Millet İttifakı’nın Ortak Politikalar Mutabakat Metni’nin Politik Ekoloji açısından değerlendirilmesi

0
5651
ortak politikalar mutabakat metni

Millet İttifakı, 30 Ocak günü bir seçim beyannamesi olan Mutabakat Metni’ni açıkladı. 2300 maddelik Metin, kamuoyunda çok yönlü olarak tartışılmaya başlandı ve tartışma devam edecektir.

Polen Ekoloji Kolektifi olarak, Metnin küresel ve yerel düzeyde yaşanılan ekolojik yıkım ve küresel iklim değişikliğinin nedenleri ve sonuçları bakımından değerlendirmeye çalışacağız.

Polen Ekoloji Kolektifi olarak daha önce de, CHP tarafından açıklanan İkinci Yüzyıla Çağrı Vizyonu’na dair değerlendirmelerimizi paylaşmıştık. Millet İttifakı’nın liderliğini yapan CHP’nin bu Vizyon belgesindeki işaret ettiğimiz temel çelişkilerin Mutabakat Metni’nde de devam ettiğini söyleyebiliriz.

Mutabakat Metni bütünlüklü olarak değerlendirildiğinde, metnin geneline dair şunları söyleyerek başlayabiliriz:

Küresel olarak olduğu gibi –BM çatısı altında sürdürülen İklim Zirveleri ya da ABD, Almanya gibi emperyalist merkez ülkelerin ekonomi politikalarına bakıldığında görüleceği gibi- Türkiye’de de, partilerin açıkladığı temel programlarının başlıca çelişkisinin/açmazının “büyüme/kalkınma ile emek ve ekolojik yıkım” arasındadır. Bu programlardaki vaatler/vizyonlarda tarım, sanayi, bölgesel kalkınma, ulaşım vb. politikaları ile çevre, iklim vb. politikaları arasındaki karşıtlık çok net olarak ortaya çıkmaktadır.

Bu çelişki/açmaz, yirmi yıllık AKP iktidarı döneminde de çok sert bir şekilde kendini gösterdi. AKP’nin 2015’e kadar süren İleri Demokrasi programı çerçevesinde başlattığı “açılım siyaseti” siyasi alanda demokrasi rüzgarı estirirken enerji, inşaat ve madencilik sektörlerine üzerinden kurulan sermaye birikimi ve kalkınma politikaları kentlerde ve taşrada çevre ve ekoloji direnişlerinin boy vermesine neden oldu. AKP’nin 2010’dan sonra temel yönetim tarzı haline getirdiği hukuk yoluyla düzenleme tarzı en başta çevresel ve kentsel konularda devreye sokuldu. Bahsedilen dönem boyunca, Kürt özgürlük hareketi, kadın hareketinden sonra yerel çevre ve ekoloji hareketi üçüncü temel direniş alanı haline gelmesinin nedeni buradaydı. Nitekim bu yerel ve kentsel çevre/ekoloji direnişleri Gezi İsyanını esinleyen, tetikleyen bir güce ulaşmıştır.

Millet İttifakı tarafından açıklanan Mutabakat Metni’nin de aynı şekilde bir açmazla karşı karşıya olduğunu söyleyebiliriz. Metnin diğer bölümlerindeki siyasal demokrasi vaatlerindeki tutarsızlıklarda –örneğin Kürt sorununa demokratik barışçıl bir çözüm, İstanbul Sözleşmesi ve LGBTİ+ hakları, emekçilerin örgütlenme hakları, terörle mücadele, siyasi partiler yasası gibi yasalarda hiçbir demokratikleşme adımından bahsedilmemesi- olduğu gibi, Sektörel Politikalar başlığı altında da “tarım”, “sanayi ve teknoloji”, savunma sanayii, enerji, madencilik, ulaştırma, vb alt başlıkları ile İklim değişikliği, doğa hakları ve çevre, hayvan hakları, ormanlar, su yönetimi gibi alt başlıklar arasında da birbirini tamamen karşıt vaatler, projelerden bahsediliyor.

Sanayi, madencilik vb. ile iklim, orman, su ve hayvan haklarının “sektörel Politikalar” altında toplanmasındaki garibetin üzerinde uzadıya durmaya gerek yok. Ama bu bakış açısını, mantaliteyi yansıtan bir işaret sunuyor. Alt başlıklar incelendiğinde de bu garabetin en ince şekilde inşa edildiğini görebiliyoruz. Özetle söylersek, bir taraftan altın, demir, nadir toprak elementleri madenciliği, doğalgaz, kaya gazı, projelerine tam gaz devam edilecek, fosil enerji kaynaklarının geliştirilmesi, Türkiye’nin doğal gaz vb. üssü haline getirilmesinden bahsedilirken, nükleer santral yapımı ve “küçük modüler reaktörler” inşası, tarımda endüstriyel uygulamalar, endüstriyel hayvancılığın desteklenmesi gibi çalışmalardan bahsederken, diğer taraftan da çevre ve ekoloji vb. davalarının kamu davası sayılması, siyanür, sülfirik asit vb. gibi ağır toksitlerle ayrıştırmaların yasaklanmasından bahsedilmektedir. Çevre hukuku doğa hakkı esasında belirlenecek derken maden ve enerji politikaları doğa ve yerel halkın yaşam hakkı esasında belirlenmiyor. Bu söylemleri tezatlık uygulamada sermaye odaklı bir politika uygulanacağını işaret ediyor.

Burjuva iktisatındaki kalkınma-çevre arasında kurulan karşıtlık gerçek bir karşıtlıktır. Kapitalist üretim tarzının hakim olduğu, üretimin bireysel üreticiler tarafından, en az maliyetle, en fazla karı garanti altına alacak şekilde ve en hızlı biçimde gerçekleştirilmesi hedefiyle yürütülen bir anarşiye dayanıyor olduğu bir toplumsal formasyonda kalkınma ile doğa arasında ters bir ilişki, çatışma vardır. Nitekim bugün küresel olarak karşı karşıya olduğumuz ekolojik yıkım tablosu bu durumun sonucudur. Son 200 yıldaki küresel meta üretimindeki artış ile karbon emisyonlarındaki artış, küresel ısınmadaki artış ve ekosistemlerin yıkımını gösteren tablolar arasındaki paralellik de bu durumu yansıtır.

Kapitalist bir toplumda, Devletin, sermaye (sınıfı) için yeni yatırım alanlarının yaratılması, mevcut olanların yeniden düzenlenmesi rolü gereği olarak yaşamın sürdürülmesi için gerekli her türlü faaliyetin, kullanım değerinin, doğa varlıklarının metalaştırılmasının hukuki, idari vb. düzenlemeleri yapmak, ar-ge yapmak, ideoloji üretmek, rızayı tesis etmek gibi görevleri vardır. Siyasi partiler de bu rolün yerine getirilmesinde farklı siyasi ekonomik çıkar odaklarının temsilcileri olarak vardırlar. Ayrıca üniversitelerden dini kurumlara, işadamı derneklerinden stk’lara kadar geniş bir sivil toplum da bu alanda çalışma yürütürler. 6 burjuva partinin bir araya gelerek kurdukları Millet İttifakı da bu karakterde bir ittifaktır. Açıkladıkları Mutabakat Metni de, bu karakterlerine uygun olarak, sermaye sınıfının önünü açmak, ona yeni yatırım alanları sağlamak, bunun için kamu kaynaklarını, kamu adına devlet eliyle işletilen müşterekleri, doğal varlıkları metalaştırmanın planlarını yapmışlardır. Bununla beraber, toplumsal muhalefetin değişik kesimlerini bu planlarına ortak etmek için de, onların taleplerini de, çelişkili bir görünüme neden olsa bile, programlarına yazmışlardır.

Mutabakat Metni’nde yazılan, ekoloji hareketi bakımından önemli ve olumlu bulduğumuz sözleri/vaatleri şunlardır:

Mutabakat metninde, ekoloji mücadelesi açısından en önemli vaat, “Çevre, ekoloji, tarihi ve kültürel değerler, doğal ekosistemler ile halk ve çevre sağlığının korunması gibi amaçlarla açılacak davaları kamu davası olarak kabul edip harçtan muaf tutacak, yürütmeyi durdurma ya da iptal kararlarını uygulamayan kamu görevlileri ile proje sahiplerine uygulanacak yaptırımları daha ağır hale getireceğiz” maddesidir. AKP döneminde yurttaşların kamu yararına uygun olarak kamu denetimi gerçekleştirilmesinin bir aracı olan dava süreçlerini engellemek için fahiş bilirkişi ve mahkeme harçları getirdi. Dava açmanın önüne birçok engel koydu ve mahkemelerin kamu yararı adına karar almalarını engellemeye çalıştı. Ekolojik yıkım politikalarının sürdüğü ve sürecek olduğu düşünülürse bu vaadin gerçekleştirilmesi mücadele açısından önemli bir kazanım olacaktır.

Somut vaatler,

  • Kanal İstanbul Projesinden vazgeçileceğinin ilan edilmesi,
  • Plastik atık ithalatını bir takvim doğrultusunda kaldıracağız.
  • Yeni termik santral yapmayacak, rehabilite edilemeyen mevcut santralleri için ilgili paydaşların da katılımıyla sosyal ve ekonomik analizler çerçevesinde mağduriyetlere sebebiyet vermeden kapatma planı hazırlayacağız.
  • Siyanür, sülfürik asit, silika gibi zehirli toksik kimyasal maddelerin kullanımını içeren ayrıştırma tekniklerini yasaklayacağız.
  • Jeotermal enerji kaynaklarının işletiminde deşarj sistemini yasaklayacağız
  • Jeotermal kaynakların kullanımında yer altı rezervuar çalışması yapılmadan yerüstü parseller bazında ruhsat vermeyeceğiz.
  • Flora ve faunaya zarar veren, toprağın havalanmasını sağlayan küçük canlılar ve böcekler ile mikroorganizmaların kaybına sebep olan anız ve çayırlık alanların yakılmasının önüne geçeceğiz.
  • Deniz çevresi ve ekosistemi korumak için belediyelerin ve işletmelerin arıtma tesisine sahip olmasını sağlayacak, mevcut olanların etkin işletimini denetleyeceğiz
  • Ormanlarda imar ve yapılaşmaya izin vermeyeceğiz.
  • Ormanlarda, nitelikli doğa alanlarında, tarım alanlarında, korunan alanlarda ve sulak alanlarda çevreye zarar veren tesislere izin vermeyeceğiz.
  • Ormanları usulsüz kullanıma açma ve işgal etme suçlarıyla etkili biçimde mücadele edeceğiz.
  • Islah adı altında yapılan izinsiz ve denetimsiz orman kesimlerini durduracağız
  • Orman yangınlarının makul sürede kontrol altına alınmasını sağlayacak ve daha geniş alanlara yayılmasını önleyecek stratejiler oluşturacağız.
  • Yanan orman alanlarına verilen yasaya aykırı imar izinlerini iptal edeceğiz.
  • Su havzalarını, sulak alanları ve su varlığımızı koruyacak, varlığını sürdürmesini sağlayacak, ayrım gözetmeksizin herkesin ücretsiz, güvenilir suya erişim hakkını yasal güvenceye kavuşturacak bir Su Kanunu’nu derhal çıkaracağız.
  • Sulak alanlarda ve bu alanları besleyen havzalarda her türlü atığa, kanalizasyon uygulamalarına izin vermeyeceğiz.
  • Göl ve nehirlerimiz için risk haritaları oluşturacak, çölleşmekte olan göl ve nehirlerimiz için acil eylem planlarını uygulamaya koyacağız.
  • Derin deniz deşarj projelerinden vazgeçeceğiz.
  • Müsilaj oluşumunu engellemek için göl, gölet, nehir, deniz gibi su kaynaklarımızı teknolojik sistemlerle sürekli takip edecek, fiziksel, kimyasal, biyolojik kirleticileri engelleyecek, vatandaşlarımızın deniz suyu kalite verilerine şeffaf olarak ulaşmasını sağlayacağız.

Soyut vaatler

  • Gelecek nesillerin “ekosistem hakkı”nı anayasal güvence altına alacağız.
  • Çevre Kanunu’nu doğa hakları temelinde yeniden düzenleyeceğiz.
  • Tüm Türkiye’de musluk suyunu içilebilir hale getireceğiz.
  • “soylulaştırma, zorla tahliye, mülkiyet hakkı ihlali, borçlandırma gibi davranışlardan mutlak anlamda kaçınacağız” “Şehri, arsayı ve toprağı rant unsuru olmaktan çıkarmak”, “İnsanların beton kulelerin arasına sıkıştırıldığı, komşuluk ilişkilerinin yitirildiği, … dikey betonlaşma hastalığını terk etmek”, “Tarımsal araziler heba edilmeden yatay şehirleşme planlaması yapmak”, “şahsiyetli şehirler inşa etmek”
  • Sulak alanların yönetim planlarını iklim krizi, su fakirliği, biyoçeşitlilik gibi öncelikleri gözeterek oluşturacağız.
  • Su kaynaklarının ve sulak alanların mutlak korunmasını sağlayarak bu alanlara zarar verecek sanayi ve yerleşim alanlarına ve maden, HES/baraj, diğer enerji yatırımlarına izin vermeyeceğiz.
  • Su, gıda, enerji ve diğer ihtiyaçları ekosisteme, doğal alanlara zarar vermeden yerel ölçekte çözerek karbon salımlarını azaltacağız.
  • Koruma-kullanma dengesini gözeterek eko-kırım projelerinin karşısında duracağız.

Bu ve benzeri soyut ve somut daha birçok vaat var metinde. Bu kısmı bardağın dolu tarafı olarak görebiliriz. Fakat burada vaz edilenlerin gerçekleşme ihtimalinin ne kadar olduğuna karar vermek için Tarım, Sanayi ve Teknoloji, Savunma Sanayii, Enerji, Madencilik, Ulaştırma gibi sermaye birikiminin hangi sektörler üzerinden nasıl sağlanacağını gösteren vaatlerle karşılaştırmak gerekir. Bu karşılaştırmayı yaparken, yukarıda işaret ettiğimiz “kalkınma mı doğa mı” ikilemi karşısında hem küresel olarak hem de ulusal düzeyde cevabın elbette “kalkınma” olduğunu, sermayenin çıkarları söz konusu olduğunda gerisinin teferruat olduğu gerçeğini akılda tutmak gerekir.

Bu açıdan bakıldığında ise gördüğümüz yeni bir ekolojik yıkım programıdır:

  • Türkiye’nin sahip olduğu maden kaynaklarının aranmasına hız verecek, sektörün milli gelirdeki payını arttıracağız.
  • İşletme ruhsatı olmasına rağmen rant beklentisiyle atıl tutulan madenlerin ekonomimize kazandırılması için gerekli düzenlemeleri yapacağız.
  • Üretilen madenleri yarı mamul veya mamul ürün haline getirecek yatırımları ve sanayi tesislerini teşvik edecek, Türkiye’yi hammadde ihraç edip, yarı mamul ve mamul ürün ithal eden ülke olmaktan kurtaracağız.
  • Başta kömür üretimi olmak üzere havza madenciliği uygulamasına geçeceğiz.
  • En büyük rezervlere sahip olduğumuz bor madenini katma değeri yüksek ürüne dönüştürme çabalarını destekleyeceğiz.
  • Soda külü konusunda ülkemizin dünyada söz sahibi ülke haline gelmesi için gerekli teşvikleri vereceğiz.
  • Demir, altın, bakır, nikel gibi sanayinin ana hammaddesi olan ürünlerin çıkartılması, izabesi gibi konulardaki yatırımları destekleyeceğiz.
  • Lityum, nadir toprak elementleri başta olmak üzere, önümüzdeki dönemin yeni ve kritik sanayi hammaddelerinin aranması, üretimi ve değerlendirilmesine yönelik yurtiçi araştırmalara hız verecek, yurtdışı yatırımları destekleyeceğiz.
  •  Doğalgaz, petrol ve kaya gazı kaynakları gibi kritik sektörlere yönelik yatırımları kamu kesiminin desteğini ve katılımını da içeren iş modelleriyle gerçekleştireceğiz.
  • Sürdürülebilir madencilik politikaları ile sanayiinin ihtiyacı olan hammaddeyi yerli kaynaklarla sağlayacağız.
  • Özel sektörün demiryolu taşımacılığına doğrudan tren ve dizi sahibi olarak girmesi için öngörülebilir, rekabetçi ve şeffaf bir piyasa düzeni kuracak, gerekli destek ve teşvikleri sağlayacağız.
  • Demiryolu güvenlik prosedürleri, personelin eğitimi, demiryolu araçlarının güvenlik kuralları ve benzeri konuları düzenleyip denetleyecek bir “Demiryolu Düzenleme ve Denetleme Kurumu” kuracağız.
  • Demiryolunda diğer ülkelerle karşılıklı işletilebilirlik sürecine yönelik mevzuatı hızla tamamlayacağız.
  • Ülkemize demiryolu araçları üretim, bakım, onarım ve yenileme (MRO) üssü hüviyeti kazandıracağız.
  • Nükleer enerjide yerli teknolojilerin geliştirilmesinin önünü açacak insan kaynağının yetiştirilmesi için, yeni nesil nükleer teknolojilere dayalı Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi kurarak ‘Türkiye Nükleer Ekosistemi’ geliştireceğiz.
  • Nükleer Enerji Düzenleme Kurumunu daha bilimsel ve aktif çalışan bir kurum haline getireceğiz.
  • Akkuyu Nükleer Santral Projesi’nin mevcut durumunu ve sözleşme detaylarını, anlaşma dışında verilmiş olan hakları veya üstlenilen yükümlülükleri gözden geçireceğiz.
  • Daha güvenli ve daha hızlı inşa edilebilir yeni nesil ‘Küçük Modüler Reaktörler” kuracağız.
  • Yurtdışında petrol, doğalgaz, metal ve değerli madenler ile kömür madeni arama faaliyetinde bulunacak şirketlerimize kamu tarafından risk paylaşımı, finansman ve ortaklıklar yoluyla destek sağlayacağız.
  • Ülkemizin Doğu Akdeniz doğal gazının Avrupa’ya taşınması için tek alternatif olması fırsatını etkili biçimde değerlendireceğiz.
  • Rusya Ukrayna savaşı sonrasında Rus doğalgazının batı ülkelerine naklinde önemi artan Karadeniz Münhasır Ekonomik Bölgesinin ülkemiz lehine sonuçlar doğurması yönünde her türlü çalışmayı titizlikle yürüteceğiz.
  • Akdeniz bölgesinde petrol ve petrol ürünleri ticaret merkezi oluşturacak, bu bölgede petrol ticaretine yönelik liman altyapısının geliştirilmesinin yanı sıra çevre ülkelerden bölgeye petrol taşıyan boru hatlarının sayı ve kapasitelerini arttıracağız.
  • Uluslararası pazarlara yönelik üretim yapmak üzere yeni petrol rafinerileri ve petrokimya tesislerinden oluşan bir organize petrol sanayi bölgesi tesis edeceğiz.
  • Elektriğin Ortadoğu ve Kuzey Afrika Bölgesinden satışında Türkiye’nin yeni ve etkin bir “Uluslararası Pazar” olmasını sağlayacağız.
  • Türkiye’nin doğalgazda bir “Merkez” olması için gerekli projeleri hayata geçirecek, enerji mevzuatının özellikle AB ile uyumlu, istikrarlı ve güvenilir olmasını sağlayacağız.
  • Doğu Akdeniz’de haklarımızı koruyarak münhasır ekonomik bölgelerle ilgili uluslararası antlaşmaları tamamlayacak ve arama faaliyetlerini yoğunlaştıracağız.
  • Türkiye’yi Doğu Avrupa–Kafkasya–Ortadoğu–Kuzey Afrika havzasının en büyük Enerji Ticaret Merkezi’ne dönüştüreceğiz.
  • Petrol ürünleri depolama kapasitesini artıracak ve çeşitlendirecek adımları atacağız.
  • Doğalgaz arz güvenliğinin temini ve ülkemizin Enerji Ticaret Merkezi’ne dönüştürülmesi için, yeraltı doğalgaz depolama, LNG terminali ve FSRU tesislerini üçüncü tarafların erişimine açacağız.
  • Doğalgaz ithalatında belli ülkelere/şirketlere bağımlılık riskini azaltmak ve doğalgaz ithalat maliyetini düşürmek için yeni kaynak ülkelerle anlaşmalar yapacağız.

 

Mutabakat metninde bu ve benzeri daha birçok “kalkınma” büyüme projesi vaadi var. Bütün bunların “doğaya zarar vermeden” gerçekleştirileceğine inanan varsa, beri gelsin.

Bütün bu kalkınma, büyüme vaatlerinin soyut bir şekilde, hiç mi yatırım yapılmasın, hiç mi madencilik yapılmasın ya da enerjiye ihtiyacımız var, gibi söylemlerle savunulması tam bir burjuva demogojisidir. AKP ve öncekileri de bunu çok iyi yapmıştır. Enerji politikalarında hiçbir yerde kamusal ihtiyaçlar, planlama gibi kavramlar dahi geçmemektedir. Yenilenebilir enerji yatırımlarının destekleneceğinin belirtilmesi ya da çatılara güneş panelleri yerleştirilmesi ve buradan elde edilecek elektriğin fazlasının ana artellere bağlanarak satılmasının sağlanacağı gibi vaatler liberalizmin içerme stratejisinin küçük havuç uygulamalarıdır.

Enerji alanında Türkiye’nin üs haline getirilmesi vaatleri, AKP’nin politikalarının sürdürüleceğinin ama bunu yaparken AKP’nin yaptığı gibi sadece yandaş şirketlere alan açarak değil, rekabeti eşitleyerek yapacaklarını ilan etmektedirler.

İklim politikaları bakımından ise, 2050’nin “net sıfır yılı” olarak ilan edilmesi, Paris İklim Anlaşmasına atıf yapılması, somut olmasa da kömürden kademeli çıkış yapılacağının ve yeni termik santrallerin yapılmayacağının söylenmesi tam bir kandırmacadır. Net Sıfır demek, karbon emisyonu ile karbon yutaklarının eşitlenmesidir. Yani bir termik santral yan tarafında termikten saldığı karbon emisyonuna denk gelecek şekilde elektrik üretecek bir RES ya da GES kurduğu zaman net sıfır hedefini tutturmuş olmaktadır. Bu tür hileler, küresel olarak zaten Paris Anlaşması’nın 1,5 Derece hedefinin tutturulamayacağının kesinleştiği ve NATO çatısı altında Rusya ve Çin’e karşı geliştirilen savaş konseptine bağlı olarak kömür ve nükleer dahil fosil enerji kaynaklarının egemenliği, okyanuslarda, kutuplarda yeni fosil yakıt kaynaklarının keşfi ve çıkarılması için girişilen rekabete bakıldığında Net Sıfır gibi hedeflerin hiçbir anlamının olmadığı görülür. İklim krizinde net sıfır değil gerçek sıfır çözümdür.

İklim krizi ile ilgili mücadele namına önerilen Karbon Bankası kurulması, Emisyon Ticaret Sisteminin kurulması gibi politikaların ise iklimden çok ticaretle ilgilendiklerinin kanıtı sayılır.

Tarım politikalarında ise emperyalist ve kapitalist bir olgu olan tarım güvenliği vurgulanıyor. Halkı endüstriyel tarımın, pestisit-monokültür tohumların girdabından çıkaracak, yerel halkın kendi toprağına, tohumuna ve ürününe  egemen olacağı gıda egemenliği üzerine bir politika yer almıyor.

Hayvan hak ve özgürlükleri adına hayvanları sömüren, vahşileştiren eğlence adı altında yapılan işkenceyi ve av turizmi verilen cinayetleri durdurmaya yönelik açıklama yok. Hayvan haklarının anayasal olarak güvence altına alınacağı söylenirken bir taraftan endüstriyel hayvancılığın desteklenmesi de mutakabattaki ikiliğin diğer bir yüzü.

Ekolojik yıkım ile ilgili maddelerde kümülatif bir bakış açısı ve değerlendirmeye sahip olunmadığı için yaşanan yıkımların rehabilitasyonu ve geri kazanımının nasıl sağlanacağına dair hiçbir öneri yok. Örneğin, yeni imar aflarının olmayacağı söyleniyor ama şimdiye kadar yapılan ve felaketlere neden olmaya devam eden yanlış imar, ulaştırma, yapılaşma uygulamalarının nasıl tersine çevrileceğine dair hiçbir öneri yok. Karadeniz’de yapılan sahil yolu, dere yataklarındaki yapılaşma, yaylalardaki yapılaşmalar hem her sağanakta sel ve heyelanlara neden olurken, narin ekosistemlerin de parçalanmasına ve yok oluşuna neden olmaya devam etmektedir. Keza İstanbul’da Kuzey Ormanlarının yapılaşması, yok edilmesi kuraklık, su kıtlığı gibi birçok sorun yaratmaya devam edecektir. Dolayısıyla buralardaki kayıp ve zararların nasıl onarılacağı ciddi ekolojik ve ekonomik sorunlardır. Buralarda geri dönüş sağlanamadığı müddetçe bu yıkımın sonuçları da engellenemez.

Toplumsal olarak karşı karşıya olduğumuz ekonomik sorunların temelinde büyük oranda ekolojik yıkım getiren politikalar olduğunun altını çizmek gerekir. Tarımın bitirilmesi, tarımsal nüfusun kentlere göç ettirilmesi, kapitalist meta üretimindeki ilksel birikimin sürekliliğinin bir sonucudur. Emperyalist kapitalist sistemdeki rolüne uygun olarak IMF, DB, DTÖ gibi küresel kurumlarla hayata geçirilen büyüme, kalkınma programlarını esas alan bu sermaye birikim modellerinin temelinde emeğin ve doğanın ucuzlatılması, daha derin sömürüsünün gerçekleştirilmesi yatmaktadır. Üretilen bütün zenginliklerin azınlık bir nüfusun elinde mülk, rant, sermaye olarak birikmesi biçiminde oluşan adaletsizlikler, milyonlarca emekçinin en asgari koşullarda fiziki varlığını devam ettirecek şekilde çalıştırılması gerçek bir şiddet rejimi ile sağlanmaktadır. Bu şiddet rejimi her durumda ikili hukuk ile yönetilen siyasi rejimin temelini oluşturmaktadır.

Millet İttfikı’nın Mutabakat Metnine de damgasını vuran “ikililik”in temelinde, sermayenin çıkarları ile toplumun çıkarları arasındaki çelişkilerin uzlaştırılması gayreti yatmaktadır. Bu çabanın ideolojik bir hegemonya amacını güttüğü açıktır. Tersinden ise, toplumun çıkarlarına bigane kalamayan burjuva partilerin vaatlerini tutmalarını ve gerçekten toplumdan ve doğadan yana bir dönüşümün sağlanmasının garantisinin yine toplumun örgütlü mücadelesi olduğunun da işaretidir. Toplumun örgütlü mücadelesi ile taleplerini yükselttiği oranda burjuvazi geri adım atmak zorunda kalmaktadır. Bu açıdan önümüzdeki dönemde de esas sorun ekoloji mücadelesinin, ekolojik yıkımın küresel olarak vardığı boyuta denk düşecek düzeyde bir örgütlülüğe kavuşturulması ve mücadelenin daha demokratik, daha yaygın ve daha derin hale getirilmesi olduğunu söylemeliyiz. Biz bu görevler doğrultusunda mücadele etmeye devam edeceğiz.

Polen Ekoloji Kolektifi