ROAR Yuvarlak Masa: COVID-19 ve İklim Krizi

Çeviri: Onur Yılmaz

0
226

ROAR Kolektifi | 23 Haziran 2020

COVID-19, toplumsal ve ekolojik adalet için mücadele etme tarzımızın neredeyse her açıdan yeniden ele alınmasını zorunlu kıldı. Ancak, iklim değişikliği meselesi söz konusu olduğunda, virüs hiçbir şeyi değiştirmeden her şeyi değiştirmiş gibi görünebiliyor. Bugün içinde yaşadığımız dünya yılın başında olduğu gibi görünmüyor, ancak iklim krizi hâlâ insanlığın bugüne kadar karşılaştığı en büyük zorluk ve küresel sermaye hâlâ onu görmezden gelmek konusunda azmini koruyor.

İklim değişikliği konusundaki eylemsizliklerinin aksine, dünyanın önde gelen emperyalist güçleri, salgına, sermayenin çıkarlarının, 2008 mali krizinin doruk noktalarında çok ciddi şekilde tehdit altında kaldığı o son zamandan bu yana görülmeyen hararetli bir şevkle karşılık verdi. Eylemleri hep bildiğimiz şeyleri ortaya koyuyor: bu hükümetler iklimsel çöküşün en kötü etkilerini hafifletme gücünden yoksun değiller, onlarda eksik olan şey irade.

Salgın, iklim kriziyle başa çıkmak için gereken değişikliklerin devasa boyutunu da ortaya koydu. Dünya karantinaya girmeye başlayınca, salgının çevre için beklenmedik faydaları hakkında hikayeler dolaşmaya başladı ortalıkta. Yollarda daha az araba varken, büyük şehirlerdeki hava daha temizdi, kuşların sesi daha yüksek duyuldu ve gökyüzü daha maviydi. Daha az fosil yakıt yakıldığından salımlar da düşüyordu. Çalışmalar, Nisan ayı başlarında küresel salımların, geçtiğimiz yılın aynı dönemine göre yüzde 17 daha düşük olduğunu gösteriyor.

Bu, olabildiğince etkileyici. Ancak araştırmalar, COP21 Paris Anlaşması’nda belirlenen hedeflere ulaşma açısından dünyanın becerisine dair salgının kayda değer bir fark yaratmadığını da gösteriyor. Bu yılın Mayıs ayında, dünyanın çoğu yerinde karantina uygulanırken, atmosferik CO2 insanlık tarihinde kaydedilen en yüksek düzeye, milyonda 418 parçaya yükseldi.

Aklın tahayyül edemeyeceği düzeylerde gerçekleşecek bir toplumsal ve ekolojik felaketi önlemek için, küresel salımların önümüzdeki otuz yıl boyunca her yıl, yılda en az yüzde 7,6 oranında azalması gerekiyor. Sözde “gelişmiş” olarak adlandırılan ülkelerin 2035’e kadar karbondan tamamen arınmayı başarmış olması gerekiyor.

Dünyanın karantinadan çıkarken izlediği yol belirleyici olacaktır. Küresel sermaye mümkün olan en kısa sürede fosil yakıtlı normale dönmeyi planlıyor, ancak Hong Kong’dan bir grafiti eseri şöyle diyordu: “Normal olana geri dönemeyiz çünkü normalimiz sorunun tam da kendisiydi.”

Yeni bir normal yaratmak, fosil kapitalizminin gelgitlerini tersine çevirmek, petrol ve gaz endüstrisini yıkmak, endüstriyel tarımı ortadan kaldırmak ve hem insanların hem de insan olmayanların gelişip serpilebileceği bir dünya inşa etmek için mücadele devam ediyor. Bu bağlamda, COVID-19’un küresel politika üzerindeki etkisini sorgulayan bir makale dizisinin ilkinde, bir grup önde gelen akademisyen ve örgütlü aktivistten, koronavirüsün dünyadaki çevre hareketleri için ne anlama geldiğine dair düşüncelerini paylaşmalarını istedik.

– Kai Heron, Yardımcı Editör

ROAR, John Bellamy Foster, Thea Riofrancos, Lavinia Steinfort, Giorgas Kallis, Max Ajl, Brian Tokar ve Hillary Moore’a katkıları için teşekkür eder.


Çevre hareketlerinin koronavirüs salgınından ileriye doğru taşıması gereken ana ders nedir?

John Bellamy Foster

Maymundan İnsana Geçişte Emeğin Oynadığı Rol adlı ekolojiye dair klasik çalışmasında Frederick Engels “doğada hiçbir şey izole halde gerçekleşmez. Her şey, diğer her şeyi etkiler ve diğer her şeyden etkilenir ve bizim doğa bilimcilerimizin en basit şeylere dair net bir kavrayış kazanmasının önündeki engel bu çok katmanlı hareketin ve etkileşimin unutulmasıdır çoğunlukla,” diyordu.

Engels’in çalışmalarının sıkı bir öğrencisi olan Barry Commoner, “ekolojinin birinci yasası” olarak “her şey, diğer her şey ile bağlantılıdırı belirlemiş olsa da, bu önermenin içeriğinin bütünü nadiren çağdaş çevrecilik tarafından kavranmıştır. Bu, Karl Marx’ın doğanın ve toplumun metabolizmasına odaklanan doğanın evrensel metabolizması olarak adlandırdığı şeyin aksine, insanın bulunduğu alanlardan ayrıştırılmış dışsal çevreye abartılı bir vurgudan kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, çevresel değişikliklere dair çalışmaların, bağlantıları olmayan bir insan alanına ait olarak görülen hastalık etiyolojisiyle (nedenbilim) olan ilişkisiklıkla kesilmiştir. Şimdi, COVID-19 bize bu hatanın ciddiyetini öğretti.

SARS, MERS ve H1N1 gibi tehlikeli yeni zoonozların aniden ortaya çıkması, son on yılda hastalık etiyolojisinde, zooloji, mikrobiyoloji, epidemiyoloji, ekoloji, veterinerlik ve halk sağlığı analizlerini bir araya getiren, salgınlara daha sistematik bir yaklaşım geliştirmeyi amaçlayan Tek Sağlık (One Health) yaklaşımının yükselişinin üzerine geldi.

Her ne kadar öncekinden üstün olsa da, Dünya Bankası, Dünya Sağlık Örgütü ve ABD’deki Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri tarafından hızlı bir şekilde benimsenenTek Sağlık‘ın baskın ideolojik temeli ve indirgemeci yaklaşımlar, bütünsel bir yaklaşımdan çok kritik bir açıdan geri adım atıldığı anlamına geliyordu: endüstriyel tarım ve gıda ticareti ve küresel meta zincirlerinin titizlikle incelenmesini de içerecek şekilde kapitalizmin ele alınması açısından.

Bu nedenle, epidemiyolojinin içinden, tarihsel materyalist geleneklerden etkilenen, Marx’ın metabolik yarık teorisiyle ilişkili genel görüşün ifade ettiği kapitalizmin hastalığın yayılmasında ana vektör haline geldiği bakış açısını dikkate alan daha gelişmiş bir Yapısal Tek Sağlık yaklaşımı ortaya çıktı. Marx’ın on dokuzuncu yüzyılda belirttiği üzere “periyodik salgınlar”, toprak besin döngüsünün bozulmasının bir tezahürü olduğu kadar insan toplumu ve doğa metabolizmasının bozulmasının da bir tezahürüydü.

Ekosistemlerin yok edilmesinin, kentsel ve “vahşi” alanlar arasındaki tampon bölgelerin ortadan kaldırılmasının, geniş tarımsal monokültür ve açık besicilik alanlarının yaratılmasının ve üretimin meta zincirleri aracılığıyla küreselleşmesinin tümünün nasıl virüslerin türler arasında yayılması ile ilgili olduğunu anlamak, Yapısal Tek Sağlık perspektifinde, insanlığı etkileyen genel metabolik krizin tüm boyutlarını kavramak açısından çok kritiktir.

Bütün bunların ötesinde esas soru, neoliberalizm altında halk sağlığı sistemlerinin tarumar edilmesi ve bunun, renkli halklar ve genel olarak yoksullar arasında daha yüksek hastalıklılık ve ölüm oranları yaratan ırkçı kapitalizmle nasıl ilişkili olduğu sorusudur. Bu koşullar altında COVID-19’un ırkçı kapitalizm ve ekonomik bunalımla kesişmesinin, şu anda ABD’de George Floyd’un polis tarafından linç edilmesine karşı başlayan ayaklanmalarda ortaya çıkmış olduğu gibi mükemmel prostesto fırtınaları yaratması sadece basit bir tesadüf değildir. Bunun yanında, karbon salımları da artmaya devam ediyor ve tüm gezegen, bir bütün olarak sermaye birikimi sistemine içkin fosil sermaye tarafından tehdit altında tutuluyor.

Eğer “her şey başka her şeyi etkiliyorsa ve bundan etkileniyorsa”, 21. yüzyılda insan varlığına yönelik tehlikelere sistemi değiştirerek ve farklı bir toplumsal metabolik yeniden üretim biçimi yaratarak yanıt vermeliyiz. Başka yolu yok.

John Bellamy Foster, Monthly Review editörü ve Oregon Üniversitesi’nde sosyoloji profesörüdür. En son kitapları The Return of Nature: Socialism and Ecology (2020) ve The Robbery of Nature: Capitalism and the Ecological Rift (Brett Clark ile, 2020), her ikisi de Monthly Review Press tarafından yayınlandı.


Thea Riofrancos

Krizler önceden var olan adaletsizlikleri teşhir eder. Radikalleştirici etkilerinin nedeni budur – ama aynı zamanda toplumsal huzursuzluğun ortasında otoritelerini güçlendirme gayretine girişmiş gerici güçlerin iktidarını yükseltme potansiyellerinin de nedeni budur. Başka bir deyişle, krizler, asimetrik zeminlerde iktidar için girişilen fırsattan istifade yarışmalarıdır.

Bu, salgının çevre hareketleri için kilit önemdeki dersinin, tıpkı toplumun çatlaklarını daha da büyütmüş olması gibi mevcut eşitsizliğin oluştuğu fay hatları boyunca – sağlık, iklim, finansal – krizlerin gelişip ortaya çıkması olduğu anlamına geliyor. Gerçekten de, aynı grupların çoğu hem salgın hem de iklim krizinin etkileri karşısında ön saflarda yer alıyor.

Ve iki acil durum kesişiyor: çevresel ırkçılık – zehirli enerji santrallerinin ve fabrikalarının daha büyük oranlarda renkli halkların yaşadığı yerlerde konumlanmış olması gerçeği – daha ciddi COVID-19 vakalarına neden olan astım gibi sağlık sorunlarının altında yatan sebeptir. Bu arada, Bangladeş ve Hindistan’dan Ekvador’a kadar, topluluklar salgının tam ortasında hortumlarla ve sellerle yüzleşiyor.

Bu dinamikler, ABD genelinde protestoların yaygın şekilde patlak vermesinde görünür hale geliyor. Elli eyaleti, Porto Riko ve ABD Virgin Adaları’nın tamamının yanı sıra dünya çapında yankılanan koordineli eylemleri de kapsayan ayaklanma, George Floyd’un vahşi bir polis cinayetiyle öldürülmesiyle tetiklenmiş oldu.

Haklı öfkenin derinliğini ve taleplerin radikal kapsamını anlamak için, yaşanan vahşeti, Siyah toplulukların karşı karşıya olduğu çoklu krizler bağlamında konumlandırmak önemlidir. Minneapolis’teki toplulukları örgütleyenlerden birinin, “Bir polis tarafından öldürülme ihtimalim COVID’den ölme ihtimalim kadar yüksek” şeklinde ifade ettiği ve bu toplulukları sert bir şekilde vuran ekonomik yıkımın ortasında Baltimore’daki bir aktivistin, “Kaybedecek başka bir şeyi çok da olmayan arkadaşlar, işte onlar bu sistemin siyah insanlar için kurulmadığını anlıyorlar.” diye belirttiği tam da bu.

Baskı sömürünün üstünde katmanlandığında, topluluklar güvencesizliğe, gelebilecek zarar ve şiddete karşı bu kadar savunmasız olduğunda, aynı anda birçok adaletsizliği açıkça gözler önüne sererek katalizör rolü oynayan olaylar hızla protestoları diriltebilir.

New York’taki bir protestocunun “Ben doğru zamanda doğru yerde olduğumu hissediyorum” sözleriyle ifade etmesindeki gibi birçok insan için, olaylı bir anın kopmuş olması, karantinanın kasvetli zamansallığını deldi. Sokaklarda, coşkun enerji hissedilir durumda: aylarca süren tecritin ardından kolektivitenin büyük heyecanıdır bu.

Ancak mevcut ayaklanmanın önemli bir kendiliğindenlik unsuru olsa da, Black Visions Collective veya işçi merkezi Centro de Trabajadores Unidos en la Lucha gibi yapıların örneklerini sunduğu gibi, yıllara dayanan bir örgütlenmenin üzerinde geliştiğini unutmamalıyız. Diğer öngörülü çabaların yanı sıra, polise kaynak sağlamayı durdurma talebinin aniden dikkatleri toplamasını, onu ortadan kaldıracak bir anlayışa yönelen talepleri, Siyah Yaşamlar Hareketi 2016 platformu yokluğunda hayal etmek imkansız.

Küresel sermayenin çelişkileri krizin verili bir gerçek olduğu anlamına gelir. Bu, elbette, hızlanan iklim krizini de içermektedir. Umut, bu acil durumlara verilen toplumsal tepkinin dışlayıcı değil, özgürleştirici bir yöne doğru ilerletilmesidir. Bunu sağlamak için kriz ile onu üreten temel sistem arasındaki noktaları birleştirmeliyiz. Bundan sonra ne olursa olsun, şimdiki eylemlerimiz kalıcı ve dönüştürücü mücadeleyi destekleyen örgütsel altyapıyı güçlendirmeyi amaçlamalıdır.

Thea Riofrancos, Providence College’da Siyaset Bilimi Bölümünde Yardımcı Doçent, Resource Radicals: From Petro-Nationalism to Post-Extractivism in Ecuador (Duke Üniversitesi Yayınları) kitabının yazarı ve A Planet to Win: Why We Need a Green New Deal (Verso Books) kitabının eş yazarı. Amerika Demokratik Sosyalistleri Ekososyalist Çalışma Grubunun yürütme kurulunda görev yapıyor.


Lavinia Steinfort

Gezegenin, onun birçok ekosisteminin ve tüm yeryüzü canlılarının hayatta kalması ve gelişmesi için çevre hareketlerinin cesur olması ve iktidarın dönüşümü için baskı oluşturması gerekiyor. Aksi takdirde, kapitalist, sömürgeci ve ataerkil iktidarlar, özel kâr için her şeyi ve herkesi baskı altına almaya, sömürmeye ve ezmeye devam edecekler.

Bu yakından ilişkili güçler, mevcut her yaşam kaynağını, değerin elde edilmesi için sessizce feda edilen nesnelere ve metalara dönüştürdü. Bu mekanizma yüzyıllarca süren sistemik köleleştirmeyi, bakım emeğinin ve diğer ücretsiz (ya da düşük ücretli) çalışmanın sömürülmesini ve biyosferin ve tüm varlıkların bağlı olduğu birçok yaşam destek sisteminin yıkıma uğratılmasını mümkün kılmıştır. Başka bir deyişle, bu kâr parazitleri, iyi yaşamak için gerekli olan her şeyi kolektif bir şekilde kurutmaya çalıştılar.

Ancak iktidarın kullanımı tamamen başka bir oyuna da dönüşebilir. Tarih bize, başkaları “üzerinde” kurulan iktidara, daha adil ve yaşanabilir toplumlar yaratmak “için” bir iktidar tarafından direnilebileceğini ve onun altüst edilebileceğini öğretti. Her renkten kadınlar için oy hakkının kazanılmasından sekiz saatlik iş günü ve emeği koruyan diğer tür kazanımlara, sömürgeci imparatorluklardan bağımsızlık kazanmaya; zaman ve yeniden, toplumun çoğunluğunu oluşturanlar, onları zapturapt altında tutan ayrıcalıklı azınlık olmasa da, kendilerini özgürleştirdiler ve kurumlarının kurtuluşunu sağladılar.

Salgın, hükümetlerin ekonominin bazı kısımlarını kapatma ve aynı zamanda, amaç uzun vadede bu aynı ekonomiyi kurtarmak olduğunda – bazı – hayatları kurtaracak güce sahip olduğunu gösterdi. Ayrıca bakım işlerinin, gıda sistemlerinin, kamu mallarının ve hizmetlerinin ve duyarlı yönetimlerin yanı sıra zorunlu iş kollarında çalışan milyonlarca işçinin toplumlarımızın bel kemiği olduğunu açıkça ortaya koydu.

Çevre hareketleri, bu temeli merkezine alan bir ekonomiyi şekillendirmek için birçok feminist, ırkçılı karşıtı, sendikacı ve post-kapitalist güçlerle “birlikte bir iktidar” inşa ederse ne olur? Ya, yıkıcı madencilik, spekülatif finans ve kitle turizminden fosil yakıta dayalı tarıma ve zorunlu olmayan tüketimciliğe kadar ekstraktif her şeyi tasfiye etme (degrowing) çağrısı yapsak ne olur?

Peki, toplumlarımızın demokratik dokusunu derinleştirmek ve kolektif bir şekilde savunmak için, parçası olduğumuz toplulukları gerçekten örgütlemek ve uzaktan beslenmemizi sağlayan topluluklarla dayanışmak üzere birlikte çalışsak? Peki ya enerji sistemlerimiz, kâr, rekabet ve birikimin yerini yeterlilik, dayanışma ve işbirliği gibi örgütlenme ilkelerinin alması için kamusal mülkiyet ile bu demokratik dokuyu destekler nitelikte olsaydı?

Özellikle, kuzeyli çevre hareketleri, hükümetlerinin tarihsel telafi ödemelerini yapmaları için – kısmen de, küresel Güney olarak bilinen bölgelerdeki yağmalanmış ülkelere ve topluluklara yeterli ve koşulsuz iklim finansmanı kanalize ederek, hükümetlerin kendilerinin ve kurumsal iktidarlarının sorumlu tutulmasını talep etmek üzere güçlerini kullanmalıdırlar. Bu şekilde, diğer birçok ezilen Yerli topluluk arasında Şili’deki Mapuche halkı ve Nijerya’daki Ogoni halkı nihayetinde kendi şartlarına göre demokratik tedarik sistemlerini yeniden inşa edebilir ve geliştirebilir.

Hayatta kalmak ve gelişmek için, siyasetin acilen sözde serbest piyasalara ve teknolojilere bağlanıp kalmayı bırakması gerekiyor. Bunun yerine, yoksunlaştıran ve aşırı üreten bir sosyo-ekonomiden öteye ve küresel çapta refaha erişmek için iktidarı ve zenginliği küresel çapta yeniden dağıtan bir ekonomiye doğru bir geçişi koordine etmek zorundayız.

Lavinia Steinfort, Ulusötesi Enstitüsü’nde (TNI) araştırmacıdır. mPOWER projesinin ortak yürütücülerinden ve The Future is Public: Towards Democratic Ownership of Public Services (2020), Public Finance for the Future We Want (2019) ve Enerji Şartı Antlaşması üzerine One Treaty to rule them all (2018) raporlarının ortak editörlerinden.


Giorgas Kallis

Çevre hareketlerinin alması gereken temel ders, koşulların her an, daha iyi ya da daha kötü yönde dramatik bir şekilde değişebileceğidir. Tarih asla durmaz ve çoğu kez önümüzde bir dağ gibi dikiliyor gibi hissedilen şey, hızla çökerek kül olup dağılabilir. Koronavirüs salgını, sahip olduğu büyüme ve kâr önceliğiyle kapitalist sistemin kırılganlığını gözler önüne serdi.

Bu bulaşının hızı ve kapsamı, aşırı hızlandırılmış küresel ekonominin uçak ve gemi rotalarını takip etti. Dünyanın en zengin ve askeri olarak en güçlü ülkeleri, nüfuslarını hastalıktan koruyamazken, Vietnam veya Kerala gibi mütevazı ülkeler, salgın boyunca hasar almadan yol almayı başardılar. Kamu sağlığında ve GSYİH büyümesi adına yürürlüğe konan sosyal ve sivil güvenlik altyapılarında yıllardır yapılan bütçe kesintileri, Batı devletlerinin karşılık verme kapasitelerini aşındırdı.

İklim değişikliği konusunda olduğu gibi, ilk içgüdü “ekonomiyi” korkutmamak adına hiçbir şey yapmamaktı – bunun bedelini sevdiklerimizin yaşamları ve ekonominin kendisinin çöküşüyle ödedik. Çevrecilerin baştan beri uyardığı eylemsizliğin bir maliyetinin olacağı tam da budur.

Çevre hareketleri, bıçak kemiğe dayandığında insanların yaşamı kârın üstüne koyması gerçeğinden cesaret alabilir. İstisnalar, tereddütlerle birlikte ve en azından şimdilik politikacılar buna itaat etmek zorundalar. Göz açıp kapayıncaya kadar yeni yaşam biçimlerine adapte olduk – bazılarımız buna daha uzun süre dayanamazsa, bu bizim hatamız değil, geçimimizi garanti altına almayan ve bizi tekrar işe gitmeye iten hükümetlerdir. Bu, iklim değişikliğinde olan bitene benzemiyor mu?

Anketler bize insanların çoğunun kararlı hamleler istediğini söylüyor. Yaşamlarını – bir virüsün talep ettiği fiziksel mesafeden çok daha hoş bir şekilde – değiştirmeye istekliler, ama bunun adil ve örgütlü bir şekilde ve azınlığı korumak uğruna çoğunluğa karşı olmayan bir şekilde gerçekleşebileceğine güvenmek istiyorlar.

Bu salgının tek seferde ya da herhangi bir şekilde kontrol altına alınmasını beklememeliyiz, herkes iklim eğrisini düzleştirmek için bir araya gelecektir. Ama siyaset, Hannah Arendt’in bize gösterdiği üzere, beklenmedik, eşi benzeri görülmemiş şeyleri başlatır. Beklenmedik politikalar için olasılıklar açan eşi benzeri görülmemiş zamanlarda yaşıyoruz. Felaket değil, düşe kalka bir tasarım yolundan geçerek yavaşlayan, farklı bir dünya inşa etmeye başlama gücünü örgütleyebileceğimize ve ayakta tutabileceğimize inanmalıyız.

“İnanç,” diyordu Susan Paulson yakın zaman önceki bir konferansta, “iyimserlikten farklıdır, kazanma şansınız olmasa bile uğruna mücadele ettiğin şeye inanırsın.” Daha da iyisi, ortada ufak bir şans bile olabilir.

Giorgos Kallis, ekolojik iktisatçı, politik ekolojist ve Barselona Otonom Üniversitesi Çevre Bilimi ve Teknolojisi Enstitüsü’nde yer alan Katalan Araştırma ve İleri Çalışmaları Enstitüsü (ICREA) Profesörü. Limits (Stanford University Press, 2019) ve Degrowth (Agenda Publishing, 2018) kitaplarının yazarıdır.


Max Ajl

COVID-19’un ortasında ve sonrasında ekolojik bir adil geçiş ile ilgili üç temel nokta daha net bir hale gelmelidir. Bir, her zamankinden daha acil olarak, dönüştürülmüş tarım sistemlerine ihtiyacımız var. İki, devlet, sosyalizme giden yol olmayabilir, ancak uzun geçiş süreci için bir koza gibi vazgeçilmez bir koruyucu tabakadır. Üç, Güney’deki devletlerin ihtiyaç duydukları şeyi yapmasını sağlamak için ekolojik tazminata olan ihtiyacı açıkça görebiliyoruz.

Birincisi, tarım. Endüstriyel kapitalist tarımın ölümcül virüsler için bir kuluçka makinesi olduğu şimdiye kadar gayet iyi bilinmektedir. Endüstriyel tarzda çiftçilik gözden düşmüş durumda ve ekolojik tarım hareketleri kendi lehlerine baskı yapmalılar. Dünya genelinde, ekolojik köylü hareketleri, çiftçi hareketleri, tarım alanlarının birer meta olmaktan çıkarılması hedefi ile iç içe geçmiş permakültür girişimleri, dayanıklı ve kapitalist olmayan bir dünya gıda sistemi için fiziksel üretim sistemleri kuruyorlar.

Köylü hareketleri ayrı bir yerde durmuyor, ekolojik hareketin ve emekçi sınıf hareketlerinin önemli tamamlayıcı bir parçası. Bu nedenle, yoksulların ekolojizminin hakiki bir örneğini oluştururlar. Bu tür hareketler, yoksulları besleyen, gezegenin sağlığını iyileştiren ve virüslere karşı mükemmel korunma yöntemi olan gıda üretim sistemlerini oluşturabildikleri için küresel adil geçiş süreçlerinin temelidirler.

İkincisi, bizim devlete ihtiyacımız var. 1990’lar ve 2000’ler boyunca devlet, toplumsal üretim ve popüler kalkınmanın garantörü olarak birçok çevre için itibarını yitirdi. Bu fikir şimdi mezarlığa gömülmüş durumda. Bölgesel çapta veya ülke çapında testleri koordine edebilen yapı devlettir. Konjonktürü tersine çevirecek itkiyi yönetebilen yapı devlettir.

Sosyalist ufuklara doğru büyük geçiş süreçlerini koordine edebilecek, toplumsal kaynakları yeşil veya daha yeşil sektörlere tahsis edebilecek ve lüks tüketimin ve aşırı enerji kullanımının küçülmesini yönetebilecek yapı devlettir. Kuzeyde bunu yapması gereken devlet ise, ekolojik hareketler tutarlı olmalı ve doğal maddeyi çıkarıp işlemeye dayalı (extractivism) boyama fırçasını kullanan ulusal-halkçı devletleri göz ardı etmekten ziyade Güney’de bunu böyle yapmada devletin rolünü kabul etmelidir.

Üçüncüsü, ekolojik tazminatlar. Koronavirüs salgınının ortasında, Afrika genelinde, şimdi Kuzey’deki sosyal demokrat hareketler tarafından da dile getirilen, yaygın borç iptali talepleri öne çıktı. Borç iptali, ekonomik bir itki yaratması için devletlere biraz alan açmak açısından şarttır. Ancak, parasal borç afları yetersizdir. Atmosferik alanın gasp edilmesine ve iklim değişikliğinden kaynaklanan mevcut ve gelecekteki çevresel ve toplumsal zararlara yönelik telâfilere dayanan ekolojik bir borç merceğinden bakmak merkezi önemdedir.

Devletin adil geçiş süreçleri için gerekli ancak yetersiz bir kurumsal mimari olduğunu kabul ediyorsak devletin görevlerini yerine getirebilmesi için kaynaklara sahip olması gerektiği konusunda hemfikir olmalıyız. Tazminatlar ayrıca Güney ve Kuzey arasında kalkınma bağlamında da aradaki farkı kapatmak açısından bir zemin hazırlar. Salgın, dünyanın her zamankinden daha fazla birbirine bağlı olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Öyleyse bu bağlantıların şartları adil olmalı.

Max Ajl, Tunus Gıda Egemenliği ve Çevre Gözlemevi’nde araştırmacı ve özellikle Arap bölgesinde tarımsal kalkınma üzerine yazmaktadır. 2021’de Pluto’dan çıkacak olan A People’s Green New Deal adlı kitabın yazarıdır. Twitter hesabı @maxajl


Brian Tokar

Hayal edilemez zamanlarda yaşıyoruz. Belki de, geçen yıl Hong Kong’dan Santiago, Şili’ye kadar şehirlerin sokaklarını saran dünya çapındaki demokrasi yanlısı protestolarla başladı. Protestoların hepsi salgın tarafından durdurulmuş oldu, çünkü büyük ölçüde hazırlıksız dünya, hastalık hafifletme önlemlerinin en sertine başvurmak zorunda kaldı: kamusal alanların gerçekten kapatılması.

Sonra, burada ABD’de, kısa bir süre içinde bir dizi en utanmaz polis vahşeti ve beyaz üstünlükçü şiddet eylemlerine ve iki aydan fazla süren bir karantina ile birleşen kamuoyundaki usanmışlık ve öfke patlamasının dışavurumuna tanık olduk. Karantina, gittikçe daha küstah ve otoriter bir toplumsal düzene karşı ülke çapında ve hatta küresel çapta gelişen bir ayaklanmaya yol açtı.

İklim adaleti aktivistleri için, salgın karantinası, birçok kentte hastane kapasitelerinin yetersiz kalması ve küresel ekonominin büyük bir kısmının durmasını da içeren, hızlanan küresel iklim krizinin bazı potansiyel sonuçlarının zaman içinde sıkıştırılmış bir hali gibi hissedildi neredeyse. ABD’deki aşırı militarize polisiye uygulamalar kökeni uzun bir geçmişe dayanan ırkçılık mirasını yansıtıyor ve iklim kaynaklı aksamalara hazırlıksız militarist bir devletin neye başvurabileceğine dair onlarca yıllık uyarıları hatırlatıyor.

Ancak karantina sırasında büyük şehirlerin çevresindeki hava ve su aniden daha temiz oldu, iklim değiştiren salımlar, Nisan ayında yüzde 17 kadar düştü ve insanlar ansızın gelen bir mucize gibi artık arabaların egemen olmadığı kent içi büyük işlek caddeleri deneyimlediler.

Toptan petrolün fiyatı birkaç gün için negatife bile düştü, çünkü tüketim o kadar dramatik bir şekilde düşmüştü ki üreticilerin aşırı üretim çıktısını depolamak için alanları tükeniyordu ve Mayıs vadeli sözleşmelerinin değeri üzerine para verseniz alınmaz noktaya geriledi. Petrol fiyatı o kadar düşük kaldı ki, ABD hidrolik kırma endüstrisi ve bir zamanlar kazançlı olan diğer fosil yakıt çıkarma biçimleri birdenbire etkisiz hale gelmeye başladı. Bazı şehirler, daha fazla sosyal mesafeli yaya alanı sağlamak için araçsız cadde sayısını büyük ölçüde artırdı ve şehir merkezlerimizin daha kalıcı bir şekilde değişmesi mümkün görünmeye başladı.

Birçok konuyu kapsadığı için salgından alınacak çok önemli derslerden biri, toplumsal düzende bir zamanlar düşünülemez değişikliklerin gerçekten mümkün olduğudur. Enerji ekonomisi alanında öncülerden olan Charles Komanoff’un yakın zaman önce yazdığı üzere, “hiçbir şeyin hızlı bir şekilde yapılamayacağı yenilgiciliğinin temelini sarsıyor olabiliriz.” Toplumsal dayanışmanın ve karşılıklı yardımın topluluk temelli yeni biçimlerinin tüm dünyada ortaya çıktığını gördük.

Ancak salgının en şiddetli aşaması – umarım – geride bırakıldıkça, bu baharda ortaya çıkan daha fazla umut vadeden emarelerden herhangi biri uzun vadede sürdürülecekse, daha sürdürülebilir örgüt biçimlerine, dayanışmaya ve kalıcı taban ittifaklarına ihtiyaç duyulacaktır.

Devletçi kurumların başarısız olduğu insanların temel ihtiyaçlarını karşılamaya devam etmek için daha fazla tabandan örgütlenen koordinasyona ihtiyacımız olacak ve özellikle ABD’de halk sağlığı önlemlerinin altını oymaya devam etmekle tehdit eden ilaç endüstrisinin kâr odaklı modelini altüst etmemiz gerekecek. Sahada gösterilen çabanın daha önce eşi benzeri görülmemiş aşağıdan yukarıya koordinasyonuna ve yükselen otoriteryanizm karşısında radikal demokrasinin yeniden canlanmasına ihtiyacımız olacak.

Murray Bookchin yaklaşık kırk yıl önce “imkansızı yapmazsak, hayal bile edemeyeceğimiz bir şeyle karşı karşıya kalacağız” diye yazıyordu. Günümüzde ise, bu sadece bir kehanet değil, neredeyse bir kesinlik haline de geldi.

Brian Tokar’ın, Tamra Gilbertson ile birlikte düzenlendiği son kitabı Climate Justice and Community Renewal: Resistance and Grassroots Solutions (Routledge 2020) Ağustos ayına kadar çevrimiçi siparişlerde %50 indirimli (Kod CJCR20).


Hillary Moore

Giderek daha fazla beyaz çevre ve iklim aktivisti, renkli halklar ve küresel Güney’in onlarca yıldır yaptıklarıyla bağlantılar kurmaya başlıyor: Irksal adalet faaliyetlerini merkeze almaksızın dünyayı kurtaramayız. Bir hareket olarak tarihimiz, şöyle diyelim, rahatsız edicidir. 1980’lerde, belki de yaklaşımımız ırkçılık karşıtı olmak dışında her şeye benziyordu – bundan 100 yıl öncesine ise hiç girmeyelim. 1990’larda, bizim olmayan zaferleri üstlenme şansımız vardı. 2010’larda, muhtemelen örgütlerimizde bazıları bizi harekete geçirmek için yorulmaksızın çalışan, bazıları örgüt kültürümüz palavradan ibaret olduğu için ayrılan birkaç siyah insanı ve belki de bir veya iki yerli ya da renkli insanı kadrolarımıza serpiştirmeye başladık. 2012’de Trayvon’un cinayetine karşı ses çıkarma konusunda üzerimizde baskı hissettik ve 2016’da Beyaz Saray’daki kolay hedef alınabilir beyaz milliyetçilere karşı bir tavır ortaya koyduk.

Demek istediğim ne mi? Oyuna geç dahil olduk. Birkaç cesur ruh bize adaletin ne anlama geldiğini göstermeye çalıştığı sırada ayak diredik, bazen ise tekmeleyip çığlık attık.

ABD’deki çevre hareketine tavsiyemde lafımı esirgemeyeceğim: adalet için verilen mücadelenin önünden çekilin – ya da katılın, ama hiçbir bahane göstermeksizin. Kendimizi yeniden örgütlemeye istekli değilsek – kurullarımızda, idarecilerimizde, yöneticilerimizde, programlarımızda, kampanyalarımızda, kaynak yaratma girişimlerimizde, stratejilerimizde (evet, hepsinde) çok ciddi değişiklikler yapmak konusunda istekli değilsek – o zaman,… konuyla bir alakamız olamaz.

Şimdi kendi kendimizi hareket geçirmek için iyi bir zaman. COVID-19 salgını ve dünyanın dört bir yanında siyah yaşamların savunulması için gelişen halk isyanları, hareketlerin ne kadar hızlı harekete geçtiğini, en çok tehlikede olanın ve ileriye giden yolu görenin kim olduğunu çıplak bir şekilde gösteriyor. Meseleleri kağnı hızıyla ele aldığımız standart tarzımız savunulabilir gibi değil. Ve hâlâ, Amerika’da ve Avrupa çapında beyaz milliyetçiler ve sağcı popülistler tarafından satılan beyaz çevreciliğin koruma ve muhafaza etmeye dayalı olan bir versiyonunu toplumsal kazanımları gerçekten geri almak için beyazla boğuyoruz.

“Yoldan çekilmek” nasıl bir şey? Mücadelenin ön saflarındaki insanlar tarafından örgütlenmemizi imkan verelim. Kelimenin tam anlamıyla. Bu mücadeleleri desteklemek için para sağlayın. Burada ve küresel Güney’de çevre adaleti ve iklim adaleti için mücadele eden insanların taleplerini yükseltmek için kampanyalarımızı yeniden düzenleyelim.

Hilary Moore, ırkçılık karşıtı bir politik eğitimci ve serbest yazar. Showing Up for Racial Justice için çalışıyor ve Almanya Berlin’de yaşıyor. Yakın zaman önce Burning Earth, Changing Europe: How the Racist Right Exploits the Climate Crisis–And What We Can Do About It (Rosa Luxemburg Vakfı, 2020) kitabını yazdı.