatıyor? Kapitalizmin doğayı metalaştırması/sermayeye dönüştürmesinde ekstraktivizm olmayan süreçler olmuş mu?

Günümüzde küresel ekstraktivizmin salt sanayileşmenin ötesinde finansal birikimle de ilişkili olduğunun altını çizmek gerekir. Güncel bir olgu ise pek çok ülkede ekstraktif faaliyetlerin yaygınlaşmasının entegre sanayinin gelişmesi pahasına yürümesi. Türkiye buna bir örnek. Ekstraktif faaliyetler büyük oranda büyük inşaat, imar, altyapı projeleri gibi aslında tek seferlik bir sermaye döngüsü yaratan işlere enerji ve ham madde kaynağı sağlamaya yaradı. Ayrıca altın ve diğer nadir elementlerin meta fiyatlarındaki hareketlilik spekülatif bir cazibe yarattı. Yani ektraktivizm eşittir ‘sanayileşme’ veya ‘üretim perspektifinin yükselişi’ gibi bir denklem yok. Bu durumun finans sermayesinin olağanüstü hegemonik pozisyonuyla ilgili tarihsel bir durum. Finansallaşma ya da rantiyecilik üretimden tam anlamıyla kopuk değil, hatta onu kendi spekülatif rasyoneline bağımlı hale getiriyor.

Sorunuzun yanıtını 2008’deki küresel ekonomik krizin ardından Türkiye’ye benzer ekonomilere sahip ülkelerin izledikleri farklı yollara bakarak da bulabiliriz. 2008’den 2013’e kadar olan süreçteki küresel mâli genişleme Türkiye gibi üretimin devamlılığında dış finansmana bağlı ülkelere büyük mali kaynakların akmasını sağladı. Çin, Hindistan, Güney Afrika gibi ülkeler bu kaynağı çeşitli sanayi hamleleriyle birleştirirken Türkiye, Brezilya gibi ülkeler ise inşaat ve enerjinin merkezinde durduğu tüketim odaklı bir yol izledi. Paramiliter çetelerin de rol aldığı Amazonların hızlanarak yok edilmesiyle Türkiye’deki iktidara yakın, sıçramalı büyüyen maden ve enerji şirketlerinin tüm coğrafyayı talana açması bir tür ilksel birikim olarak gelişti. Ama bir yandan borsanın, spekülatif sermayenin, kısa yoldan vurgunculuğun da derinleştiği bir süreç oldu. Bu kapitalizmin bir aşırılığı değil, normali. Elbette bu durum, Erdoğan ve Bolsonaro’nun karakterlerine de indirgenemez, zira Çin ve Rusya’da da, AB ve ABD’de de fosil yakıt çıkarma, yeni maden sahalarına yönelme ve küreselleşmenin tıkandığı noktada emperyalist rekâbette kendine yeter hale gelme çabası bu süreçte belirleyici oldu. 2008 krizi, halen uzun bunalım olarak sürmekteyken koronavirüs salgını beklenene yeni kriz dalgasını biraz öne çekti ve şimdi toparlanma evresinde ekstraktivizm yine önemli bir yer tutuyor.

Kapitalizmin doğayı metalaştırması/sermayeye dönüştürmesinde ekstraktivist olmayan süreçler olmuş mu sorusunun cevabı hayır. Çünkü ekstraktivizm kapitalizmin doğuşuyla beraber gelişen bir olgu. Dünya kapitalist sisteminin oluşmasıyla beraber sömürgecilik ve yeni sömürgecilik biçimlerinin gelişimi ile süregelen bir durum.

Ekstraktivist bakış açısı, sorunların tümünün çözümünü daha fazla madencilik, daha fazla sömürü ve daha fazla tüketimde görür. Doğa kaynaktır ama emek de bu bütünü tamamlayan diğer bir kaynaktır. Ekstraktivizmin neoliberalizmle beraber küresel olarak yeni bir boyut aldığının altını çizmek lazım. Çünkü neoliberalizmle beraber, o zamana kadar büyük oranda kamu eliyle planlı bir şekilde sürdürülen enerjiden kentlerin altyapı inşaatlarına kadar birçok “hizmet” şirketlerin faaliyetine açıldı, özelleştirildi. Bu süreç tüm dünyada ekstraktif faaliyetler de dahil muazzam üretim artışlarına neden oldu. Yani sorunu tanımlamak için odaklanacağımız kavram ekstraktivizm değil, kapitalizmin farklı gelişim evrelerindeki sermaye birikim modelleri, genişletilmiş yeniden üretim süreçleri ve özünde de sermayenin kendisi.

Sermayenin gelişimine bağlı olarak ekstraktif faaliyetler de değişiyor. Bugün de yeni bir dönüşüm yaşıyoruz. Örneğin Biden’ın iş başına gelmesiyle birlikte ABD’de yeniden ve daha öncesinde de AB’de “yeşil yeni düzen” “yeşil mutabakat” programları ile “yeşil ekstraktivizm”, yani “yeşil madencilik” “yeşil kentler” “yeşil silahlanma” gibi kavramlar tedavüle çıktı. Bunlarla beraber “yeşil tahviller”, “yeşil krediler” ile “yeşil finans”, hatta yakında “yeşil şirket”, “yeşil banka” gibi şeylerle karşılaşacağız.

  1. Türkiye’de madenciliğe/ekstraktivizme bu agresif yönelişin altında tarımın uluslararası yeni işbölümü ile bu topraklardan tasfiyesi de etkili ama ulusal sebepler de olmalı. En azından savaş ekonomisi, genişleme, Türkiye’nin Afrika’ya nüfuz etmesi de örneğin bu yayılmacı, savaşçı döngünün eseri. “Yayılma için ekstraktivizm, kaynak için yayılma”. Bir bu yanını merak ediyorum; bir de, altın madeninin Türkiye’nin daha bağımsız dış politika yürütme hevesiyle bağı var mı? Yoksa sırf Kanadalı şirketlere peşkeş çekme meselesi mi? Çünkü altın İran ile alışverişlerde ABD yaptırımlarını aşmak için kullanılmıştı. Yani kısaca, madenciliğin genişlemesinde silah sanayisi ve doğrudan yabancı yatırım ihtiyacı ne kadar belirleyici?

Türk burjuvazisinin ekstraktivizme agresif yönelişinde emperyalist işbölümünün gereği olması kadar elbette kendi çıkarları da belirleyici. Yani, Türk burjuvazisi ve devletini bir uydu sınır/devlet olarak görmek akıldışı olur. Türk burjuvazisi açısından Anadolu’daki tarımı tasfiye edip Afrika’dan, Latin Amerika’dan, dahası AB’den ithal etmek ya da bizzat arazi satın alıp, kiralayıp orada endüstriyel tarım yaparak üretmek daha kârlı geliyor artık. Ama bu yaklaşım sadece ticari bakımdan kârlı bir iş olmakla sınırlı değil. Emperyalist ülkelerin boşalttığı bazı alanları siyasi ve askeri olarak tutma stratejisi bir yandan.

Türk devleti Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasçısıdır ve emperyalist bir devlet olma hayali ile yaşıyor. Bu bir hayal değil sadece, bir strateji. Politik islamcı AKP’sinden CHP’sine kadar Türk burjuvazisinin bütün siyasi temsilcilerinin ortak stratejisi ve programı. “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar Türk dünyası” olmadı ama Türkiye belki bugün önemsiz sayılabilecek düzeyde sermaye ihracı yapıyor ve bunu belli gelecek planlarıyla yaptığını akılda tutmak gerekir. Türkiye’nin nükleer enerji projeleri de bu temelde geleceğe yatırım olarak görülüyor. AKP-MHP ve Ergenekon kliğinin ittifakı ile ABD-AB ve Rusya-Çin arasındaki gerilimlerden istifade ederek kendine alan yaratma, güç devşirme çabası da bu yönelimin ürünü.

Karabağ’a saldırı, Libya’ya asker gönderme, Doğu Akdeniz’de Mavi Vatan stratejisi ile nüfuz alanı yaratma girişimleri, Serekaniye-İdlib-Afrin işgalleri, Irak Kürdistan’ında işgal üsleri yaratma çabaları…Türk devleti, Bakur Kürdistan üzerinde doğrudan ve diğer parçalar üzerinde dolaylı olarak sürdürdüğü sömürgeci pratiğini, emperyalist hiyerarşide basamak atlamak için bu alanlara doğru genişletme gayretinde. Elbette bunun için yeterli merkezileşmiş bir sermaye birikimi mevcut değil ve değindiğiniz gibi ekstraktivizm hem bu sermaye birikimine kaynak olurken genişlenilecek alanları belirlemede kriter oluyor. Afrin’in zeytinleriyle, Hewler’in petrolü, Hazar, Libya, Doğu Akdeniz ve Karadeniz’in gazıyla İliç’in altını bu anlamda birleşiyor.

Bütün bu yönelimlerin yanında AKP’nin iktidarı boyunca küresel finans piyasasındaki genişleme politikaları sayesinde bulduğu dış kredilerle giriştiği inşaat, enerji vb. yatırımların artırdığı dış borç, özelden devlet bankalarıyla yoluyla devralınarak kamulaştırıldı. Yeni kredinin olmadığı durumda AKP ekonomisine can veren mega-projeler de tıkandı. Son mega-proje olan 3. Havaalanı ve Hasankeyf’i yok eden Ilısu Barajı büyük oranda yerli bankaların ve hazinenin kredileri ile inşa edildi. Kanal İstanbul ve Yeni Şehir Projesine de anladığımız kadarıyla henüz dış kredi bulamadılar. Dolardaki tırmanış da ham madde ithalatını pahalılaştırdı. Suriye’de Rusya’nın desteğini alabilmek için S400’dekine benzer tükettiklerinden fazlazına anlaşılan doğal gazda Rusya’nın oyuncağı halinden çıkmak için içeride HES ve kömüre yükleniyorlar. Yani, ekstraktivizm belki başta bağımsız dış politikanın aracı yapılmak istendi ama emperyalist hayaller boşa çıkınca bu kez hem bağımlılığın derinleştiği hem de mecbur kalınan bir alana da dönüştü. 2013 sonrası küresel mâli daralmayla bir anlamda bu savaş politikalarını şiddetlendirmek Türk burjuvazisi için çıkış yollarından biri oldu. İran ile ilişkiler ve silah sanayisinin belirleyiciliğine de bu arayışın içinden bakmak ve bütünü tamamlayan parçalar olarak bakmak lazım.

Sonuçta madencilik furyasını tek bir olguya bağlamak doğru bir analiz olmaz. Kanadalı ya da Katarlı olması farketmez, yabancı sermayeye satılan veya kiralanan her proje döviz girdisi anlamına geliyor. Müflis iktidar için her türlü sermaye girişi önemli, nitekim kaynağını sormadan her türlü para transferine açık oldukları yönlü çağrı üstüne çağrı yapıyor. Açıkça kara para tüccarlarına çağrı yapıyor.

  1. Türkiye savaş teknolojisine ciddi anlamda yatırım yaptı ve özellikle de insansız hava araçları alanında Amerika ve İsrail ile rekabet edebilecek, onlardan pazar çalabilecek seviyeye getirdi kendisini. Silah sanayisinde bu atılım ekoloji hareketinin gündeminde ne kadar var? Madenciliğin/ekstraktivizmin artışında bu hamlenin etkisi var mı? Sempozyumda buna değinen bir sunum olmadı gözümüzden kaçmadıysa ama savaş tüm bu emek ve doğa talanında ne kadar belirleyici?

Savaş sanayisi en temel ekstraktif alanlardan biri. Silahlar, bombalar için gerekli olan ve uranyum gibi nadir bulunan elementleri çıkarılması bütün devletlerin stratejik hassasiyet gösterdikleri konuların başında. Türkiye sadece drone teknolojisi alanında değil başkaca askeri araçlar, silahlar ithal edecek düzeyde savaş sanayisini büyüttü. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI), “Uluslararası Silah Transferlerinde Trendler 2019” başlıklı raporuna göre Türkiye, 2015-19 yılları arasında gerçekleştirdiği silah ihracatını, bir önceki döneme göre %86 artırarak dünyadaki toplam harcamaların yaklaşık yüzde 1’ine kadarını yaptı ve listede 14’üncü sırada yer aldı. Türkiye kapitalizminde savaş pazarının parasal büyüklüğü 2019 itibariyle 23 milyar 189 milyon dolar. Bu, GSYİH’nin yüzde 3,05’ine karşılık geliyor ve bu açıdan dünyada 26. sırada. Bu yıllarda en fazla silah ihracatını Türkmenistan, Umman ve Pakistan’a yapmış. Bir gelişme trendi net görülüyor, ancak bu Türkiye’nin silah sanayisinde istediği gibi hareket edebileceği anlamına gelmiyor. Halen teknoloji yoğun parçalarda dışarıdan tedarike bağımlı ve SİHA’lar dahil ürettiklerini satabileceği yerler konusunda da AB, ABD’nin dayatmalarına tabi. Bu yükselişte kullanılan minerallerin ne kadarının yurt içinden elde edildiğine dair bir veri yok ancak, çeşitli nadir metaller ve mineraller için diğer ülkeler gibi dışa bağımlı olduğu açık. Silah üretimi bir ağır sanayi faaliyeti olduğundan, yüksek enerji gerektiriyor ve kömür madenciliği ve termik santraller bunu sağlıyor.

Tabi biz zaten bir savaş mahalliyiz. Kürt sorununun ulusların kendi kaderini tayin hakkını esas alarak demokratik barışçıl yoldan çözümüne yanaşmayan devlet, yıllardır “düşük yoğunluklu savaş” yürütüyor. Bunun için de savaş ekonomisini sürekli canlı tutuyor, geliştiriyor. Savaş politikaları ayrıca güvenlik gerekçesiyle yapılan devasa barajlar, orman yakmalar, coğrafyayı çoraklaştırma uygulamalarıyla da ciddi bir ekolojik örselenme, yıkım yaratıyor. Ayrıca yine Akkuyu’da yapımı devam eden nükleer santralin de enerjiden çok yarın bir gün İran gibi nükleer silahlar geliştirmenin ilk adımı olarak düşünüldüğü de sır değil.

Bu açıdan savaş politikaları ve ekonomisinin ekoloji hareketlerinin temel gündemi olması gerekir. Keza savaşın bütün bedelini canıyla malıyla emekçiler ödüyor. Bu yüzden onların da temel gündemi olması gerekiyor. Sempozyumda özel olarak savaş politikaları ile ekstraktif faaliyetler arasındaki bağı işaret eden bir sunum olmadı, doğru. Bu konu birçok açıdan ıskalanıyor. Birincisi, savaş politikalarının ekolojik sonuçlarına dair yeterli çalışmaların olmaması. Bu konuda yeterince, hatta hiç araştırma yok. Ama bu durum insanların ilgisizliğinden çok devletin bu konudaki baskıcı, engelleyici yaklaşımı ile ilgili. İktidar güvenlik politikaları ile ilgili her türlü soruyu “bekâ sorunu” olarak görüyor, soranları cezalandırıyor, bilgiler sır olarak saklıyor, bunların gündeme gelmesini engelliyor.

İşte burada bilgi üretiminin kendisi bir politik faaliyet oluyor ve bunun “aktivizmi” toplumsal mücadelelerle el ele gelişiyor. Kimi ülkelerde akademiyle mücadelenin iç içe geçtiği çok başarılı örnekler var, ancak Türkiye’de henüz o yol alınamadı. Bu açıdan Boğaziçi direnişi, özellikle lafını sakınmaması, ilkelerinden geri adım atmaması ve Kürt sorunu dahil çeşitli mücadele başlıklarını birleştirmesi açısından yeniden bir umut oldu. Kürdistan’daki savaşa ses çıkarmadan İkizdere’yi durdurmak zor, Konya’daki kuraklığı gidermek zor, Kazdağlarını kazanmak zor. Çünkü şovenizmin zehirlediği işçi emekçi kitleleri bu şekilde yerelciliğe hapsediliyor, ekstraktivizmi “dış mihrak” ve “bölücülere” karşı “milli kalkınma” olarak görebiliyor.

Diğer taraftan ekoloji hareketlerinin, toplumsal muhalefetin bu konuda hâlâ ikircimli, yer yer hayırhah tutum gösterdiği de açık. Ekoloji hareketi açısından bu yaklaşımın meşruiyetini üreten kendini “siyaset üstü” olarak vazetmesi. Savaş, güvenlik politikaları, Kürt sorunu gibi konuların ekolojik boyutuyla ele alınmasını istemek “siyaset”in alanına girmeyi gerektirir. Oysa yerellerdeki çevre platformları genellikle siyasetteki geleneksel sağ-sol bölümleri aşarak tekil sorun odağında herkesi birleştirme gayesi güdüyor. Bu da bazı konuları tartışmanın paranteze alınmasını gerektiriyor. Çeşitli gerici uzlaşmalar gelişiyor.

Ekolojik yıkımın durdurulması ile OHAL rejimi, faşist rejimin yıkılması, demokrasinin gerçekleştirilmesi gibi konular arasındaki bağın açık olmasına karşın günü kurtarmaya, üç beş ağacı kurtarmaya, bir projeyi durdurmaya odaklanan bir hareket olgusu var. Bu gerilimin aşılması elbette ekoloji hareketinin –emek hareketinin de- iç mücadelesi ile oluyor. Mücadele içinde ve mücadele ederek insanlar sorunlar, özneler, sistemler arasındaki bağları çözüyor ve ona göre de pozisyon alıyor. Siyasal mücadelenin oldukça ağır baskı koşullarında bile bu dönüşüm yaşanıyor.

Örneğin Doğu Akdeniz’deki gaz üzerine Yunanistan’la savaşa ramak kaldığı rekâbete karşı sempzoyumun örgütleyicilerinin de arasında olduğu çevre ve ekoloji örgütleri geçtiğimiz yıl Kazma Bırak Kampanyası’nı başlattılar. Türkiye’den, Yunanistan’dan ve Kıbrıs’tan ekoloji örgütleri ayrıca Filistin, Portekiz, Fransa, Irak gibi ülkelerden tekil katılımlarla kampanya sürdürülüyor. Bu kampanya ile aslında dış politikanın ve güvenlik konusu olarak tartışılan bir konuya ekoloji örgütleri olarak barıştan, doğadan yana bir ses yükselttiler. İklim krizinin bu kadar tartışıldığı bir zamanda, üstelik BM çatısı altında Paris İklim Anlaşması kapsamında karbon emisyonlarını azaltma sözleri veren ülkelerin riyakârlığını ortaya çıkaran bir kampanya. Ayrıca da Akdeniz havzasındaki ekoloji örgütleri arasında bağlar kurmaya da vesile olan bir çalışma. Fosil yakıt madenciliği hem savaşı beslemesi hem de iklim krizinin temel kaynağı olmasıyla küresel bir moratoryum ihtiyacının olduğu bir alan. Savaşa karşı olmak ekstraktivizme karşı olmaktan geçiyor ve tam tersi, hele ki söz konusu Türk devleti olduğunda.

  1. Mülteci sorunu, demokratlık yerine alternatif sağ dalgadan faydalanmayı seçen (HDP dışı) muhalefet tarafından gerici bir şekilde gündeme sokulmuş görünüyor. Sempozyumun tümüne yayılan proleterleşme vurgusuna mülteciliği ucuz, güvencesiz, vatandaşlık haklarından soyundurulmuş emek gücünün göçü olarak eklediğimizde, Anadolu’nun AB’nin Çin’i haline getirilmesi planı pek de abartılı görünmüyor. Türkiye, bölgesinin ortasında, ne emeğin ne de doğanın güvenceye sahip olduğu koca bir fabrikaya dönüşüyor. Bu güvencesizlik ile rekabete giriyor. Başaran Aksu’nun söylediği gibi, askerden sonra (belki de artık NATO’nun ikinci en büyüğü olan ordusundan bile önce) en büyük ihraç malzemesi proleterinin güvencesiz emeği ve talana açık doğası haline geliyor. Bu tabloda, ekoloji mücadelelerinin bu en yüksek seviyede güç siyaseti ile ilişkili süreçleri (ki en iyi çözümleyenler emek ve çevre mücadelelerinin bağını kurabilenlerden çıkıyor) karşısında başat, birleştiren mücadele hattı olmasına ihtimal veriyor musunuz? Bunun sosyalist, ilerici mücadeleleri dönüştürmesi mümkün mü?

Küresel olarak sermayenin kurduğu yeni emek rejimi ve doğa rejimi, onun doğasına uygun olarak bir tarafta zenginliği öbür tarafta yoksulluğu, yıkımı, ölümü biriktiriyor. Bu ayrımın negatif tarafında olanların, emekçilerin, ezilenlerin yaşamak için bütün canlı yaşamı da ölümden kurtarmak zorunda olduğu bir süreç yaşıyoruz. Emekçiler sadece kendilerini kurtarmakla yetinemezler, çünkü sermayenin onlarda yarattığı yoksullaşma aynı zamanda orman varlıklarının, biyoçeşitliliğin kaybı vb. nedeniyle gıdanın zehirlenmesi, toprağın, suyun, havanın zehirlenmesi biçiminde de yaşanıyor. Yani bizi sömürenlerden kurtulmanın anlamı değişmiş durumda. Çoraklaşmış, çölleşmiş bir ülkede, gezegende özgürlüğün, eşitliğin, kardeşliğin anlamı kalır mı? Ekolojik sorun tam olarak böyledir. Sempozyumun amaçlarından biri tam da sorunu bu şekilde dönüştürmekti.

Küresel olarak yaşanan yıkıma rağmen henüz ekolojik sorunun bu şekilde kavrandığı bir düzeyde değiliz. Bu durum genel olarak sol, sosyalist hareketlerin 1970’lerden beri süre gelen ideolojik ve politik krizleriyle de alakalı bir durum. Kapitalizmin yaşanan krizi sıkça 1929 krizine benzetilmesine rağmen kapitalizme karşı hareketler açısından aynı analojiyi kuramıyoruz. 1929’daki gibi güçlü sendikalar, komünist partiler, Sovyetler Birliği gibi bir güç yok ortada. Tersine ekolojik krizi, iklim krizini sistem sorunu olarak değil de fosil kaynakların kullanımıyla sınırlayan ve “temiz enerji”, “yenilenebilir enerji”ye geçişle “yeşil kapitalizm”le dünyanın kurtulacağını vazeden yeşil ideolojilerin hegemonyası söz konusu hâlâ. Sermaye yeşillenirken sermayenin kurbanı olanlar için “yeşil sorun” da dönüşmek zorunda kalıyor. Aynı zamanda sermayenin kurbanı emekçiler için de kurtuluşun anlamı değişiyor. Ve elbette kendini sermaye sınıfı karşısında işçi ve emekçilerin siyasi örgütleri olarak tarif edenler de toplumsal kurtuluş mücadelesinin anlamını, programını ve pratiğini bu değişime uydurmak zorunda. Bunlar kaçınılmaz süreçler.

Türkiye burjuvazisinin biri AKP döneminde gelişen inşaat, enerji, silah ve çeşitli hizmet sektörlerine dayanan, diğeri TÜSİAD’da cisimleşen Batı ile daha entegre, ağır sanayi dışında mâli sermaye gücünü de elinde bulunduran ikili yapısının uzlaştığı nokta AKP’nin neoliberal programı uygularken emeği ucuzlatması, güvencesizleştirmesi ama onu sindirerek ya da rızasını alarak sömürüyü ağırlaştırması, sömürgeci boyunduruğu sürdürmesi ve kriz dönemlerinde bedeli halka ödetebilmesiydi. Mülteciler tam da bunu yapma yeteneğini kaybettiği bir süreçte AKP için çok yönlü bir araç oldu. AB ile şantaj, sermayeye ucuz emek gücü, politik islamcılığın yaygınlaştırılması, şovenizmle devlet arkasına hizaya çekme. Ama yukarıda bahsettiğimiz üzere Türkiye’nin, AB’nin Çin’i olması beklentisi, kimi sermaye gruplarının bir hevesi olarak kaldı, büyük oranda gerçekleşmedi. Rejimin içine düştüğü çoklu krizler onun uzun vadeli programlar uygulamasına izin vermediğinden bu tür bir ekonomik dönüşüm için gerekli adımlar atılmadı. Dolayısıyla sermaye için kısa etkili bir ilaç işlevi gören mülteciler, bu etki geçtikten sonra artık toplumsal krizin bir parçası olarak öne çıktılar. Mülteciliğin savaş dışındaki ikinci ana sebebi olan iklim krizinin de bu süreci besleyeceği düşünüldüğünde ekoloji hareketlerinin önünde emek hareketiyle bağları güçlendirmek için bir hat daha önüne çıkıyor. Sınıf kardeşleri olarak mültecilerle gelişecek her dayanışma pratiği aynı zamanda ekolojik çöküşe karşı somutta yapabileceklerimize örnek oluyor. Mültecilerin sosyokültürel arkaplanlarının oluşturduğu bariyerleri aşmak, islamcılığın etkisinden çıkarmak için o emek cehennemlerinde ciddi olanaklar mevcut.

Ekoloji hareketi açısından geldiğimiz noktanın geçen 10-20 yıla göre daha iyi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Solun, demokratik toplumsal güçlerin temel gündemlerinden biri artık ekoloji. Daha fazla çeviri, yazı üretimi söz konusu. Türkiye açısından en önemli siyasi odak olan HDK ve HDP’nin programının sacayaklarından birinin ekoloji olması bile başlı başına bir düzeyi ifade ediyor. Ama elbette olması gereken düzeyden geri olduğumuz da açık. Polen Ekoloji Kolektifi olarak kendi varoluşumuzu da bu açığı kapatmaya hasrediyoruz. Dünyadaki tartışmaları Türkiye’ye ve sol-sosyalist, devrimci güçlere taşımak, ekolojik sorun ile toplumsal sorunun iç içeliğini/özdeşliğini temel alan politikalar geliştirmek, bunları yerel çevre ve ekoloji hareketleri, örgütleri ile tartışarak mücadeleyi yeni alanlara taşımak, yeni örgütlenmeler geliştirmek istiyoruz.

Ekoloji direnişleri, mücadeleleri ekolojik çöküşün geldiği aşama ile şu an için kendiliğinden bir şekilde geniş kitleleri kendine çekmeye devam edecek. Ve bu siyasette ister istemez herkesin kafasını buraya çevirmesine neden oluyor. Burjuva siyasi partilerin yeşillenen programlarına karşı bu direnişlerin ve mücadelelerin daha somut programlar etrafında birleşmesi mümkün. Elbette sol-sosyalist hareketler bu mücadelelerin organik bir parçası olmakla birlikte henüz öncülük rolünü üstlenmede, böyle bir programı öne çıkarmakta, mevcut kadro ve örgütlerini bu bilinçle donatmakta yetersizler. Ekolojik çöküşün kendini dayatmasıyla HDP’nin etrafında büyüyen gelişen antifaşist mücadele cephesinin her türden ekolojik yıkıma karşı da kendini gösterdiğini şimdiden söyleyebiliriz. Halkın en direngen, en ilerici kesimleri ekoloji mücadelesinde HDP gibi toparlayıcı bir odağın gerekliliğini kendi deneyimiyle görüyor. Tüm eksikliklerine rağmen bu bizim üzerinde yükseleceğimiz zemin.

  1. Çok yakın zamanda İkinci Karabağ Savaşı’na şahit olduk. Bölgesel düşmanlıklar ve rekabet, egemenlerin doğa talanlarını meşrulaştırması için gereken milliyetçi şoven mühimmatı sağlıyor maalesef. İnsanlığın işbirliği ve dayanışma içinde olması durumunda bu talanın yaşanması gerekmez demek, sermayenin büyüme zorunluluğu ve bunun milliyet gibi çeşitli tarihselliklerle ve sosyal inşalarla ilişkisini yok saymak olacaktır ama yine de, milliyetçilik ve savaş kesinlikle önemli bir doğa talanı kanalı. Bu konuda barışı savunan, enternasyonalist ağlar geliştirilmesi konusunda bölgede ekoloji hareketleri ne durumda? Bu yönde çabalarınız var mı?

İşbirliği, dayanışma, kardeşlik, diğerkamlık gibi etik ilkeler elbette bizi harekete geçiren normlardır. Fakat yaşanan ekolojik örselenmenin, iklim krizinin müsebbibi olan ya da fiilen yürütücüsü olan sermaye sınıfını, onun kolektif işlerini yapmakla görevli olan devlet gücünü, bunlara temel olan kapitalist üretim ilişkilerini ve bu ilişkilerin ulus-devlet ya da AB gibi bölgesel siyasal oluşmaları, NATO gibi askeri oluşumları arasındaki bağı konusunda sessiz kalan, yokmuş gibi davranan teorilerin, çağrıların ne kadar iyi niyetli olsalar da beyhude oldukları açık. Ütopya “matarasında suyu/torbasında ekmeği/ve kemerinde kurşunu kalmamışları/ayakta tutabilir” ve bu yüzden “başka türlü bir dünya”nın nasıl olacağına dair ütopyalar kurmaktan vazgeçmeyeceğiz. Ama harekete geçerken gerçek durum üzerinden stratejiler, programlar oluşturacağız, yani gerçekçi olacağız.

Bahsettiğiniz gibi Karabağ savaşında ya da Filistin’de en son olduğu gibi bu bölge savaşın, yağmanın eksik olmadığı bir bölge. Bir yanda 90’larda boğazlaşmış Balkanlar, diğer yanda Rusya ve bölgesel güçler arasına sıkışmış bocalayan Kafkasya, diğer yanda her türlü etnik, dini, cinsiyetçi gericiliğin halkları birbirine kırdırdığı Orta Doğu. Bu coğrafyalar ekolojik çöküşün de etkilerini gerek göç geçişleriyle, gerek kuraklık, susuzlukla, gerek de aşırı sıcaklıklarla yaşanılamaz hale gelen alanlarla en çok yaşayacak yerler. Su üzerinden bağlanmak örneğin, emperyalistlerin yanında bölgesel sömürgeci devletlere karşı mücadelede de halkların tek şansı. Çünkü diğer alternatifler göç ve milliyetçi boğazlaşmalar, yani ölüm. Ekolojik restorasyon üzerinden buluşmak, köprüler kurmak halklar için tek yaşam şansı olabilir.

Küresel ekolojik örselenmeyi, iklim krizini kendi ülkemizdeki sermaye egemenliğine karşı iç mücadelenin konusu haline getirmek taktiği ile her ülkedeki sermaye karşıtı güçlerle ittifaklar, ortaklıklar geliştirme taktiğini bir ve aynı sürecin iki görünümü olarak görmek gerekir. Bu açıdan aslında oldukça geriyiz, daha doğrusu gerilediğimizi söyleyebiliriz. Biraz önce bahsettiğim Kazma Bırak Kampanyası kapsamında Yunanistan, Kıbrıs, Romanya, Makedonya’daki gruplarla biraz bu yönde adımlar atabildiğimizi söyleyebilirim. Gürcistan’da ENKA holdingin baraj projesi vesilesiyle oradaki hareketle ilişki geliştirdik. Portekiz’den Climaximo hareketi ile ilişkilerimiz var. Ama genel olarak Ortadoğu, Ege-Akdeniz havzasındaki ve diğer ülkelerdeki ekoloji örgütleri ile ilişkilerimiz istediğimiz düzeyde değil. Bazı ağlar var ve biz de dahiliz. Ekososyalistler ağına, Halkın Glosgow Anlaşması iklim hareketi ağına dahiliz. Antikapitalist temelde bütün ekoloji örgütleri ile ilişkiler kurmaya çalışıyoruz. Ayrıca ekososyalist örgütlerle, bireylerle doğrudan iletişim kurmaya da çalışıyoruz. İletişim teknolojilerinin bunca geliştiği bir çağda bu adımları çok hızlı bir şekilde atmalı ve eş zamanlı eylemlerin somut biçimlerini olgunlaştırmalıyız. Somut hedef ve amaç bu. Elbette stratejik ve taktiksel farklılıklar mevcut ama temel ilkeler artık net. Geriye kalan örgütlü mücadelede irade ve daha cesur adımlar.