TBMM’de İklim Krizi Konuşuldu: Murat Çepni’den Dinliyoruz

0
131
Görsel kaynağı: elyazmalari.com

Geçtiğimiz hafta Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın açıkladığı iklim sonuç bildirgesinde de geçen gündemlerden biri olan mecliste “İklim Kanunu” ve iklim krizine dair atılacak adımlar üzerine görüşmeler 25 Şubat’ta başladı. Bakanlığın hiçbir somut veriye, politikaya, atılan adıma dayanmayan iyi niyet beyanları ve iktidarın ekonominin farklı sektörlerinde tam tersi yönde attığı adımlar aslında bize alışkın olmadığımız bir durumu göstermiyordu. Türkiye’de söz çürüyeli çok olmuştu, hele de burjuva siyasetçilerin ağzından çıkıyorsa.

Meclisteki tüm partilerden söz alıp konuşan milletvekilleri adeta BM raporuna taş çıkarırcasına iklim krizinin Türkiye’deki sonuçlarını güzelce sıraladılar. Semptomları konuşmanın hafifliği içinde “milli su kanunu”ndan “sürdürülebilir temiz enerji” mavrasına hiçbir derde deva olmayacak çözümlerden bahsettiler. Milyonlarca ağaç dikmekten, çöp, çamur meseleleri üzerinden sözde halkçı belediyecilikten, kuruyan göllerden, botanik bahçeleri ve tarım kentlerinden bahsettiler. Al gülüm ver gülüm! Ne de olsa bugün inşaatçılar, termikçiler kazanır, yarın başka şirketler kazanır; hem, her şeyin merkezileştiği ülkede şirketlerin de sektör değiştirmesi birkaç imzaya bakar.

HDP vekilleri ise konuşmalarında krizin ana sebebi olan sermaye düzenine işaret ettiler. Sorunun kaynağına değinmeden doğrudan sözde çözümlere atlayarak projeci, imarcı, inşaatçı, yeşil yatırımcı fikirlerden önce meselenin siyasi sorumlularına işaret ettiler. Söz alan Filiz Kerestecioğlu ve Murat Çepni, sorunun bir insan hakları ve adalet sorunu olduğunu ifade ettiler. Kanal İstanbul, ranta dönüştürülen geri dönüşüm, plastik çöp ithalatı gibi konulara değinen Kerestecioğlu bakanlığın iklim sonuç bildirgesi için, “Sorunların tespitinde gayet cesur davranılsa da kaynağının tespit edilemediğini ve çözüm için değişmesi gerekenin, sorunu yaratanlar değil, sıradan yurttaşlar olarak tanımlandığını görüyoruz” diye belirterek her krizde olduğu gibi iklim krizinde de yükün halkın sırtına yüklendiğini vurguladı.

Sonuç olarak iklim krizinin nesnel olarak ciddiyetini gösterir şekilde belki de herhangi bir konuda olmayan şekilde 5 partinin önergesiyle 25 Şubat günü yapılan genel kurul oturumunda “küresel iklim değişikliği, kuraklıkla mücadele ve su kaynaklarının verimli kullanılması için alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi” amacıyla 19 kişiden oluşan Meclis Araştırma Komisyonu kuruldu.

HDP İzmir milletvekili Murat Çepni’nin TBMM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmanın tam metni şu şekilde:

Genel Kurul ve değerli halkımız; evet, pandemi koşullarında, iklim kriziyle mücadeleyi, kriz üzerine krizi konuşuyoruz. Peki, bunlara karşı hep birlikte, sermayesiyle, işçisiyle, köylüsüyle birlikte mi mücadele edeceğiz, bunların her biri elini taşın altına koyacak mı, gelin bakalım durum böyle mi?

İklim krizi, atmosferde sera etkisi yaratan gazların oranının yükselmesi ile yer kabuğu ve denizlerin ortalama sıcaklığının artması demek. Fakat makus kader de değil, sorumlusu petrol, kömür ve doğal gaz tüketimi, endüstriyel tarımdan kaynaklanan karbondioksit, ormanların yok edilmesi, sanayi tesislerinin hızla artması, enerji ve maden şirketlerinin faaliyetleri. Görüldüğü üzere, sebepler çok tanıdık. Milyarlarca insanın açlığına ne sebep oluyorsa iklim krizine de aynı şeyler neden oluyor.

Ortalama sıcaklık Sanayi Devrimi dönemine göre 1,2 derece daha yüksek. Dünyada yıllık yaklaşık 15 milyar ton kömür yakılıyor ve bu oran her yıl yüzde 2-3 oranında artıyor, henüz çıkartılmayan rezervleri de kattığınızda kömür, petrol ve doğal gaz açısından yüz yıllar boyunca dünya bu karbon salımı riskiyle karşı karşıya kalabilir. Bu durum iklimin tamamen değişmesi ve insanlık dâhil canlıların yaşamını sürdüremeyeceği koşullar demek; bu durum aşırı iklim olayları, açlık, susuzluk, kuraklık, göç ve savaşlar demek. Fosil yakıtların esas enerji kaynağı olmasının 100-150 yıllık bir mazisi var ama 1950’den bu yana kullanımı 8 kat artmış durumda.

Dünya daha önce 5 kez canlı türlerinin büyük çoğunluğunun yok olduğu ekolojik ve iklimsel dengesizlik süreçleri yaşadı. Volkan patlaması, dev yangınlar, depremler oldu, ancak bütün bunlar binlerce yıla yayılan süreçlerde meydana geldi; bugün yaşanan ise öncekilerle kıyaslanamayacak bir hızla gerçekleşiyor. Yine öncekilerden farklı olarak yaşadığımız yok oluş doğrudan insanın bu tarihsel toplumsal düzeninin marifetiyle gerçekleşiyor.

1990 sonrası Türkiye’nin iklim krizine katkısı yüzde 140 artmış durumda. Dünyanın en çok salım yapan 20 ülkesi arasında yer alıyor ve kişi başı emisyonu 6,6 ton. Bu da dünya ortalamasının üzerindeki Türkiye’yi kirletici bir ülke yapıyor. Araştırmalara göre ısınma aynı hızda sürerse yaz aylarında Türkiye’nin batısında sıcaklıklar 5-6 derece, doğu bölgelerinde ise 3-4 derece yükselecek, kış aylarında da sıcaklıklar 2-3 derece yükselecek. Karadeniz Bölgesi’nde yağışlar yüzde 10 ilâ 20’lik artışlar gösterebilecek, güneyde ise yüzde 30’a kadar yağmurlar azalacak.

İklim krizine karşı dünyada neler oluyor? Şubat 2021 itibarıyla dünyada nüfusun yüzde 25,2’si ve sera gazı salınımlarının yüzde 31,6’sına denk gelen 43 ülke ve AB’nin 27 ülkesi Paris Anlaşması gereği ulusal katkı payı beyanında bulunmuşlar. Çin dâhil 5 ülkenin beyanları henüz öneri aşamasında, Türkiye dâhil 114 ülke ise henüz bir beyanda bulunmamışlar. BM Çevre Programı’na göre bu beyanlarla bile bu yüz yıl içerisinde 3,2 derecelik bir ısınma gerçekleşebilir, oysa ısınmanın 1,5 derecenin altında kalabilmesi için 2030’a kadar fosil yakıt kullanımının azaltılması, 2050’ye kadar ise tümden sıfırlanması gerekiyor, yani şu anki gidişata göre mevcut hedefler en az beş kat artırılmalı. Türkiye, Paris Anlaşması’nı meclisinde yürürlüğe koymayan 6 ülkeden biri, aynı zamanda tek G20 ülkesi. Buradan bir kez daha söylüyoruz: Anlaşma acilen mecliste onaylanmalı ve uygulamaya geçmelidir.

Türkiye’nin millî kalkınma planında 2023’te enerji talebinin yüzde 18 artması hedefleniyor. Dünya’da, Çin dışında, kömür kapasitesini Türkiye kadar artırmayı planlayan başka bir ülke yok. Paris Anlaşması 2020’de uygulanmaya başlanacaktı ancak böyle olmadı hâlâ tüm imzacılar da dâhil olmak üzere sürüncemede kalmaya devam ediyor. Anlaşma yaşayan ölüye dönmüş durumda, tehlikenin büyüklüğü ve aciliyeti dikkate alındığında aslında yetersizliği de kanıtlanmış durumda.

İklim krizine karşı sadece Paris Anlaşması’yla mücadele edilebilir mi? Rakamlar gösteriyor ki bu mümkün değil, yine gerçekler gösteriyor ki sorunun, sorumlusuyla kafa kafaya verip söz konusu sorun layığıyla çözülemez. Pandemide olduğu gibi burada da aynı gemide değiliz, krizi yaratan sermaye ve onun devletleridir. Kriz kapitalizmin krizidir, doğal bir felaketle karşı karşıya değiliz. İklim krizi önce ezilenleri, ezilen halkları vuruyor, vurmaktadır.

Peki, Türkiye ne yapıyor? En son Çevre ve Şehircilik Bakanlığı İklim Değişikliğiyle Mücadele Sonuç Bildirgesi’ni yayınladı. Burada yine tipik bir AKP tarzı siyasetle karşı karşıyayız. Kendi çıkardığı kanunlara uymayan, anayasayı takmayan, mahkeme kararlarını dinlemeyen bir iktidar, iklim kriziyle mücadele edeceğini söylüyor. Baştan sona değersiz bir metin, umuyoruz ki bu komisyon bu konuda da elinden geleni yapmaya çalışır. Bakanlık tüm kurumlara “Sera gazı emisyonlarının azaltılmasına ve iklim değişikliklerine uyum sağlanmasına yönelik, 2050 Ulusal İklim Değişikliği Stratejisi ve Eylem Planı uygulamaya konulacak”, diyor. Dünyadaki örnekleriyle aynı olarak sanki kriz bugünün değil de yarının sorunuymuş gibi, sorumlulukları otuz yıl sonraya havale ediyorlar. Bu yaklaşım tümüyle iki yüzlü bir yaklaşımdır. Yeni maden sahaları, nükleer ve termik santraller, inşaatlar, endüstriyel tarım, suları bitiren HES’ler, “yenilenebilir enerji” adı altında doğayı, tarımı, yaşam alanlarını tehdit eden enerji yatırımları, kendi iktidarlarında yaşanmamış gibi, yaşanmıyormuş gibi iklim krizine karşı mücadeleden bahsediyorlar. Oyun basit, karbon emisyonunun azaltılmasından bahsetmiyorlar, sadece “Bunu yapacağız”, vaadinde bulunuyorlar.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı “7 bölgede tüm alanlar iklim değişikliğine uyumlu hâle gelecektir”, diyor; oysa aynı Bakan Temmuz 2019’da Karadeniz Bölgesi İklim Değişikliği Eylem Planı’nı açıklamıştı. Peki, ne yapıldı? Dere yataklarında işgale son verileceği söylenmişti ama aynı iktidar, daha önce ihanet ettiklerini söylediği Ayder’de yeni imar izinleri açıkladı.

Bakanlık “sıfır atık” deyip duruyor. Biz bir kez daha buradan soruyoruz: İzmir Gaziemir’de terk edilmiş fabrika alanındaki nükleer atıkları on üç yıldır neden temizlemiyorsunuz?

Plandaki diğer bir yalan da yenilenebilir enerji yatırımları. Bir kez daha söylüyoruz: Yenilenebilir enerji demek, fosil yakıtlara alternatif, doğaya, yaban hayata ve insana zararsız enerji demektir. Sizin gibi parayla gözü dönmüş bir iktidarın eline dünyanın en zararsız projesini verin, ondan da en zararlı olanı bulup çıkarır. HES’ler en tipik olanıdır, güya “zararsız” diye HES’leri doğanın bağrına saplanan bir hançere dönüştürdüler. HES’ler, yenilenebilir enerji statüsünden derhâl çıkarılmalıdır. Telafisi mümkün olmayan zararlar veren bu projeler, AKP’nin rant projeleridir.

Bakanlık, bildirgede yine ibretlik olarak, sel, heyelan, erozyon, taşkın tehdidi bulunan bölgelerde yeniden inşaat faaliyetlerine izin verilmeyeceğini söylemiş. Sözün bittiği yerdeyiz gerçekten. İmar affının sonuçları ortadayken, Karadeniz sahili, yaylaları, dereleri ortadayken, “Kanal İstanbul’u inadına yapacağız” derken bu açıklama halkla düpedüz alay etmektir.

İklim krizine karşı yapılacak ilk iş, şu anda yapılan ne varsa tersini yapmaya başlamaktır. Kaynak olarak gördüğünüz doğayı “Kazma Bırak” diyoruz. Doğaya rağmen kalkınma olmaz, bir avuç şirketin kârı uğruna dünyanın geleceği tehlikeye atılamaz. Bir an önce iklim acil durumu ilan edilmelidir. Enerji politikası şirketlerin ihtiyacı üzerine kurulamaz. “Kim için, ne için enerji?” sorusunu soruyoruz. Enerji politikası, kamusal ve demokratik olmak zorundadır. Yerinde, kamusal, kooperatifler biçiminde örgütlenmiş yenilenebilir enerji politikasını savunuyoruz. Tarımı bitiren, suları yok eden, ormanları yok eden, kentleri betonlaştıran, insanları zehirleyen tüm projeler derhâl durdurulmalıdır. İklim krizine karşı mücadele, krizin kaynağı kapitalizme karşı mücadeleyle ancak nihai başarısına ulaşabilir.

İklim krizine karşı tüm dünyada sokaklara çıkan milyonlarca insanın mücadelesini buradan selamlıyoruz. İklim krizine karşı mücadele ancak bu yolla başarılabilir diyorum ve tüm izleyen arkadaşlarımızı selamlıyorum, sevgilerimi sunuyorum.