Malm’in Ekolojik Devrimindeki Eksik Özne: İşçi Sınıfı Olmadan Leninizm Mi?

Çeviri: Sultan Gülsün

0
464

Bilim insanları on yıllardır ormansızlaştırmanın viral salgınlarla sonuçlanması üzerine yayınlar yapıyor olsalar da, Andreas Malm’in Korona, İklim, Kronik Acil Durum kitabı salgın, iklim krizi ve kapitalizmi birbirine bağlayan halkın erişimine açık ilk kitap. Daha da hevesli bir şekilde Malm, üçünü de sona erdirmek için bir çözüm öneriyor.

Korona, İklim, Kronik Acil Durum kitabının ilk iki bölümü, Covid-19 salgını ve iklim krizi arasında göz ardı edilen bağlantıları göstermeye ayrılmış. İkisi arasında paralellik kuran birçok analiz okumuştuk bugüne kadar. Bunları tartıştıktan sonra Malm, son yıllardaki salgın hastalıklar ve iklim krizinin paralel değil, iç içe geçmiş süreçler olmasından dolayı bunların ötesine geçmemiz gerektiğinde ısrar ediyor. Malm’in doğa bilimlerine ve sosyal bilimlere getirdiği diyalektik yaklaşımda, küresel ticaretin tetiklediği küresel ısınma Covid-19 ve diğer viral felaketlerin temelinde yer alıyor. Tıpkı sıcak hava dalgaları ve orman yangınları gibi, bu hastalıkların ölümcül bir şekilde yayılımı da insan yapımıdır. Bu iyi araştırılmış ve güzel yazılmış iki bölümde tartışılacak çok şey var. Ancak bu inceleme, Malm’in iklim krizini sona erdirmek için eko-leninist bir plan ortaya koyduğu kitabın ikinci bölümüne odaklanacak.

Rıza için Ön Koşullar

Kötü şöhret edinme riskini göze alarak Malm, 2020’dekinden daha ölümcül hale gelecek salgınları ve küresel ısınmayı durdurmak için savaş komünizmine ihtiyacımız olduğunu savunuyor. Korona, İklim, Kronik Acil Durum, oldukça demode ama devasa büyükülükte bir görev üstlendiği için alkışlanmayı hak ediyor. Ama aynı zamanda onunla duygudaş bir eleştiriye de ihtiyaç var. Bu makalenin geri kalanında, Malm’in eko-leninizm olarak adlandırdığı düşüncenin (iki katmanlı) birincil sorununu çözmediğine işaret edeceğim: 1) işçi sınıfının nasıl örgütleneceği ve harekete geçirileceği, 2) hangi sovyetlerle hangi kışlık saraya saldırılacağı. Bu iki konuyu dahil etmemizin önünde kitabın içinde hiçbir engel yok. Ancak bunu yapmadan önce, 1918-1921 savaş komünizminden önce Lenin’in pratiğinin nasıl geliştiğini anlamamız gerekiyor.

Kışlık Saray baskını

Tarihsel leninizm, yalnızca devletin sınıf savaşı amaçları doğrultusunda kullanılması değildir (Malm’in açıklamalarının çoğunu üzerine kurduğu yön bu). Mantıksal ve ardışık olarak bundan önce kadroların ve militanların örgütlenmesi, işçilerin önderliğindeki bir halk bloğunun (köylüler, aydınlar, öğrenciler vb.) inşasıdır. Bunlar olmadan, leninizm bürokratlar ve entelektüeller tarafından devletin kontrolü anlamına gelecektir. Ekim Devrimi, yani onun “Kışlık Saray baskını” sadece bir grup maceracının yaptığı bir darbe değildi. Konseylerde (Rusçada “sovyetler) kendilerini örgütleyen işçilere ve onun müttefiklerine dayanıyordu.

Bu konseyler işyerlerini, kışlaları ve köyleri hem günlük hem de politik konularda sık sık yapılan oylamalarla kontrol ediyordu. Konsey üyeleri, imtiyaz biriktirmekten men edilen, uzmanlaşmamış temsilcilerini geri çağırma hakkına sahipti. Lenin ve yoldaşları, konseyleri devleti ele geçirmeleri gerektiğine, yani yeni cumhuriyetin bir sovyet devleti olması gerektiğine ikna etmek için aylar harcadılar. Ancak, konseylerin çoğunluğu ikna olmadan önce bazı militan işçilerin iktidarı erken devralma girişimlerini de fiilen engellediler. Örneğin, Temmuz 1917’de Bolşeviklerin dağıtmak için çok çalıştıkları aşırı sol bir ayaklanma gerçekleşmişti. Uzun 1917’nin gitgelleri, – uykusuz günler ve günler gecelerce süren tartışmalar ve siyaset yapma – bu tür kaotik koşullarla başa çıkma yeteneklerini kuşanmış binlerce (entelektüel ve işçi) kadro gerektiriyordu. Kısacası, Ekim ayında Rus devletinin ele geçirilmesi ne eylemciler tarafından yapılan bir darbe ne de kendiliğinden bir halk ayaklanmasının sonucuydu. Örgütlü, işçi liderliğindeki bir konsey devrimiydi. Bu, savaş komünizminin uygulanması için gerekli olan rızanın temeliydi.

Böylesi tarihsel koşullar ve Bolşevizmin ciddi kör noktaları nedeniyle Lenin’in stratejisi, Lenin’in ölümünden birkaç yıl sonra ölümcül bir bürokratik diktatörlükle sonuçlandı. Bununla birlikte devlet sosyalizminin diğer birçok örneğinin aksine Rusya, 1917 ile 1927 arasında işçi önderliğinin ve halk katılımının düzeyini anlamlı bir seviyede sürdürebildi. Gelecekte katılımcı demokrasi ve işçi önderliğini 10 yılın ötesine geçirmenin mümkün olabilmesi için nasıl bir yol izlenmeli?

Ekolojinin Toplumsal Eyleyicisi

1917’de olanları kesinlikle yapabildiğimizin ötesinde daha fazla tekrarlayamayız ya da Bolşeviklerin 1918-1921 savaş komünizmini tekrar etmemeliyiz. Yine de, Malm’in bu ikincisi için yaptığı gibi, ilkinden bazı politik ve ekonomik ipuçları alabiliriz. Malm’in kitabındaki temel sorun, küresel ısınmayı durdurabilecek toplumsal eyleyici özne hakkında herhangi bir tartışmanın olmayışıdır: 1918-1921 tartışması, 1917’den kestirme bir çıkışla yapılır. Malm ekolojik kriz teşhisinden sonuçları tahmin etmeye geçerken hiç tanımlanmamış bir “biz” öne sürer. “Biz” şirketlerin hesap kitaplarına el koyarak sermayenin dünyayı ormansızlaştırmasını durduracağız (s. 128). “Biz” emisyonları durduracağız ve petrol çıkarılmasını durduracağız. Malm’ın üzerinde durduğu sonrasında gelen – çok önemli – noktalar, bu “biz”in belirsizliğini daha da karmaşık hale getiriyor.

Şöyle soruyor Malm: Bunu yapmak için neden “acımasız devlete” ihtiyacımız var? İnsanları aşırı seyahatlerini ve diğer kötü alışkanlıklarını azaltmaları için sıkboğaz eden ana akım ve yerelci çözümler de devletlerin, salgın sırasında hiçbir şeyi kapatmadan, vatandaşlarından nazikçe “lütfen” diyerek maskeleri takmalarını istemelerindeki gibi işe yarayacaktır. Bu durum 2020’de çok daha büyük bir felakete yol açacaktı. Devletlerin ya tamamen kapanmaları zorunlu kılmasında ya da halkın sefalet çekmesine izin vermesindeki gibi, savaş komünizmi de ormansızlaştırmayı bir kararname ile durdurmak zorunda. Devletler gerçekten de bu eve kapanmalar kadar sert önlemleri uygulama kapasitesine sahipse, neden iklim krizi söz konusu olduğunda bunları uygulamıyorlar?

Ortada bir güç varsa normlar onu takip eder. Malm çocuk işçiliğinin, bitmeyen iş gününün ve plantasyon köleliğinin tarihsel örneklerini ele alarak ilerliyor. Bunlar, tüketim kalıplarındaki ya da piyasa davranışındaki gönüllü değişikliklerle değil, kararnameler ile sona erdirildi. On dokuzuncu yüzyılda, bu uygulamalar sorgulanabilirdi, ancak konsensüsle tamamen ortadan kaldırılmayı hak eden şeytani uygulamalar değildi. Kötü olduklarına dair ortak algı devlet yaptırımlarını takiben geldi. Amerikan İç Savaşı olmasaydı kölelik evrensel bir kötülük olarak ilan edilemezdi. Malm, savaş komünizminin gezegeni kurtarmanın tek yolu olduğunu vurguluyor ve yerini sağlamlaştırdıkça köleliğin ortadan kaldırılmasındaki gibi savaş komünizminin de daha çok destekçi üreteceğini belirtiyor.

Malm’in ana akım ve yerelci çevreciliğe karşı argümanları önemli. Ama aynı zamanda, gerekli gücün oluşturulmasındaki rıza bileşenini de ihmal ediyor. Amerikan burjuvazisi, iç savaşı başlatmadan önce cumhuriyetçi koalisyonu kurmak zorunda kalmıştı. Bolşevikler, savaş komünizminden önce konseyleri kazanmak zorundaydı. Bugün, proletaryanın (veya eşdeğerinin) örgütlenmesi ve pek çok müttefikini yanına kazanması olmaksızın, insanlar Malm’in politikalarını bir devrim olarak değil, “uzmanların iktidarı” olarak deneyimleyeceklerdir. Covid-19 salgını kapanmaları, ne kadar gerekli olursa olsun, tam olarak şudur: uzmanların kural koyucu uygulamaları. Malm’in istediği güç rızaya dayanmıyorsa, kaçınılmaz olarak kendimizi bürokratik diktatörlüğe doğru aşağı yönlü bir sarmalın içine atıyor olacağız. Şimdi burada kullandığım “biz”i açıklığa kavuşturalım: Bahsettiğim, bu konuları tartışan entelektüeller ve aktivistler – yani, önceki tarihsel örneklerde toplumlarını tehlikeli çıkmazlara sürükleyenlere benzer güçlerdir.

Andreas Malm’in son kitabı

Dikkate değer bir şekilde, Malm fabrikalara el koymayı işçileri gündeme getirmeden tartışıyor. İddia ettiği gibi petrol şirketlerinin gerçekten kamulaştırılması gerekiyor ve kaynaklarının karbon yakalama tesislerine, makinelerine ve personeline aktarılması, dönüştürülmesi gerekiyor. Sermaye, bilim insanlarının küresel çapta gerekli olduğunu iddia ettiği karbon yakalamasına ulaşmak için herhangi bir şey yaparken bunu karbonu tekrar atmosfere döndürmek için yapıyor. Malm, karbonu satmamanın şirketler için kârlı olmayacağını ortaya koyuyor: işletmeler daha sonra toprağa gömmek zorunda kalacakları bir şeyi üretmeyeceklerdir. Yalnızca devletler karbonu küresel çapta yerin altına gömebilir. Ancak kitapta, gerekli kamulaştırmaları gerçekleştirmek üzere bu şirketlerin işçilerinin örgütlenmesinden ya da harekete geçirilmesinden bir kez dahi bahsedilmiyor. Görünüşe göre “biz” kamulaştırmaları yapmakla yükümlüyüz. Ama bu şirketleri “biz” kamulaştırdıktan sonra kim yönetecek?

İronik bir şekilde Malm, petrolün kamulaştırılmasını tartıştığı bölümü Lenin’den bürokrasi karşıtı ve demokrasi yanlısı bir alıntıyla tanıtıyor ancak yazı ilerledikçe devlete o kadar çok yaslanıyor ki sözü yavanlaşma noktasına varıyor. Kamulaştırma süreçlerini üstlenebilecek toplumsal öznelerin herhangi bir ifadesi olmaksızın, demokrasi bahsi sadece konuşulmuş olacaktır. Kirletici kapitalizmde işçilerin kapitalizmle o kadar derinden suç ortaklığı yaptıkları belirtilip işçilere güvenilemeyeceği şeklinde bir itiraz getirilebilir. Ancak bu seçeneği reddetmek, etkili bir toplumsal ikamenin teminat altına alınmasını sağlamada bizi hiçbir yere götürmez.

Bir de, kışlık saray sorununun kendisi var. İkinci sınıf bir imparatorluğun kontrolünü ele geçirmek Bolşeviklere büyük ölçekli sosyalist bir deney başlatma şansı verdi. Ancak kurumları Rusya’nın ötesine yayılmazsa her şeyin mahvolacağını biliyorlardı. Malm, devrimci bir el değiştirmenin bugün benzer darboğazlar yaratmayacağı konusunda ihtiyatsız bir şekilde kanı canı yerinde bir iyimserlik taşıyor. Ama savaş komünizminin alacağı uluslararası biçim konusunda spesifik olmaktan uzak.

Eko-devrim ya küreseldir ya da hiçbir şeydir, ancak birkaç emperyal gücün, belki de bir dizi etkili ulus devletin ve birçok devlet benzeri ancak etkisiz yapının olduğu bir dünyada küresel savaş komünizmini nasıl başarırsınız ki? Küresel bir süreci başlatmak için bunlardan kaç tanesine baskın düzenlemeniz gerekir? Bu soruya hemen cevap verilemez, ancak onunla yüzleşmek gerekir ve de Lenin’in çözüme kavuşturmasa bile yüzleştiği benzer sorularla yüzleşmek.

Sol komünizm

Özetle Korona, İklim, Kronik Acil Durum’un sonuna yaklaştıkça, önerilen strateji giderek Lenin’in tarihsel pratiğine daha az benzemeye başlıyor. Şöyle diyenler de çıkacaktır: “Pekala, sonuçta yirmi birinci yüzyıldayız. Lenin’inkine nasıl benzeyebilir ki?” Fakat, Malm’in stratejisi, muğlak bir şekilde diğer yirminci (hatta on dokuzuncu) yüzyıl devrimcilerininkilere benziyor, kitabı tamamlarken isimleri su yüzüne çıkıyor bunların ve bazı rahatsız edici soruları gündeme getiriyor.

Malm, Lenin’den ne kadar çok alıntı yaparsa sorun o kadar derinleşiyor. Kitabın 150-154 arası sayfalarında bize sürekli olarak Lenin’in acil durumlarla ilgili sözlerini alıntılayarak hatırlatıyor: Bugün harekete geçmeliyiz, hatta “bu gece”. Bu bölümün zaman ufkuyla ilgili bir sorun var. Bu gece? Mecazi olarak mı yoksa gerçekten mi? Bir grup ekolojik aktivist gelecek hafta merkezi kapitalist bir devlete saldırsa ne olurdu? Muhtemelen, pek bir şey değişmezdi. Hızla etkisiz hale getirilir ya da Trump’ın ünlü “bataklığına” saplanır kalırdı.

Örgütlü işçileri dahil etmeden devleti ele geçirmek bir çıkmazdır. Elbette, işçilerin kendi kendilerini örgütledikleri ve mecazi kışlık saraya saldırmanın daha demokratik bir temelini hazırladıkları sovyetlerin veya benzeri yapıların ortaya çıkmasını bekleyemeyiz. Ancak bu tür öz-örgütlenmeler oluşmaya başladığında onlara yön verecek kadrolar yetiştirebiliriz. Bununla birlikte, bu, Malm’in kitabın en sonunda, onları ciddi bir şekilde incelemeden hızla bir karışımın içine attığı üç tarihsel referans olan luxemburgizm, blanquizm veya guevarizm yoluyla elde edilemeyecektir. Örgütlü bir işçi sınıfı ve kadrolarının yokluğunda acil durum hissi sıklıkla kendi kendini yenilgiye uğratan kendiliğindencilik ve maceracılığa yol açtığı için, onları bu kadar alelacele başvurulabilecek referanslar olarak görmek bir uyarı işareti işlevi görüyor.

Etkili bir eko-leninizm için

Etkili bir eko-leninizm için, bu üç aşırı sol stratejinin farklılıklarının ayrıştırılması ve dikkatle ele alınması gerekir. Birincisinin müttefik olarak görülmesi gerektiğini savunuyorum. Rosa Luxemburg’un ruhuna ve bazı harekete geçirme tekniklerine ihtiyacımız var. Ancak kadroların önderliğindeki kitle örgütlenmeleri olmaksızın bu teknikler yeterli olmazdı. Luxemburg, Lenin’in örgütsel ve stratejik yöntemlerine derin itirazlarda bulundu. Bununla birlikte, bileşen parçalarının özerkliğine saygı duyan etkili örgütlenme, luxemburgizmin leninizm tarafından özümsenmesini gerektirir.

Aşırı soldaki ikinci seçenek her zaman reddedilmelidir. Blanquizm, tepeden inme darbecilikle ilişkilidir çoğunlukla. Tabandan eylemi içerdiğinde ise bu, profesyonel devrimcilerin kışkırtıcı eylemlerle kitlelerin heyecana getirilmesinden ileri gelir. Lenin’in Blanqui’nin profesyonel devrimciliğine yönelik eleştirisi, tam da bu provokasyona ve yukarıdan aşağı eyleme dayanmasına yönelikti. Bolşevikler (çoğunlukla) bilinçli tartışmalarla, örnek oluşturarak, somut sorunlara somut çözümler önererek ve eğitim yoluyla örgütlendiler ve harekete geçtiler. Provokasyon yoluyla değil.

Üçüncü seçeneğe gelince pek çok koşul guevaracı bir yanıtın (seçilmiş hücrelerin şiddet eylemlerini de içeren eylemler) verilmesini çağırıyor. Ancak bu da ekolojik bir devrimin omurgasını oluşturamaz. Hücre eylemleri geri teptiğinde kadrolar, militanlar, aktivistler ve topluluklar yaslanabilecekleri teorik olarak donanımlı bir örgüte sahip olmalıdırlar: neyin yanlış gittiğini anlamalarına ve sonraki adımda ne yapacaklarını belirlemelerine yardımcı olabilecek bir örgüte

Gerekli kadrolar olmadan, “bu gece” harekete geçmemiz gerektiği yönündeki herhangi bir çağrı, yukarıdaki çıkmaza götüren stratejilere yol açabilir yalnızca. Sürdürülebilir bir ekososyalizmin temelini atmak için daha gerçekçi bir zaman aralığı gerekir, Lenin’in kadrolarını yetiştirmesi için geçen süre en az beş ila on yıl arasındaydı. Günümüzün görece daha demokratik ve sanal olarak bağlantılı koşullarında bu daha hızlı yapılabilirmiş gibi görünebilir; ancak ihtiyaç duyulan küresel örgüt ölçeği bizi yavaşlatacaktır. Spekülasyonlar bir yana, dünya çapında bir öncü olarak birleştirilmesi gereken sayısız ekososyalist grup var. Bu öncü, ekolojik bir devrim için kilit önemdeki şirketlerin işçilerini (ya da işçilerin toplumsal karşılığı her ne ise) içermelidir. Kesin olan bir şey var ki, bu kadrolar bir gecede oluşturulmayacaktır.

Lenin, tam da bu gece harekete geçmemiz gerek diye yazdığında, 1917 sonbaharıydı. Zaten bir devrimin ortasında olan insanlarla konuşuyordu. Bu çağrı, 10 yılı aşkın bir süredir örgütlenen Petrograd ve Moskova’nın “sovyet” atmosferi aracılığıyla aylarca strateji oluşturmasının ardından geldi. Bu stratejik bir çağrı olmaktan çok taktiksel bir çağrıydı. Gerçi Lenin bu iki bağlam arasında işlevsel bir farklılık yaratma açısından kötü ünlü bir eksiklik içeriyordu ve bu ikisini bağlamak ve kışlık saraya kararlı bir şekilde yürümek Troçki’ye düştü.

Kitle stratejisini doğru zamanlı taktiklerle dikkatli bir şekilde dengelemezsek, durumu sol komünizmin çok ağır bir şekilde rücu etmesi takip edebilir. Hareketin böylesine talihsiz bir dönüşe girmesi, unutmayalım ki, Amerikan sol-komünizmine öncülük edenlerin çoğunun kendilerine leninist dediği 1960’lardan sonra ABD’de olduğu gibi onlarca yıllık dağılma, hareketsizlik ve moral bozukluğuna yol açabilir. Bugünkü ekolojik hareket açısından ise on yıllık bir moral bozukluğu ölümcül olacaktır.

Neo-leninizm: melez bir ekonomi, bileşik bir strateji

Malm’in daha geniş anlamdaki yaklaşımı bizi sol-komünist stratejik yollara çekmek zorunda değil. Bununla birlikte Korona, İklim, Kronik Acil Durum kitabının çerçevesi yalnızca devlete yaslanan tutumuyla ekonomik alanda ciddi sınırlar içermektedir. Leninizmi herhangi tek bir ekonomik politika ile eşitlemek sorunludur. Lenin, Ekim 1917’yi izleyen aylarda daha özgün, sınıfsal iktidara dayalı bir sosyalizmden, 1918-1921’de savaş komünizmine ve 1921’den sonra görece daha piyasa yönelimli NEP’e (Yeni Ekonomi Politikası, – ç.n.) hızla geçebildi.

Leninizmi tanımlayan belirli bir ekonomik doktrin değil, “halkın” proleter önderliği sorunudur. Böylesi bir önderliği kazanacak ve sürdürecek (ve uzun vadede sosyalizmi inşa edecek) şey ne ise leninist ekonomi politikası odur. Ekolojik olarak travmatize olmuş durumumuz, savaş komünizmi benzeri politikalara Bolşeviklerden daha ağır şekilde başvurmamızı gerektirebilir. Öyle olsa bile, her zaman diğer politikalarla sentezlenmeleri gerekecektir.

Gezegen kelimenin tam anlamıyla yanıyor ve biz daha fazla beklemek istemeyiz. Acil durum hissi havada kendini hissettiriyor. Yine de, bazı hazırlıklar olmadan herhangi bir alarmist eylem politik, ekonomik ve toplumsal intihara neden olacaktır. Lenin’in zamanından çok daha kompleks bir hal alan küresel kapitalizmin içinde, inanılmaz derecede eksik olan hazırlığımıza ve işçi sınıfının örgütsüzlüğüne rağmen yolumuzu nasıl bulacağız?

Malm’in “özgürlükçü leninizm” çağrısı kesinlikle hedefi tutturuyor. Anarşist, konsey komünisti, luxemburgist ve diğer sol-liberter eğilimlerle birlikte sosyal demokrasinin bazı araçlarıyla leninizmi birleştiren bir yirmi birinci yüzyıl stratejisi, ekolojik çöküşten çıkış yolumuzdur. Bununla birlikte ne Malm’in kitabında ne de başka bir yerde böyle bir neo-leninizmin genel hatlarına dahi henüz sahip değiliz.

Bu stratejinin, işçi sınıfının 1917-1927 Bolşevik on yılında oynadığı rolü bugün ne tür bir toplumsal gücün omuzlayabileceğini değerlendirmesi gerekiyor. Son birkaç on yılda işçi sınıfının yerini alabileceği öne sürülen güçler – gençlik, çokluk, ulus, halk – şimdiye kadar vadedildiği kadar uzun ömürlü olmadı. Bu değerlendirme, yalnızca güncel küresel kapitalizmin değil, aynı zamanda onu ayakta tutan politik ve toplumsal kurumların da kapsamlı bir analizini gerektirir.

Bu birbiriyle karşılıklı ilişkili parçalar ancak yerel, ulusal ve küresel düzeylerde ekolojik hedefler için sürmekte olan örgütlenmelerin ve mücadelelerin daha da geliştirilmesi yoluyla iç içe geçebilir. Bunlardan herhangi birini tek başına ve politik pratikten uzak bir şekilde sonuçlandırmanın bir yolu yok. Böyle bir strateji geliştirmek bizim en acil görevimizdir.