Patrick Bond: İklim için burjuvaziyi korkutan radikal fikirler üretmek gerek

0
296

İklim mücadelesinde ihtiyaç duyulanın radikal eylemler olduğunun altını çizen uluslararası iklim hareketi liderlerinden Bond, burjuvaziyi korkutan, gerileten fikirler üretmek gerektiğinin altını çizdi. Bond, “Dolayısıyla sosyalizm ve çevre hareketi üzerine daha fazla fikir üretmek, düşünmek gerekir” dedi.

Uluslararası iklim hareketi liderlerinden Patrick Bond, geçtiğimiz günlerde düzenlenen Politik Ekoloji Konferansı’nın katılımcılarındandı. Witwatersrand Üniversitesi ve Wits of School of Yönetişim Üniversitesi’nde ekonomi politiği profesörü olan Bond, Gezi direnişinden bu yana Türkiye’deki sosyal ve insan hakları direnişlerini yakından takip ettiklerini dile getirdi.

ETHA’ya konuşan Bond, 1968 yıllarını hatırlatan bir süreçten geçildiğini dile getirdi. Bond, “Şu anda o zamanlarda bile olmayan bir sürü mücadele dinamiği arttı. Örneğin evvelden bir kadın hakları dinamiği yoktu. Ama şimdi geyler, lezbiyenler, kadınların kendi haklarında bir direnişleri var. Daha önce olmayan bir mesele şuan dünyanın birincil gündeminde; iklim krizi. Bu mücadele dünyanın dört bir yanında devam ediyor ve Türkiye’de de gündemde oluşundan mutluyuz” dedi.

Bond, radikal bir iklim mücadelesi yürütmenin altını çizdi ve burjuvaziyi korkutan fikirler ürütmek gerektiğini vurguladı.

Patrick Bond’un sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle:

“Cuma” eylemleriyle Greta Thunberg, iklim hareketinde bir umut oldu. Direnişi dalga dalga yayıldı. Greta ile başlayan süreci nasıl görüyorsunuz?

Greta’nın çıkışı, kesinlikle umut vericiydi. Kapitalizmi suçlayıcı, yekten aşağılayıcı, utandırıcı bir çıkıştı. Böyle şeylere ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Greta’nın yol açtığı şey kesinlikle bizler için umut ve hareket verici bir şey oldu ve bunun devam etmesi gerekiyor.

Küresel iklim hareketinde ne tür ayrılıklar var? Bize ne öneriyorsunuz?

Görüyoruz ki kapitalist ideolojinin bize bir görüş sunma şansı kalmadı. Kapitalizm çözüldü, bize çözüm üretmekten uzak. İki örnekle başlayalım; birinci örnek kapitalist üretimin bize dayattığı teknoloji modelinin krizi esasen karbon krizi dediğimiz meselede kendini açığa vuruyor. Yani, teknoloji üretimi bu biçimde sürdürüldüğünde karbon krizinden kurtulmamız imkansız.

Bu da kapitalizm aleyhinde inanılmaz trajikomik bir durum yaratıyor. Çünkü teknolojiye tonla para harcanıyor fakat yaptığı yatırımlar çalışmıyor. Çünkü teknolojiye yaptığı yatırım sayesinde gezegenin geleceğini tehlikeye atan karbon krizi devamlı yükselmeye devam ediyor. Fakat kendisinin ironik bir şekilde karbon krizine bulmaya çalıştığı çözüm, oraya yine teknolojiyi geliştirerek teknik yöntemlerle karbon krizini engellemek. Bunun imkansızlığının da farkında sadece gözümüzü boyamaya çalışıyor!

Kapitalizmin bu konuda bize sunmaya çalıştığı ikincil çözüm ise karbon vergisi kesmek. Bunun üzerine planlar yapıyor, kişi başına 5-8 Euro’dan, 35 Euro’ya varabilecek vergilerden, söz ediliyor. Fakat bu vergilerin karşılığında yapılacak teknik üretimin karbon krizini engellemesinin ihtimali olmadığını biliyoruz. Hatta karbon krizini engellemenin yolu esasen kapitalizm durdurmakla ilgili. Kapitalizm, Trump gibi liderlerden de gördüğümüz üzere yalnızca ve yalnızca kazanmak üzerine kurguludur. Esasen bize gösterdiklerinin dışında kazanma kurguları gezegenin tahribatıyla kesinlikle ve kesinlikle doğru orantılı değildir. Gezegeni kurtarmak gibi dertleri de yoktur. Fakat gözümüz sadece Donald Trump’ı ve Amerika’yı kesmesin; Çin örneğinde de doğayı tahrip eden gaz firması, petrol firmasından bahsediyoruz. Bunların ilga edilmesi dışında herhangi bir çözüm gezegenin geleceği açısından iç açıcı değil.

Bunlar kapitalizmin fikir ayrılıkları. Sermayenin kâr marjıyla ilgili fikir ayrılıkları ile ilgilidir. Gezegeni ne kadar doğru yöntemlerle kurtarmak üzerine fikir ayrılıkları yerine daha fazla karı nasıl elde edecekleri üzerine kapitalist kurgular meseleyi. Sermaye gruplarının kendi arasındaki ayrılıklar buradan kaynaklanır.

Bizim fikir ayrılıklarımız ise; esasen birçok maddeyi içeriyor. Ve bunların kökenleri çoklu bir denkleme dayanıyor. Şöyle bir dönemden geçiyoruz, dünyanın bir çok yerinde Güney Afrika’da, Latin Amerika’da, Endonezya’da, Lübnan’da, Ortadoğu ülkelerinin birçoğunda şu anda kötü hükumetlere karşı ayaklanmalarla karşı karşıyayız. Öyle ya da böyle bir biçimde bir şekilde insanlar sokağa çıkıyorlar, kötü yönetimleri eleştiriyorlar. Bunlardan kurtulmak istiyorlar. Fakat bu ülkelerin, saydığımız coğrafyaların tamamının birbirinden farklı koşulları var. Dolayısıyla öncelikle hükmetme konusunda halkın söz sahibi olması başka bir denklem sunuyor, ekolojiyi düzeltmek için önce ekoljiyi düzeltme yanlılarının egemenliği ele geçirmeleri gerek. Fakat farklı coğrafyalardan bahsediyoruz. Buraların mücadele koşulları değiştikçe fikir ayrılıklarımız başlıyor.

Aralık ayında Madrid’de İklim Zirvesi yapılacak. Madrid zirvesinden bir beklentiniz var mı? Öte yandan Paris İklim Anlaşması’nın bir çaresi olacak mı?

Paris Anlaşması zaten daha başından sağlıksız bir anlaşmaydı. ABD’nin çeşitli dayatmaları altında imzalandı. Donald Trump kendi adına zayıf bir anlaşmaya yanaşmayacağını daha başından söylemişti. Dolayısıyla böyle başlayan bir anlaşmanın sonucunda hiçbir engelleyici kıstas elde edemedik.

Aralık’ta yeniden gerçekleşecek olan Madrid’deki iklim buluşmasının da en az Paris kadar sıkıntılı olacağını düşünüyorum. Çünkü birçok bağlamda, anlaşılamadı, mutabakata varılamadı. Bu bağlamları sayacak olursak; çeşitli devletlerin iklim değişikliğine karşı herhangi bir engelleyici yasada buluşabildiğini söyleyemeyiz. Örneğin, patent mevzusu önemli bir mevzudur. Bu yasaların değişeceğine dair imzacılar tarafından herhangi bir anlaşmaya varılmış durumda değil. Dolayısıyla Paris’ten daha uzun, daha geniş bir yol alabileceğimizi de düşünmüyorum. Fakat mesele şu ki aciliyet Paris Sözleşmesi’nden bu yana daha da arttı. Karbon seviyesi yıllar, günler içerisinde inanılmaz bir ivmeyle artıyor. Fakat bunun önüne geçilebilecek anlaşma düzeyleri yakalayabileceğimiz imzalayıcı devletlerle muhatap değiliz. Yine, geçiştirmelik diyebileceğimiz minvalde kararlar alınacaktır diye düşünüyorum.

Yeni Yeşil Düzen, hakkında ne düşünüyorsunuz? Sosyalizmde giden yolda bir aşama mı yoksa yeni bir Keynescilik mi, kapitalizmin devlet eliyle tüketiminin arttırılmasını yoluyla yoluna devam etmesi mi?

Şu anda özellikle Amerika’da en popüler çevre hareketi olduğunu söyleyebiliriz. İlgi uyandırmayı, etki sağlamayı başarıyorlar, sosyalizm gibi bir iddiaları da var ama onların istediği tıpkı sizin bahsettiğiniz gibi Keynesyen bir model sunuyor olabilir. Çünkü henüz ortaya konulan plan-programda devrimci bir duruş göremedik.

Şöyle bir durumdan bahsetmeliyiz bu hareketin içinden konuşabileceğimiz, stratejileriyle kıymetli bir isimden bahsetmeliyiz; Naomi Klein. Onun stratejik fikirlerinin ilham verici, radikal ve ufuk açıcı olduğuna şüphe yok. Fakat, bu kendi başına yeterli değil. Naomi Klein’in fikirleriyle ölçülebilecek bir mesele değil. Yeşil Yeni Düzen’in Keynesyen olduğundan bahsetmiştik. Oysa ki Keynesyen döneme dair deneyimlerimiz bize bunun sonuçlarına dair ne olacağını söylüyor. Keynesyen dönem, komünist partilerine karşı devletler tarafından kullanılmıştı ve yalnızca neoliberalizmi yeniden kurmak için kullanıldı. Şu anda diyebilirim ki evet maalesef görebileceğimiz en güçlü ve somut adımı atıyorlar. Görebileceğimiz en yaşayan somut örnek onlar fakat yeterli değil. Onların mücadelesini kıymetsiz bulmadığımı söylemekle birlikte yeterli bulmuyorum. İhtiyacımız olan iklim, çevre hareketinin daha radikal düsturlara ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Burjuvaziyi korkutmayan, geriletmeyen hamlelerin burjuvazinin isterilini yeniden üretme politikası taşıdığını düşünüyorum. Dolayısıyla sosyalizm ve çevre hareketi üzerine daha fazla fikir üretmek,  düşünmek gerekir.