“Yeşil Yeni Anlaşma'” Üzerine

Çeviri: Serap Çift

0
642

Anlamlı bir değişim sağlamak için, Alexandria Ocasio-Cortez tarafından önerilen karar geniş bir sosyal temele sahip ekolojik bir devrimin parçası olmalıdır.”

Vaios Triantafyllou: Küreselleşmiş bir kapitalist ekonomi içinde iklimi krizi ile mücadelenin olanaklı olduğuna inanıyor musunuz? Ortak liberal anlatı, finansal teşviklerin ve ekonomik düzenlemelerin, temiz teknolojilerin gelişimiyle birlikte, soruna çare bulabildiğidir; fakat bilimsel raporlarda ve yakın tarihli BM raporunda aksi iddia edildi. Alexandria Ocasio-Cortez tarafından önerilen haliyle “Yeşil Yeni Anlaşma” konusundaki konumunuz nedir ve şimdi-ve-burada hemen yapılması gerekenlerle uzun vadeli sosyalist çözümler arasındaki etkileşim hakkında ne düşünüyorsunuz?

John Bellamy Foster: Küreselleşmiş bir kapitalist ekonominin mantığına boyun eğerken, tüm gezegensel tehlikeler şöyle dursun iklim krizinin bile etkili bir şekilde üstesinden gelemeyiz.  Ancak şu anda böyle bir ekonomide yaşıyoruz ve iklim değişikliğine cevap vermek için çok kısa bir zamanımız var. Bu sebeple sorun acilen kapitalizmin yaptığının tersine yani kârı öncelemek yerine toplumun idaresinde insanları ve doğayı kar arayışının önüne koyabilecek bir tercihte bulunmaktır. İçinde yaşarken bile sistemin mantığına karşı çıkmak zorundayız. İlk olarak William Morris tarafından dile getirildiği gibi “sosyalizme doğru hareket” ile kastedilen budur.

Kapitalizm sadece bir sistem değildir, sosyal ilişkiler ve sosyo-metabolik süreçler sistemidir ve mevcut ekolojik acil durumlarla başa çıkmak için bu ilişkilerin ve süreçlerin çoğunu içeriden radikal ve çok hızlı bir şekilde değiştirmek zorundayız. Elbette uzun vadede, var olan kapitalist üretim ilişkilerini aşarak bütünlüklü bir sosyal ve ekolojik devrime sahip olmak zorundayız. Ancak şu anda acil bir durumdayız ve birinci öncelik, fosil sermaye olarak adlandırılan şeyin imhasını gerektiren fosil yakıtları ortadan kaldırmak. Amaç yerküre sistemi bilimcilerinin “sera etkisi” olarak adlandırdıkları problemi önlemektir. Ki bu ölümcül bir iklim değişikliğine hapseden ve birkaç on yıl veya daha az bir zaman içinde başlayacak ve geri döndürülemeyecek bir süreçtir.

Ocasio-Cortez’in Yeşil Yeni Anlaşma konusundaki önerisine gelince, onun bazı yönlerinden etkilendim. Gerçekten de gerekli olan kitlesel seferberlik çağrısı yapıyor. Yeni Uzlaşı (New Deal) sonrası model olan doğrudan finansman için kamu bankaları ağı kurulması ve zenginlere ve kurumlara daha yüksek vergi oranları uygulanması gibi yenilikçi finansman biçimleri için de çağrıda bulunarak bir zamanların Birleşik Devletlerinde mevcut olana geri dönüyor. Gelirler, güneş ve rüzgar enerjisine doğru büyük bir dönüşümü finanse etmek için kullanılabilir. Bunu çok çeşitli sosyal konulara bağlar.

Fakat verili sistemin şartlarında yasalaşma imkanı bulsa bile geniş bir toplumsal taban desteğiyle ekolojik bir devrim karakteri edinmediği sürece bunların hiçbirisi gerçekten işlemiyor. Dolayısıyla radikal bir Yeşil Yeni Anlaşma en iyi ihtimalle nüfusun kendi hareketini içeren daha geniş, eko-devrimci bir dönüşüme sadece bir giriş noktası niteliğindedir. Ekolojik bir devrimi ateşlemediği sürece, etkisi sıfır olacaktır.

Finansal teşviklerin ve düzenlemelerin rolü konusundaki sorunuz açısından, bunların hiçbiri bir strateji olarak işe yaramayacaktır. Bunlar sadece boşa kürek çekişlerdir. Trilyonlarca dolar fosil yakıt varlıklarına sahip olduklarında ve bu sistemden bir menfaate sahip olduklarında bu enerji şirketlerine ne tür bir finansal teşvik verilebilir? Exxon Mobil yerin altında gömülü sahip olduğu bütün fosil yakıtı çıkartıp ve yakacağını ilan etmiş, çünkü onlara sahipler ve onlardan kâr elde ediyorlar – bunun da insanlık için bir idam cezası olabileceğini çok iyi biliyorlar. Salt teşviklerin bunları değiştirmesinin hiçbir yolu yok. Şimdiye kadar, fosil yakıt aramaları için sübvansiyonlar bile kaldırılmadı.

Şirketler düzenleme süreçlerini her zaman ele geçirdiklerinden, düzenlemeye dayalı bir politika mevcut sistemde çalışmaz. Mevcut politik-ekonomik-enerji matrisini değiştirmek için, üretim araçlarının mülkiyetinde değişiklik yapılması gerekecektir – bu vakada ise fosil yakıtlar söz konusudur. Fosil yakıtların yerde kalması gerekeceğinden, bu sadece mülkiyetin devri değil, küresel düzeyde trilyonlarca dolarlık finansal varlığın imhası anlamına gelir.

Liberalizm ve kapitalist ekonominin savunucuları tarafından öne sürülen diğer bir argüman, küresel rekabet öylesi teknolojik yenilikler getirecek ki müteakiben maliyetlerde bir düşüş ve (diğer gezegenleri kolonileştirme gibi absürtlükler) yoluyla iklim problemlerinin çözümünü üretecek.  Bu akıl yürütme çizgisi ciddiye alınmayı hak ediyor mu?

Bunun ciddiye alınmayı hak eden bir argüman olduğuna inanmıyorum. Teknolojik yenilikler gerekli olmakla birlikte, iklim sorununa yalnızca teknolojik çözümler yoktur. Mutlak dekarbonizasyon hakkında, bu sadece teknik bir problemmiş gibi pek çok şey konuşulur ve kapitalist ekonomik sistemi daha önce olduğu gibi genişletmeye devam ederken tamamen karbonu kaldırabiliriz. Ancak, salt verimlilik alanındaki yenilikler bunu başaramaz. Salt maliyet indirimleri bunu başaramaz. 2050 yılına kadar küresel olarak sıfır net karbon emisyonuna ulaşmak zorundayız ve insanlar ve gezegenin geleceğinden önce kar mantığını izlemeye kararlı olduğumuz sürece, buna ulaşmak imkansızdır.

Yarım asırdır yeryüzünün ısınması sorununun farkındayız ve sorun hızla kötüye giderken sistem hareketsiz kaldı Karbon emisyonu ile ekonomik büyümeyi birbirinden koparacak bir mutlak dekarbonizasyon süreci yaşanmamıştır. 2018 yılında küresel karbon emisyonu küresel düzeyde %2,7 arttı, Birleşik Devletlerde %3,4, kabaca ekonomik büyümeyle aynı çizgide artışlar. Bu artışlar önümüzdeki on veya yirmi yılda karbon bütçesini ihlal etmekten kaçınmak için karbon emisyonlarını her yıl yüzde 3 civarında azaltmamız gerekirken gerçekleşen artışlardır.  Kısacası şu anki durum çok kötüdür. Fosfor yakıtların yakılmasında devam ederken, taslak aşamasında veya maliyet açısından sorunları çözmeye uygun teknolojiler bulunmamaktadır.

Teknolojinin, enerji ve toplumsal düzenimizi temelden değiştirmeden katlanarak birikime devam etmemize izin vereceği fikri, hem ekonomi hem de fiziğin gerçeklerine aykırıdır. Bu döneme ait krizden çıkmanın tek yolu karbon emisyonlarının acil azaltımıdır. Ki bu da fosil yakıtlarını toprak altında tutmak anlamına gelir. Bu, fosil sermaye ile doğrudan bir yüzleşmeyi gerektirir. Başka yolu yok.

Açıkçası, yekpare bir şekilde güneş ve rüzgâr teknolojisine geçiş yapmamız gerekiyor. Ancak bu kendi başına yeterli olmayacaktır. Ne ürettiğimizi, ne tükettiğimizi ve ortaya çıkardığımız atık miktarını değiştirmek zorundayız. Son kozumuz olarak toplumdaki eşitsizlikten doğan muazzam düzeydeki atık miktarında kesintiye gitmeliyiz.  Ancak bunun toplum olarak yaptığımız seçimlerle, iktidar ve sosyal ilişkilerle ilgisi vardır. Mevcut toplumumuz hakkındaki hiçbir şey makro ölçekte verimli veya sürdürülebilir değildir. Bunu böyle istersek düzeltebiliriz, ancak özel kâr mantığını izleyerek değil.

Sizce, sosyalist bir çevre politikası neyi gerektirir ve temel direkleri nelerdir? Temiz teknolojileri nasıl içerir? Sermaye açgözlülüğünün ve kapitalist üretim tarzının kaldırılmasının iklim krizini çözeceği tartışmasız bir gerçek midir?

Öncelikle, kapitalizmin topluma vurduğu prangaları uzun bir ekolojik devrim ve sürdürülebilir bir sosyalist toplumun yaratılmasıyla başa çıkma ihtimalimiz var. Ama elbette bu kesin bir garanti değildir. Bunun yarattığımız toplumsal yapı türleri, kurumlar ve aktörlerle ilgili bir yanı vardır. Toplumdaki değişimlerle ilgisi vardır. Yine de, sürdürülebilir bir sosyalist toplumun sunabileceği bir şey üretim açısından tamamen farklı bir parametre kümesidir: nasıl ürettiğimizi, ne ürettiğimizi yönetme.

Nüfusun temel ihtiyaçlarını karşılamanın, israfı azaltmanın, değişim değerleri yerine kullanım değerleri etrafında teknolojiyi örgütlemenin üzerinde durabilir. Çok farklı türde teknolojik seçimler yapılabilir. Bunun işlemesi için demokratik bir planlamaya ihtiyaç duyacak ve yerel, bölgesel ve ulusal ve hatta kürese düzeylerde mevcut olması gerekecek. Tüm bunlar zaman alacak olsa da, sermaye mantığı dışına çıkmaya başladığımız an,  ihtiyaçların karşılanması ve çevrenin korunması açısından her türlü yeni olasılık açılacaktır.

Ancak şu anda, üretimimiz her şeyden önce sermaye birikimine yöneliktir ve bu süreçte iklimi tahrip etmekteyiz. Bir toplumu rasyonel yollarla örgütleyebilmemiz gerekir. Şu anda, bunu yapmamızı engelleyen sosyal ve sınıfsal engeller var. Herkes oturuyor ve iklimin her yerde ortaya çıkan aşırı hava koşullarında belirgin şekilde yok olduğunu görüyor ve neredeyse herkes çaresiz hissediyor. İnsanlar neden kendilerini bu kadar çaresiz hissediyorlar? Çünkü tüm kararlar kârla belirleniyor ve hepimiz sisteme kendimizi kilitlenmiş hissediyoruz, buna karşı olduğumuzda bile günlük eylemlerimizde mantığını yeniden üretiyoruz.

Halihazırda verilmiş kararların hiçbiri sürdürülebilir insani gelişme prensiplerine dayanarak belirlenmiyor. Basitçe sermaye birikiminin kral olduğu kapitalist bir sistemde yaşadığımızdan ötürü buna dayanarak veriliyor.  Fakat şunu hatırda tutmalıyız ki doğa yasalarına uyulması gerekirken toplumsal yasalar tarihsel olarak spesifik sistemlerin ürünüdürler ve toplumsal ihtiyaçlara denk düşmedikleri anda karşı gelinebilirler. Kapitalizm tarafından yapay olarak empoze edilen birçok sosyal yasaya karşı artık  itaatsizlik yapmak gerekiyor.

Sayısız dezavantajı arasında, kapitalizmin bir avantajı, üretim verimliliğini azami düzeye çıkarmasıdır. Bununla birlikte, bu verimlilik her zaman doğal kaynaklar pahasına elde edilir ve çevresel bozulmaya neden olur. Endüstriyel ve tarımsal üretimde verimliliği maksimuma çıkarmak ile iklim kriziyle mücadele arasında bir al-ver ilişkisi olduğuna inanıyor musunuz?

Öncelikle her ne kadar mikro verimlilik boyutunda göreceli bir açıdan iyi olsa da kapitalizmin makro verimliliği maksimuma çıkardığına inanmıyorum. Mikro verimlilik boyutundaki iyi hali de ancak her metanın üretim sürecinde görülen israfı görmezden gelirsek geçerli sayabiliriz. Yani verimliliği nasıl tanımladığınıza bağlı. Kapitalizmin fazlasıyla göklere çıkarılan verimliliği çağdaş ideolojide abartılıyor. Kapitalizm verimliliği esasen kârlılık yönünde tanımlar. Kapitalizm toplumsal ve çevresel maliyetleri dışsallaştırırken, girdileri ve çıktıları nispeten verimli yöntemlerle birleştirerek kâr üretmede, işçilik maliyetlerini düşük tutmada iyi iş çıkarır. Ancak genel olarak, makro seviyede (ve hatta gerçekçi bir şekilde mikro düzeyde – çünkü baktığında bir diş macunu tüpünün maliyetinin en büyük kısmı pazarlama ile ilişkilidir), çok verimsiz, savurgan ve yıkıcı bir sistemdir.

Örneğin, tüm iklimi ve onunla birlikte tüm insan uygarlığını yok etme sürecindeysek, böyle bir sistemi nasıl verimli olarak adlandırırsınız? Eğer tarıma bakarsanız, her ne kadar tekelci kârları üretmenin en verimli yolu emek maliyetlerini düşürmek ve fiyat artışlarını maksimize etmekse de, tüm bilimsel kanıtları endüstriyel tarımın gıda üretmek için çok verimsiz bir yol olduğunu söylüyor. Buna karşılık, insanlar ve arazi kullanımı için gıda üretmenin en etkili yolu, şu an sahip olduğumuz sisteme tamamen karşıt olan küçük çiftlik tarımıdır. Permakültür ve biyoçeşitliliği vurgulayan küçük çiftlik tarımı karbon yutakları sağlama açısından da üstündür. Konsantre kapitalizmin karşıtı olan bu tür tarım, daha emek yoğun, ancak diğer tüm alanlarda daha verimlidir.

Bizimkisi tekelci kapitalizmin yapısına entegre olmuş israf-temelli bir ekonomidir. Amerika Birleşik Devletleri’nde pipet gibi çok ucuz olan ve içecek içerken birkaç dakikalığına kullanılıp atılan ve ardından yine üretilip yine atılan ürünler üretmekte (veya taşeronlara yaptırmada) çok “verimliyiz”. Ki bunlar doğada çözünmüyorlar okyanuslara dağılıyor ve balıklar tarafından yeniyorlar.  Amerika Birleşik Devletleri’nde günde yüz milyonlarca plastik pipet tüketiyoruz.

ABD’de pazarlama üzerine yılda milyonlarca dolar harcıyoruz. (hedefleme, motivasyon araştırmaları, ürün yönetimi, reklamcılık, satış promosyon, doğrudan pazarlama). Bu pazarlamanın çoğunun bir üretim maliyeti olduğu düşünülüyor, ancak bu tamamen bir şeyleri satmakla ilgili: insanların ihtiyaç duymadıkları ya da gerçekten istemedikleri şeyleri satın almalarını sağlamak. Dolayısıyla bütün bunları göz önünde bulundurursak kapitalist sistem hiç de verimli değil. İnanılmaz düzeyde savurgan, hatta çok derin bir yoksulluğun eşlik ettiği bugüne kadar tarihte görülmüş en savurgan sistem.  Hava ve su gittikçe kirlendiğinde, insanları şişelenmiş su almaya zorlayarak kazançları artırmak verimlilik değildir.

Ne ürettiğimiz, insanların bu sistemdeki ihtiyaçlarını nasıl karşıladığı konusunda çok net olmalıyız. Şu anda, dünya nüfusunun yüzde 10’u yetersiz beslenme sıkıntısı çekiyor. Onların yiyecek edinebilmeleri için yollar bulmalıyız. Bugün ABD’de yarım milyon insan herhangi bir gecede evsiz. İnsanlara barınma sağlamak için bir yol bulmalıyız. İhtiyaç temelli bir kritere göre gerçekten verimli bir toplum, insanlara yiyecek, barınma, sağlık hizmeti, eğitim, anlamlı çalışma ve insanların çaresizce ihtiyaç duydukları ancak çok sayıda sahip olmadıkları diğer şeyleri sağlayacaktır.

Yeterli bir önerinin geliştirilmesinde yaşamın tüm alanlarını buna dahil etmek önemlidir. Bu nedenle, kaynakların tahsisi ile doğrudan demokrasi arasındaki etkileşime ya da daha özel olarak merkezi planlama ve yerel karar alma arasındaki etkileşime geçmek istiyorum. Tüm insanların ihtiyaçlarını ve mevcut kaynakları nicelleştiren merkezi planlama ile yerel, demokratik karar alma süreçleri arasında bir çelişki var mı? Eğer varsa ikisi arasındaki dengeyi nasıl bulabiliriz?

Nihai bir çelişki olduğunu sanmıyorum. Ekosistemlerden iklime, yerel ekonomilerden küresel sorunlara kadar uzanan karşımıza çıkan gezegensel problemlerin üstesinden gelmek için bir tür merkezi planlamaya ihtiyacımız var. Ancak bunun yerel, bölgesel planlama ve demokratik kontrol sistemleriyle bütünleşmesi gerekiyor. Bu, tüm kararların en üstte alındığı bir komuta ekonomisi anlamına gelmez.

John Kenneth Galbraith’in dediği gibi, şirketler kendi planlama sistemlerini oluştururlar. Ancak planlamaları, devasa tekelci firmalar arasındaki kurumsallaşmış açgözlülük ve rekabet sistemi içerisinde ve halkın manipülasyonuna dayanarak yapılır. Bunların hiçbirinin demokrasiyle ilgisi yoktur ve liberal-demokratik devletten geriye kalan az miktar şeyi de baltalamıyor.

Gerçek şu ki ABD’de özel kuruluşlarımızın ve bütün olarak kapitalizmimizin oldukça merkezileşmiş bir haline sahibiz. Sistemi yöneten ve bununla ilişkili olarak halkı dışarıda bırakan genel yapı bu.  Politik teorisyen Sheldon Wolin buna “tersine çevrilmiş totaliterlik” adını vermiştir. Bugün ise “gözetim kapitalizmi” türü bir sistemle karşı karşıyayız. Burada şirketler ve milyarder sınıfı, öncelikle kendi çıkarları ve hissedarlarının çıkarları doğrultusunda faaliyet gösteren ve devleti yöneten birincil karar vericilerdir. Bu nedenle, ekoloji gibi alanlarda geleceğe dair rasyonel seçimler ve gerçek katılımcı kararlar vermek, demokratik planlama yapmak gereklidir.

Zamanımızın koşullarında biz önceki nesillerin karşılaşmadığı bir tercihle karşı karşıyayız.. Komünist Manifestoda Karl Marx ve Friedrich Engels toplumun geniş çapta devrimci bir yeniden kuruluşuna ihtiyaç olduğunu bu olmazsa çatışan sınıfların ortak bir yıkımının gerçekleşecebileceğine işaret etmiştir. Fakat bugünkü koşullarda tehditkar olan bu “ortak yıkım” durumu basitçe şu veya bu toplum veya uygarlıkla ilgili değildir. Bütün gelecek kuşakları kapsayan ve – işler böyle sürerse – kesinliğe yakın bir düzeyde gezegen ölçeğinde geri döndürülemez katastrofik değişimlerin yaşanabileceğini temsil eden, insanlığın tümünü bağlayan bir durumdur. Bu korkunç koşullarda, mümkün olan tek bir cevap var: uzun bir ekolojik devrim.

  • Oregon Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü olan John Bellamy Foster aynı zamanda sosyalist dergi Monthly Review’ın editörüdür.