Close Menu
polenekoloji.org
  • BİZ KİMİZ
    • Polen Ekoloji Manifestosu
    • Amaç ve İşleyiş
    • Faaliyet Raporları
  • KATIL
  • ENSTİTÜ
  • POLEN BÜLTEN
  • POLEN DERGİ
  • GÜNDEM
  • TEORİ
    • Emekoloji
    • Gıda Egemenliği
    • Hayvan Özgürlüğü
    • İklim
    • Kent Ekolojisi
    • Mücadele ve Örgütlenme
    • Marksist Ekoloji
    • Dosya: Kapitalizm ve Ekolojik Yıkım
    • Madenciliğin Politik Ekolojisi
  • ENGLISH
Sitede Gezinin
  • ADALET MÜCADELELERİ (30)
  • EKOLOJİ/İKLİM HAREKETLERİ (76)
  • English (24)
    • maın (5)
  • GÜNDEM (315)
    • ETKİNLİKLER (11)
  • MEDYA (5)
    • PODCAST (2)
    • VIDEO (3)
  • SÖYLEŞİ (53)
  • TEORİ (264)
    • Dosya: Kapitalizm ve Ekolojik Yıkım (24)
    • Emekoloji (22)
    • Genel (1)
    • Gıda Egemenliği (22)
    • Hayvan Özgürlüğü (8)
    • İklim (25)
    • Kent Ekolojisi (26)
    • Madenciliğin Politik Ekolojisi (27)
    • Marksist Ekoloji (24)
    • Mücadele ve Örgütlenme (26)
  • YAYINLAR (63)
    • Faaliyet Raporları (3)
    • Polen Bülten (26)
    • Polen Dergi Yazıları (8)
    • Polen Ekoloji Kitaplığı (10)
Facebook X (Twitter) Instagram YouTube
polenekoloji.org
  • BİZ KİMİZ
    • Polen Ekoloji Manifestosu
    • Amaç ve İşleyiş
    • Faaliyet Raporları
  • KATIL
  • ENSTİTÜ
  • POLEN BÜLTEN
  • POLEN DERGİ
  • GÜNDEM
  • TEORİ
    • Emekoloji
    • Gıda Egemenliği
    • Hayvan Özgürlüğü
    • İklim
    • Kent Ekolojisi
    • Mücadele ve Örgütlenme
    • Marksist Ekoloji
    • Dosya: Kapitalizm ve Ekolojik Yıkım
    • Madenciliğin Politik Ekolojisi
  • ENGLISH
X (Twitter) Instagram YouTube
polenekoloji.org
Home » Akkuyu’dan Bugüne Bir Mücadelenin Hafızası

Akkuyu’dan Bugüne Bir Mücadelenin Hafızası

By İsmail Duygulu21 Ağustos 202625 Mins Read
 “Nükleer Santral İstemiyoruz!”: Akkuyu'dan Bugüne Bir Mücadelenin Hafızası
Share
Twitter Facebook Bluesky Threads Copy Link

Türkiye’de Nükleer Karşıtı Hareketin İnsanları, Yolları, Kazanımları, Yenilgileri ve Geleceği

I. Bir santralden daha fazlası:

Akkuyu artık bir proje değil. Beton döküldü, reaktör binaları yükseldi; yıllarca karşı çıktığımız devlet tasarısı Büyükeceli’de maddi bir gerçekliğe dönüştü. Bu tablo, nükleer karşıtı mücadeleye yıllarını vermiş olanların önüne kaçınılmaz bir soru koyuyor: Bunca yıl ne için mücadele ettik?

Bu soruya dışarıdan bakanlarla hayatının bir dönemini Akkuyu yollarında geçirenlerin vereceği cevap aynı olmayabilir. Ben 1990’lı yıllarda en az on yıl boyunca her yaz, ağustos ayında Akkuyu’ya gittim. Hayat Motel’in yanındaki keçiboynuzu ağacının altına çadırımı kurdum; kimi zaman oğlum Alkım da bana eşlik etti. Bir dönem hayatımız gerçekten Akkuyu Nükleer Santrali olmuştu.

Üstelik bu yalnız bizim hikâyemiz değildi. Türkiye’nin farklı kentlerinden Büyükeceli’ye gelen, köylülerle konuşan, toplantılar düzenleyen, bildiriler dağıtan, şenliklere katılan, yürüyen, bisiklete binen, bilimsel çalışmalar yapan ve hukuk mücadelesi yürüten çok sayıda insan için Akkuyu, hayatlarının bir dönemini belirleyen ortak bir mücadele alanıydı.

Timur Danış uzun yürüyüşleriyle, Özgür Gürbüz Mersin’den Akkuyu’ya geri geri yürüyüşüyle, Bilge Contepe (Oykut) Büyükeceli’deki yerel çalışmasıyla, Yusuf Savaş Emek ise yeşil düşünce ve örgütlenme alanındaki emeğiyle bu geniş mücadelenin farklı yüzlerini temsil ediyordu. Onların yanında, farklı dönemlerde çok sayıda insan ve örgüt aynı mücadeleye katkı sundu.

Akkuyu’ya yalnız insanlar değil, farklı düşünceler ve siyasal gelenekler de taşındı. Yeşiller, sosyalistler, anarşistler, çevreciler, ekolojistler, hekimler, mühendisler, hukukçular, kadın hareketinden insanlar, meslek odaları, yerel örgütler ve herhangi bir siyasal kimlik taşımadan yaşadığı toprağı, denizi ve çocuklarının geleceğini korumak isteyen yurttaşlar aynı itirazın çevresinde buluşabildi. Bu çoğulluk hareketin gücüydü; aynı zamanda örgütsel ve siyasal kırılganlığının kaynaklarından biriydi.

Ortak söz yalındı: “Nükleer santral istemiyoruz!” Fakat bu üç kelimenin arkasında, bir enerji üretim biçimine karşı çıkmanın ötesinde, sorular vardı: Teknolojik tercihi kim yapacak? Riskleri kim üstlenecek? Ekonomik yararın ekolojik ve toplumsal bedelini kim ödeyecek? Bugünün enerji ihtiyacı uğruna gelecek kuşaklara hangi yükler bırakılabilecek?

1990’ların afişlerinden biri bu düşünsel zemini çarpıcı biçimde yansıtıyordu. Modern kentin karşısına Don Kişot’u yerleştiren afişte “Modern teknoloji mi, özgürlük mü?” diye soruluyordu, “Hayal gücü iktidara” çağrısının altında “Nükleer santral istemiyoruz!” deniliyordu. İtiraz teknolojinin kendisine değil; onu kimin ürettiğine, kimin denetlediğine, kimin yararlandığına ve bedelini kimin ödediğine yöneliyordu.

Enerji politikası aynı zamanda kalkınma politikasıdır; kalkınma anlayışı ise insanın doğayla kurduğu ilişkinin siyasal ve ekonomik ifadesidir. Nükleer santral kararı bu nedenle bir mühendislik hesabına indirgenemez. Risk, yarar, katılım, sağlık, çevre, demokrasi ve kuşaklar arası adalet aynı kararın parçalarıdır.

Akkuyu bu yüzden yalnız bir santralin tarihi değildir; Türkiye’de çevre hareketinden ekoloji düşüncesine geçişin, yeşil politikanın gelişmesinin, yerel direnişlerin birbirini bulmasının ve yurttaşların devletin kalkınma tercihleri karşısında söz hakkı aramasının da önemli uğraklarından biridir.

Fakat bu tarihi salt kahramanlıklarla anlatamayız. Birliktelikler kadar ayrılıklar, süreklilik kadar kopuşlar, kazanımlar kadar yenilgiler de vardır. Bir dönem nükleer enerjiye karşı çıkan kimi siyasal çevrelerin daha sonra nükleer enerjiyi savunması, gönüllü ağların kalıcı örgütlenmelere yeterince dönüşememesi ve mücadele hafızasının yeni kuşaklara bütünlüklü aktarılamaması da bu tarihe dahildir.

Bugün ulaşılan nokta geçmiş mücadeleyi değersizleştirmiyor; tersine, bu büyük birikimin neden devletin enerji politikasını değiştirebilecek kalıcı toplumsal ve siyasal güce dönüşemediğini sormayı zorunlu kılıyor.

II. Nükleer karşıtlığının toplumsal bir harekete dönüşmesi:

Türkiye’nin nükleer enerjiyle ilişkisi Akkuyu’da başlamadı. Nükleer enerji üretme düşüncesi 1950’lerden itibaren devlet politikalarının gündemine girdi; 1970’lerde santral kurulmasına yönelik arayışlar somutlaştı ve Akkuyu sahası 1976 yılında nükleer santral yeri olarak lisanslandı. Çeşitli girişimler ekonomik, teknik ve siyasal nedenlerle sonuçlandırılamadı; ancak nükleer enerji devletin gündeminden çıkmadı.

26 Nisan 1986’daki Çernobil felaketi nükleer enerji tartışmasının toplumsallaşmasında önemli bir dönüm noktası oldu. Radyoaktif etkilerin Sovyetler Birliği sınırlarını aşması, nükleer riskin ülke sınırlarıyla tutulamayacağını gösterdi. Türkiye’de, özellikle Karadeniz’de radyasyon, çay ve tarım ürünleri üzerine yaşanan tartışmalar ile resmî açıklamalar ve toplumsal kaygılar arasındaki gerilim, meseleyi teknik uzmanlığın sınırlarının dışına taşıdı.

Artık soru sadece “Bir nükleer santral güvenli işletilebilir mi?” değildi. Kaza olduğunda bilgi toplumla nasıl paylaşılacak? Halk sağlığını kim, nasıl koruyacak? Ekonomik çıkarla sağlık çatıştığında hangisi esas alınacak? İnsanlar kendilerini etkileyen teknolojik riskler hakkında karar süreçlerine ne ölçüde katılacak?

1980’lerin sonlarından ve özellikle 1990’lardan itibaren gelişen çevreci ve yeşil hareketler bu sorgulamayı daha geniş bir ekolojik çerçeveye taşıdı. Nükleer karşıtlığı, kalkınma anlayışının, enerji politikalarının, merkeziyetçi karar mekanizmalarının ve insanın doğayla kurduğu ilişkinin eleştirisiyle birleşti.

Bu dönemin önemli özelliklerinden biri, mücadelenin tek bir örgütün veya siyasal hareketin denetimine girmemesi ve farklı çevreler arasında esnek ilişki ağları kurulabilmesiydi. Yeşillerin yanı sıra sosyalistler, anarşistler, bağımsız çevreciler, hekimler, mühendisler, hukukçular ve yerel girişimler yan yana gelebiliyordu. SOS Akdeniz, Dünya Dostları Derneği, BAÇEP, AKÇEP ve başka oluşumlar farklı çevre mücadeleleri arasında ilişkiler kurmaya çalışırken, Ağaçkakan gibi yayınlar ekoloji düşüncesinin tartışılabileceği alanlar yaratıyordu.

Yusuf Savaş Emek bu dönemin düşünsel ve örgütsel arayışlarında öne çıkan isimlerden biriydi. Yeşil hareket, SOS Akdeniz ve Ağaçkakan çevresindeki çalışmaları, çevre sorunlarını birbirinden kopuk olaylar olarak görmeyen yaklaşımın parçalarıydı.

Hekimler ve sağlıkçılar da nükleer riskleri halk sağlığı ve koruyucu hekimlik açısından tartışarak hareketin ayrı bir damarını oluşturacaktı.

1990’lara gelindiğinde Akkuyu’nun karşısında artık yalnız dağınık bireysel itirazlar yoktu. Yerel örgütlenmeler, meslek insanları ve farklı siyasal çevreler arasında esnek ve çoğul bir ilişki ağı oluşmuştu. Bu yapı harekete yaratıcılık kazandırıyordu; fakat merkezi olmayan ve büyük ölçüde gönüllü emeğe dayanan niteliği, süreklilik ve ortak strateji bakımından ileride yaşanacak güçlüklerin de işaretlerini taşıyordu.

Mücadelenin önemli dönüşümü ise yalnız neye karşı olduğunun değil, nasıl bir hayat istediğinin de tartışılmaya başlanmasıydı. Enerji tasarrufu, yerel ve yenilenebilir kaynaklar, tüketim alışkanlıkları, kentleşme, tarım, halk sağlığı ve demokratik katılım aynı ekolojik tartışmanın parçaları hâline geliyordu.

1990’ların sonunda mücadele yalnız protesto eden değil, yerelde örgütlenen ve alternatif enerji politikaları üreten, daha kapsamlı bir hatta ilerledi. Bilge Contepe (Oykut), nükleer santral ihalesi öncesinde Büyükeceli’ye giderek bir köy evi kiraladı ve buraya yerleşti. Daha sonra nükleer karşıtı hareketin “Yeşil Ev”i olarak anılacak bu mekân, aktivistlerin dönüşümlü olarak kaldığı ve yöre halkıyla doğrudan ilişki kurduğu bir mücadele merkezine dönüştü. Contepe’nin kendi anlatımına göre 2 Ocak’ta başlayan bu çalışma, köylülerle aylar süren görüşmelerin ardından 25 Mart’ta yedi otobüs dolusu Büyükecelililerin Ankara’ya giderek TBMM önünde nükleer santrale karşı sesini duyurmasına kadar ulaştı. 1999’da Büyükeceli’de yapılan halkoylamasına katılanların yüzde 84’ünün nükleer santrale “hayır” demesi de yörede oluşan karşıtlığın ulaştığı düzeyi gösteriyordu.

Yereldeki bu örgütlenme, Ankara’ya taşınan toplumsal itirazla ve nükleer enerjiye alternatif politikalar geliştiren bilimsel çalışmalarla birleşiyordu. DAÇE çevresi ile Prof. Dr. Tanay Sıtkı Uyar’ın çalışmalarında enerji verimliliği ve yenilenebilir enerji kaynaklarına dayanan seçenekler öne çıkarıldı; bu çalışmalar dönemin siyasal karar vericilerine de taşındı. Böylece hareket yalnız “nükleer santral istemiyoruz” demiyordu, Türkiye’nin enerji gereksiniminin başka yollarla karşılanabileceğini de savunuyordu.

Bu sürecin sonunda 25 Temmuz 2000 önemli bir siyasal eşik oldu. Başbakan Bülent Ecevit’in başkanlığındaki hükümet Akkuyu Nükleer Santrali ihalesini sonuçlandırmadı ve proje o aşamada durduruldu. Bu kararı yalnızca nükleer karşıtı hareketin doğrudan sonucu saymak tarihsel süreci basitleştirir; ekonomik maliyet, finansman ve hükümet içindeki değerlendirmeler de kararda etkiliydi. Ancak Bilge Contepe’nin Yeşil Ev’de yürüttüğü yerel çalışmadan Büyükeceli köylülerinin Ankara’ya taşıdığı itiraza, bilim insanlarının alternatif enerji çalışmalarından ülke çapındaki nükleer karşıtı kamuoyuna kadar yıllar içinde biriken toplumsal basıncın bu siyasal karar ortamının önemli bileşenlerinden biri olduğu da açıktır.

III. Akkuyu’ya yürüyenler, bisikletle gidenler, geri geri yürüyenler:

1990’ların nükleer karşıtı hareketi itirazını yalnızca toplantı, bildiri ve basın açıklamalarıyla sınırlamadı. Yürüyüşler, bisiklet turları, köy ziyaretleri ve şenlikler nükleer enerji sorununu gündelik hayatın içine taşıyan doğrudan eylem biçimlerine dönüştü.

Timur Danış’ın uzun yürüyüşleri bunların en dikkat çekicilerindendi. Nükleer enerjiye ve çevre sorunlarına dikkat çekmek amacıyla Şile, Sinop, Silifke, İzmir ve İstanbul’u kapsayan binlerce kilometrelik güzergâhlarda yürüdü. Önemli olan yalnız katettiği mesafe değil; yol boyunca insanlarla yüz yüze konuşması ve ekolojik itirazı merkezi siyaset alanının dışına taşımasıydı.

Özgür Gürbüz’ün Mersin’den Akkuyu’ya yaklaşık 170 kilometre geri geri yürümesi ise eylemin biçimini mesajın kendisine dönüştürdü. Nükleer enerji “ilerleme” ve “ileri teknoloji” olarak sunulurken geri geri yürümek, ilerleme kavramını doğrudan sorgulayan siyasal bir simgeye dönüşüyordu: Her teknolojik gelişme toplumsal ilerleme midir?

Bisikletliler de Akkuyu yollarının önemli aktörlerindendi. 1995’te Anti-Nükleer Bisiklet Grubu olarak yola çıkan, sonraki yıllarda Tekerlekizi Bisiklet Grubu adını alan çevrede Serhat Özbay, Devrim Melekoğlu ve arkadaşları bulunuyordu. İzmir’den Mersin’e ve Akkuyu’ya uzanan yolculuklarda bisiklet ulaşım aracı olmanın ötesinde enerji tüketimi ve yaşam biçimi üzerine ekolojik bir söz hâline geliyordu.

Bergama’dan Akkuyu’ya gerçekleştirilen bisikletli eylemler de yerel mücadelelerin birbirlerini bulmasının örnekleriydi. Altın madenciliğine karşı Bergama direnişi ile Akkuyu’daki nükleer karşıtlığı farklı sorunlardan doğmuş görünse de ortak bir meseleye dokunuyordu: Yerel halkın yaşam alanını kökten değiştiren büyük ekonomik ve teknolojik kararların, o insanların iradesinin üzerinde alınması.

Bugünden bakıldığında bu eylemleri yalnızca renkli protestolar olarak görmek yanıltıcı olur. Sosyal medyanın bulunmadığı koşullarda yüzlerce kilometre yürümek veya bisikletle Akkuyu’ya gitmek alternatif bir kamusal alan yaratıyordu. İnsanlar hem kamuoyuna sesleniyor hem de birbirlerini buluyorlardı. Bir kentte başlayan yürüyüş başka yerdeki çevreciler tarafından karşılanıyordu; bisikletliler yerel gruplarla ilişki kuruyordu, Büyükeceli’ye ulaşanlar yörede mücadele edenlerle buluşuyordu.

5–6 Ağustos 1995 Akkuyu Şenliği öncesindeki “Haydi Akkuyu’ya!” çağrısı bu ağın önemli belgelerindendir. Dünya Dostları Derneği’nin çağrısında sadece şenliğe katılım değil, 1–4 Ağustos günlerinde yörede kamp yapılması, köylerin gezilmesi ve hazırlıkların birlikte yürütülmesi öngörülüyordu.

Çağrının Antalya ayağında benim de yer almam, bugün kişisel hafızamla hareketin kolektif hafızasının kesiştiği noktalardan biridir. O günlerde bunun bir gün tarih belgesine dönüşeceğini düşünmüyorduk. Mesele yalındı: Akkuyu’ya nükleer santral yapılmasını engellemek ve orada yaşayan insanlarla birlikte itirazı büyütmek.

IV. Büyükeceli: Mücadelenin yerelleştiği yer:

Coğrafyayı doğru adlandırmak önemlidir. Nükleer santral için seçilen saha Akkuyu, santral alanının bulunduğu yerleşim ise Mersin’in Gülnar ilçesine bağlı Büyükeceli’dir. Yıllarca kullanılan “Akkuyu köyü” ifadesi, mücadelenin gerçek toplumsal mekânını görünmez kılabilir.

Büyükeceli’de yaşayanlar açısından tartışılan yer harita üzerindeki bir santral sahası değil; yaşadıkları, ürettikleri, denizinden ve suyundan yararlandıkları hayat alanıydı. Devletin enerji ve kalkınma politikası burada insanların gündelik hayatıyla doğrudan karşılaşıyordu.

Büyük kentlerden gelip basın açıklaması yapmak veya birkaç gün kamp kurmak kamuoyunun dikkatini çekebilirdi; fakat yörede yaşayanların güvenini kazanmadan kalıcı mücadele kurulamazdı. Nükleer karşıtlarının anlatması kadar dinlemesi de gerekiyordu. Çünkü santral bir yandan sağlık ve ekoloji riskleri nedeniyle eleştirilirken, diğer yandan yöre halkına iş, gelir, altyapı ve ekonomik gelişme vaadiyle sunuluyordu.

Bilge Contepe’nin (Oykut) Büyükeceli’de ev kiralayarak yaşaması bu nedenle özgün bir deneyimdi. Bilge yalnız nükleer santralin zararlarını anlatmıyor; köyde bulunuyor, insanlarla aynı mekânı paylaşıyor ve tartışmayı gündelik hayattan koparmadan yürütmeye çalışıyordu.

Yeşil Ev de bu yaklaşımın mekânlarından biri oldu. Bilge Contepe’nin yanı sıra Nesrin Timur, Timur Danış ve farklı dönemlerde başka gönüllüler burada bulunuyor; köy ziyaretleri ve nükleer karşıtı çalışmalar yürütülüyordu. Dr. Umur Gürsoy gibi sağlık ve bilim alanında çalışanlarla farklı kentlerden gelen aktivistler de bu ilişki ağına katkıda bulunuyordu.

Büyükeceli deneyiminin önemli dersi açıktı: İnsanlara yalnız neye karşı çıkmaları gerektiğini anlatmak yetmez; onun yerine nasıl yaşayabileceklerini de göstermek gerekir. Geçim kaynaklarını ve ekonomik beklentileri hesaba katmayan ekoloji politikası toplumsallaşmakta zorlanır. Nükleer santralin vaat ettiği istihdamın karşısına yalnız risk anlatısı değil, yaşanabilir ve inandırıcı bir ekonomik gelecek de konulmalıdır.

Bu aynı zamanda “iş mi, doğa mı?” ikileminin yanlışlığını gösterir. İnsanları geçim ile sağlık, bugünkü gelir ile gelecek kuşakların hayatı arasında seçim yapmaya zorlayan kalkınma anlayışının kendisi sorgulanmalıdır.

Bununla birlikte, Büyükeceli halkını bütünüyle nükleer karşıtı göstermek tarihsel gerçeği basitleştirir. Santralin ekonomik yarar sağlayacağını düşünenler de vardı; zaman içinde dengeler ve yerel yönetimlerin tutumları değişti. Proje ilerledikçe istihdam ve ticaret ilişkileri büyüdü. Büyükeceli’nin tarihi bu nedenle yalnız direnişin değil, büyük bir yatırımın bir yerleşimin ekonomik ve toplumsal yapısını dönüştürmesinin de tarihidir.

Yine de yerel itiraz ortadan kalkmadı. Aslan Eyice, Mustafa Kara, Mehmet Ali Yılmaz ve yörede yıllarca mücadele eden başka insanların varlığı bunun yalnız dışarıdan gelen çevrecilerin faaliyeti olmadığını gösteriyordu.

V. Akkuyu şenlikleri: İtirazın buluşmaya dönüştüğü yıllar:

Akkuyu şenlikleri yalnız nükleer santrale karşı protestolar değildi. Farklı mücadele çevrelerinin Büyükeceli’de yaşayanlarla buluştuğu, bilgi ve deneyim paylaştığı, yeni eylemleri tartıştığı ortak alanlardı.

5–6 Ağustos 1995 Akkuyu Şenliği bu bakımdan önemli bir uğraktır. Dünya Dostları Derneği’nin “Haydi Akkuyu’ya!” çağrısının şenlikten önce köylerin gezilmesini ve hazırlıkların birlikte yapılmasını istemesi, hareketin yalnız santral kapısında protesto düzenlemekle yetinmediğini gösteriyordu.

Şenliklerde toplantılar ve konuşmalar yapılıyor, müzik ve kültürel etkinlikler düzenleniyor, köyler ziyaret ediliyor; insanlar birkaç gün aynı mekânı ve gündelik hayatı paylaşıyordu. Müzik, sohbet, ortak yemek ve çadır yaşamıyla protesto bir buluşma ve dayanışma pratiğine dönüşüyordu; nükleer karşıtlığı uzmanların teknik tartışmasının dışına çıkarak toplumsal bir deneyim kazanıyordu.

Gökova, Aliağa, Bergama ve başka yerlerde mücadele edenlerin Akkuyu çevresiyle kurduğu ilişkiler de yerel direnişlerin birbirlerinden kopuk olmadığını gösteriyordu. BAÇEP, AKÇEP, DAÇE, Dünya Dostları Derneği, SOS Akdeniz ve farklı girişimler arasındaki temaslar, Türkiye’de daha geniş bir ekoloji hareketinin imkânlarını ortaya çıkarıyordu.

Bu hareket kuşkusuz birkaç kişinin eseri değildi. Yusuf Savaş Emek, Bilge Contepe (Oykut), Saynur Gelendost, Nesrin Timur, Ayşe Tosuner, Timur Danış, Özgür Gürbüz, Arif Künar, Dr. Umur Gürsoy, Sabri Şiriner, Akhan Hilmi Çamurdan, Gaye Cön, Reşat Uygun, Dilaver Demirağ, Ender Eren, Meftun Bulunmaz, Ümit Otan, Mustafa Cevdet Aslan, Oktay Demirkan; bisikletli eylemlerde Serhat Özbay, Devrim Melekoğlu ve daha birçok insan farklı zamanlarda bu geniş hareket çevresinin içinde yer aldı.

İsimleri hatırlamak gerekir; fakat hareketin tarihini kahramanlar tarihine dönüştürmemek de gerekir. Gerçek güç, tek tek insanların toplamını aşan kolektif ilişkideydi.

VI. Sağlık, bilim ve sorumluluk: Nükleer karşıtlığının hekimlik damarı:

Nükleer karşıtı hareketin önemli damarlarından biri bilim ve halk sağlığı alanında gelişti. Çernobil, radyasyonun sınır tanımadığını ve etkilerinin yıllara, hatta kuşaklara yayılabileceğini göstermişti. Hekimler açısından mesele koruyucu hekimliğin temel ilkesine dayanıyordu: Önlenebilir bir sağlık riskini ortaya çıkmadan engellemek, sonuçlarını sonradan tedavi etmeye çalışmaktan daha akılcıdır.

Prof. Dr. Leziz Onaran bu damarın erken dönem isimlerindendi. Kadın hakları ve barış mücadelesindeki çalışmalarının yanında nükleer tehlikeye karşı sağlıkçıların örgütlenmesine katkı sundu. 4 Aralık 2013’te yaşamını yitirdiğinde geride yalnız mesleki çalışmalarını değil, önemli bir mücadele hafızasını da bıraktı.

Dr. Umur Gürsoy da nükleer enerjinin sağlık boyutunu gündemde tutan isimler arasındaydı. Bu bilim ve sağlık damarında Prof. Dr. Figen Doran’ın emeğini de ayrıca anmak gerekir. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı’nda uzun yıllar akademik çalışma yürüten Doran, nükleer karşıtı mücadeleye bilim insanlarının sunduğu katkının isimlerinden biriydi. Onun ve benzer biçimde mesleki bilgisini toplumsal sorumlulukla buluşturan bilim insanlarının varlığı, nükleer karşıtlığın salt siyasal bir itiraz değil, sağlık ve bilim alanından da beslenen bir mücadele olduğunu gösteriyordu.

Bilimsel itiraz sağlık alanıyla da sınırlı değildi; ancak nükleer enerji tartışmasına katılan bilim insanlarının konumları aynı değildi. Kimi uzmanlar nükleer enerjiye ilkesel olarak karşı çıkarken, kimileri nükleer enerjiyi bir seçenek olarak savunmayı sürdürüp Akkuyu’nun yer seçimine, güvenlik koşullarına, teknolojiye veya projenin uygulanma biçimine itiraz etti. Prof. Dr. Tolga Yarman’ın konumu bu ikinci tutumun belirgin örneklerindendir. 1976’da Akkuyu yer lisansını onaylayan Nükleer Güvenlik Komitesi’nde bulunan Yarman, sonraki yıllarda değişen koşullarda Akkuyu’nun sismik güvenliğinin yeniden değerlendirilmesi gerektiğini savundu. Bu ayrım önemlidir: Akkuyu’ya yönelik bilimsel ve teknik itiraz, nükleer enerjiye ilkesel karşıtlıkla özdeş değildir.

Bu bilimsel damar özellikle önemliydi; çünkü nükleer karşıtlarının “bilim ve teknoloji düşmanı” olduğu iddiasına karşı açık bir ayrım kurulması gerekiyordu. Ekolojistlerin itirazı bilime değil; bilimin ve teknolojinin hangi amaçla, kimin yararına, hangi riskler göze alınarak ve hangi demokratik denetim altında kullanıldığına yönelikti.

Teknolojik olarak mümkün olan her şey toplumsal olarak gerekli, ekolojik olarak sürdürülebilir ve ahlaki olarak kabul edilebilir değildir. Nükleer enerji bu soruyu keskinleştirir; çünkü bugünkü enerji tercihlerinin sağlık, çevre, güvenlik ve radyoaktif atıklar bakımından kuşaklar boyunca sürebilecek sonuçları vardır.

Bu yaklaşımın sonraki örneklerinden biri Mersin Tabip Odası’nın Şubat 2014’te gerçekleştirdiği Mersin–Akkuyu yürüyüşüydü. Hekimler yalnız protesto etmek için değil, nükleer enerjinin sağlık sonuçlarını yol boyunca halka anlatmak için yürüdüler.

Açıklamalarının başlığı hareketin ruhunu özetliyordu: “Keşke dememek için bugün harekete geçiyoruz.” Temiz toprak, hava ve suyun korunmasını savunuyor; radyasyon ve ağır metallerden kaynaklanabilecek hastalıklarla uğraşmak yerine sağlığı korumanın daha akılcı olduğunu söylüyorlardı.

Basın açıklamasında Prof. Dr. Leziz Onaran ile Yusuf Savaş Emek’in anılması, 1990’ların mücadele kuşağıyla 2014’te yola çıkan sağlıkçılar arasında düşünsel bir süreklilik kuruyordu.

Üç gün sonunda yürüyüşçüler yaklaşık 65 kilometre yürüyerek Akkuyu’ya ulaştılar; güzergâhın bazı bölümleri araçlarla geçildi. Ful Uğurhan’ın anlatısındaki Büyükecelili kadının kendi yetiştirdiği kumkuatı uzatarak nükleer santrali istemediğini söylemesi, bu uzun mücadelenin insani boyutunu güçlü biçimde yansıtıyordu.

2014’e gelindiğinde Akkuyu sahasındaki fiilî faaliyetler de nükleer karşıtı mücadelenin hukuk ve karar süreçlerine ilişkin itirazlarını yeniden gündeme taşıyordu.

Nükleer karşıtları zaten uzun süredir yalnız sokakta değillerdi. ÇED süreçleri, idari davalar, itirazlar ve suç duyurularıyla hukuk da mücadelenin alanlarından biri olmuştu.

VII. Hukuk yoluyla durdurmak: Devletin kararına karşı başka bir mücadele alanı:

Nükleer santral projesi idari kararlarla ilerlediği için hukuk, mücadelenin kaçınılmaz araçlarından biriydi. Yer seçimi, ihale, ÇED, lisans ve izin süreçleri aynı temel soruyu doğuruyordu: Devlet, toplumun bugününü ve gelecek kuşakların yaşamını etkileyen böyle bir yatırımı hangi hukuki sınırlar içinde gerçekleştirebilir?

Türkiye’de Bergama’dan HES’lere, madenlerden termik santrallere kadar pek çok ekoloji mücadelesi aynı yolu kullandı. Av. Senih Özay ve Av. Noyan Özkan gibi hukukçuların çalışmaları çevre hakkının mahkemelerde savunulmasına önemli katkılar sundu. Bergama köylülerinin mücadelesi de yerel çevre sorunlarının ulusal ve uluslararası hukuk alanlarına taşınabileceğini gösterdi.

Akkuyu’nun hukuk mücadelesi de yıllar içinde genişledi. Av. Semra Kabasakal, Av. İsmail Hakkı Atal ve Av. Arif Ali Cangı ÇED ve Akkuyu’ya ilişkin farklı yargı süreçlerinde; Av. Mehmet Horuş ise TMMOB adına yürütülen çevre düzeni planı davası başta olmak üzere farklı hukuki mücadelelerde görev aldı. Böylece hukuk mücadelesi ÇED’den planlama kararlarına, lisans ve izinlerden projenin çevresel ve güvenlik sonuçlarına kadar genişleyen bir alana yayıldı. 2012’de TMMOB’nin açtığı davada Akkuyu’yu da kapsayan Mersin-Karaman çevre düzeni planı değişikliğinin yürütmesinin durdurulması, hukuk yoluyla elde edilen somut sonuçlardan biriydi. Sonraki ÇED yargılamaları ise meslek örgütlerini, hukukçuları ve bilim insanlarını aynı yargısal denetim alanında buluşturdu. Bu buluşmanın somut örneklerinden biri Prof. Dr. Hayrettin Kılıç’ın Akkuyu ÇED davasına sunduğu bilimsel katkıydı. Türkiye Barolar Birliği adına hazırladığı uzman görüşünde ÇED raporunu nükleer güvenlik, radyoaktif salımlar ve çevresel riskler yönünden inceleyen Kılıç’ın değerlendirmeleri, bilimsel bilginin hukuk mücadelesinin doğrudan araçlarından birine dönüşmesinin önemli örneklerinden oldu.

Ancak hukukun yapısal sınırını da görmek gerekir. Yargı enerji politikası üretmez; önüne getirilen işlemlerin hukukiliğini denetler. Bir işlemin iptali siyasal iktidarın enerji tercihinin değişmesi anlamına gelmez. İptal edilen işlemin yerine yenisi kurulabilir, eksik bulunan süreç yeniden işletilebilir.

Benim için bunun kişisel bir karşılığı da vardır. Yeşiller Partisi Antalya İl Örgütü ve Konyaaltı İlçe Örgütü olarak 2009 yılında dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler ve ilgili kamu yöneticileri hakkında nükleer santral sürecine ilişkin suç duyurusunda bulunmuştuk. Başvurunun kendisi, nükleer karşıtı mücadelenin siyasal sorumluluk tartışmasını hukuk alanına taşıma arayışının örneklerinden biriydi.

Çevre mücadelesi içinde hukukçu olmak, hukuk yolunu yeterli görmek anlamına gelmez. Toplum örgütlü değilse, dava ile toplumsal mücadele arasında bağ kurulamıyorsa ve siyasal karar mekanizmaları üzerinde demokratik baskı oluşmuyorsa, kazanılan kararın etkisi sınırlı kalabilir. Hukuk, bilimsel bilgi ve toplumsal hareket birbirini tamamladığında güç kazanır.

Akkuyu’daki ÇED tartışması bunu açık biçimde gösterdi. ÇED’in anlamı, çevresel etkilerin yatırım gerçekleştirilmeden önce değerlendirilmesidir. Karar fiilen verilmiş, sahada geri dönülmesi güç sonuçlar yaratılmışsa, ÇED önleyici işlevini kaybeder ve bir usul formalitesine dönüşme tehlikesi taşır.

Akkuyu sahasının ÇED süreci devam ederken taş ocağı ruhsatıyla kullanıldığı yönündeki tartışmanın önemi buradaydı. Prof. Dr. Aytuğ Atıcı’nın sahadaki faaliyetlere ilişkin gözlemleri ve kendisine alanın valilik kararıyla taş ocağı olarak işletildiğinin söylenmesi, ÇED süreci tamamlanmadan sahada fiilî durum yaratıldığı tartışmasını gündeme taşıdı. Fakat ortaya çıkan hukuki soru açıktır: Çevresel değerlendirme tamamlanmadan projeyi kolaylaştıracak fiilî müdahaleler yapılabiliyorsa ÇED’in önleyici işlevi nasıl korunacaktır?

Aynı tartışma yalnız siyasal itiraz düzeyinde kalmadı; Mersin Nükleer Karşıtı Platformu, ÇED raporu tamamlanmadan sahada çalışmaya başlandığı iddiasıyla 2014 yılında savcılığa suç duyurusunda bulundu.

Hukuk mücadelesi santral yükseldikten sonra da sona ermedi. DAÇE adına Av. İsmail Hakkı Atal tarafından yürütülen sonraki davalarda, iklim değişikliğiyle yükselen Akdeniz suyunun sıcaklığının Akkuyu’nun soğutma sistemi bakımından oluşturabileceği riskler ile projenin güvenlik boyutuna ilişkin itirazlar da yargı önüne taşındı. Böylece hukuk mücadelesinin konusu, santralin yapılıp yapılmamasından işletme döneminde ortaya çıkabilecek çevresel ve güvenlik risklerinin denetlenmesine doğru genişledi.

2010’dan sonra sorun daha da karmaşıklaşacaktı. Karşıda artık yalnız belirli idari işlemlerle ilerleyen bir proje değil, iki devlet arasındaki anlaşmaya dayanan yeni bir enerji ve mülkiyet modeli bulunacaktı.

VIII. 2010’dan sonra: Projenin ve mücadelenin değişen zemini:

Türkiye ile Rusya arasında 12 Mayıs 2010’da imzalanan hükümetlerarası anlaşma, Akkuyu projesinin niteliğini değiştiren eşik oldu. Daha önce çeşitli ihale girişimleriyle gerçekleştirilmeye çalışılan Akkuyu, bu kez devletlerarası anlaşmaya dayanan hukuki ve ekonomik bir yapıya kavuştu.

Kamuoyunda “yap-sahip ol-işlet” olarak bilinen modelde santralin yapımı, mülkiyeti ve işletilmesinde Rusya bağlantılı proje şirketinin belirleyici konumu, tartışmayı nükleer güvenliğin ötesine taşıdı. Böylece enerji bağımlılığını azaltacağı savunulan bir projenin, başka bir ülkeye uzun süreli teknolojik, ekonomik ve kurumsal bağımlılık üretip üretmediği temel sorulardan birine dönüştü.

1990’larda henüz kurulup kurulmayacağı belirsiz bir santrale karşı mücadele edilirken, 2010’dan sonra uluslararası anlaşmayla kurumsallaştırılmış bir projeyle karşı karşıya kalındı. Sahadaki her yeni işlem ve ekonomik ilişki geri dönüşün maliyetini büyütüyordu.

Akkuyu’nun yıllarca yapılamamasını yalnız nükleer karşıtı hareketin başarısı olarak görmek doğru değildir. Ekonomik krizler, finansman, ihale, teknoloji ve siyasal koşullar da gecikmelerde rol oynadı. Ancak hareketin etkisini yok saymak da aynı ölçüde yanlıştır. Eylemler, bilimsel çalışmalar, hukuk girişimleri ve kamuoyu faaliyetleri nükleer enerjinin tartışmasız bir kalkınma tercihi olarak kabul edilmesini engelledi ve projeyi sürekli kamusal tartışmanın içinde tuttu.

2010 sonrasında da mücadele ortadan kalkmadı. Mersin’deki yerel örgütlenmeler, meslek odaları, çevre hareketleri ve Nükleer Karşıtı Platform çevresindeki çalışmalar farklı biçimlerde sürdü; Sinop’ta kurulması planlanan santral de nükleer karşıtı hareketin gündemine girdi. Bu sürekliliğin kitlesel örneklerinden biri, 15 Şubat 2015’te Mersin’de Nükleer Karşıtı Platform’un çağrısıyla gerçekleştirilen ve binlerce kişinin meslek örgütleri, demokratik kitle örgütleri ve siyasi temsilcilerle birlikte katıldığı nükleer karşıtı mitingdi.

Bu dönemde Mersin’deki mücadelenin sürekliliğini taşıyan isimlerden biri de Nükleer Karşıtı Platform’un dönem sözcülüğünü farklı tarihlerde üstlenen Sabahat Arslan’dı. Büyükeceli’deki eylemlerden insan zincirlerine, ÇED sürecine yönelik protestolardan basın açıklamalarına ve hukuki girişimlere kadar farklı mücadele biçimlerinin içinde yer aldı. Onun şahsında görülen süreklilik, Akkuyu karşıtlığının 1990’ların hareket hafızasıyla 2010 sonrasındaki yeni mücadele koşulları arasındaki bağın bütünüyle kopmadığını da gösteriyordu.

Değişen şey mücadelenin varlığından çok güç dengesiydi. Bir tarafta uluslararası anlaşmalar, büyük ekonomik kaynaklar ve merkezi devlet politikası; diğer tarafta gönüllü emeğe, meslek örgütlerine, yerel girişimlere ve dönemsel kampanyalara dayanan parçalı bir toplumsal hareket bulunuyordu.

Aynı dönemde hareketin kendi içindeki siyasal ayrışmalar da belirginleşti. Bir dönem nükleer karşıtı düşüncenin, tartışıldığı bazı çevrelerde daha sonra nükleer enerji kalkınma, ulusal bağımsızlık veya teknolojik gelişme adına savunulmaya başlandı. Bilim ve Ütopya çevresindeki yön değişikliği ve Doğu Perinçek çizgisinin nükleer enerjiyi savunan yaklaşımı bu dönüşümün örneklerindendir.

Yusuf Savaş Emek’in sonraki siyasal yönelimi de bu geniş gerilim içinde değerlendirilmelidir. Savaş Emek’in Türkiye’de yeşil düşüncenin ve nükleer karşıtı hareketin oluşumuna verdiği emek açıktır. Bununla birlikte, ilerleyen yıllarda Doğu Perinçek çizgisinden kopamaması, bağımsız yeşil ve ekolojist eylemcilik bakımından önemli bir siyasal gerilim yaratmıştır. Buradaki amaç geçmiş emeğini değersizleştirmek değil, ekoloji siyasetinin siyasal bağımsızlığının önemini ortaya koymaktır. Ekoloji siyaseti başka siyasal projelerin çevre başlığına indirgendiğinde eleştirel ölçütünü zayıflatır; nükleer enerjiye yalnız siyasal rakip savunduğunda karşı çıkıp kendi siyasal çevresi savunduğunda sessiz kalmak ise bağımsız bir ekoloji politikasıyla bağdaşmaz.

Akkuyu bu bakımdan bütün siyasal gelenekler için bir sınavdır. Sağ, sol, sosyalist veya milliyetçi olmak; kalkınma, teknoloji ve üretimin ekolojik sınırlarını kendiliğinden çözmez. Ekoloji düşüncesinin temel katkısı, teknolojik kapasite ve üretim artışını kendiliğinden ilerleme saymak yerine bunların doğa ve toplum üzerindeki toplam etkisini sorgulamasıdır.

IX. Neden durduramadık?; Mücadelenin eleştirel muhasebesi:

Akkuyu’da santral yükseliyorsa şu sorudan kaçamayız: On yıllarca süren mücadele neden devletin nükleer enerji politikasını değiştirebilecek kalıcı toplumsal ve siyasal güce dönüşemedi?

İlk neden açık bir güç asimetrisidir. Bir tarafta merkezi devlet, uluslararası anlaşmalar, büyük ekonomik kaynaklar, şirketler ve nükleer enerjiyi kalkınmanın gereği olarak sunan güçlü bir söylem; diğer tarafta büyük ölçüde gönüllü emeğe dayanan çevre örgütleri, yerel hareketler, meslek odaları ve bireysel çabalar vardı. 2010 anlaşması bu eşitsizliği daha da büyüttü.

Fakat bunu söylemek hareketin kendi eksikliklerini tartışmaktan kaçınmanın gerekçesi olamaz. Nükleer karşıtlığı yaratıcı eylemler üretmesine ve farklı toplumsal kesimleri bir araya getirmesine rağmen, bu birliktelikleri sürekli örgütsel yapılara dönüştürmekte zorlandı. Hareket çoğu kez belirli insanların olağanüstü kişisel emeğine yaslandı; insanlar yorulduğunda, yaşamları veya siyasal tercihleri değiştiğinde ilişkiler de zayıfladı.

İkinci sorun kurumsal hafızadır. Mücadele çok şey üretti, fakat kendi deneyimini sistematik biçimde kayda geçirip sonraki kuşaklara aktaracak kalıcı bir hafıza oluşturmakta zorlandı.

Üçüncü sorun, farklı çevre mücadeleleri arasında oluşan dayanışmanın sürekli bir ekoloji politikasına yeterince dönüşememesidir. Akkuyu, Bergama, Gökova, Aliağa ve Sinop’tan daha sonraki HES, termik santral, maden ve orman mücadelelerine kadar farklı yerlerde ve farklı projeler karşısında gelişen direnişler, çoğu kez aynı kalkınma anlayışına itiraz ettiler: Doğayı ekonomik büyümenin kullanılabilir kaynağı sayan ve ekolojik maliyetleri karar hesabının dışında bırakan anlayışa.

Dördüncü sorun, ekolojinin başka siyasal kimlikler içinde ikincilleşmesidir. Eşitlik, özgürlük, bağımsızlık veya kalkınma ne kadar değerli olursa olsun, üzerinde yaşanabilir bir dünya kalmadığında bunların maddi zemini de ortadan kalkar. Ekoloji bu nedenle siyasal programlara sonradan eklenecek bir “çevre başlığı” değil, onların sürdürülebilirliğini sınayan temel ölçütlerden biri olmak zorundadır.

Nükleer karşıtı hareket de kendi söylemini yenilemelidir. Yalnız Çernobil’i, Fukuşima’yı, radyasyonu ve felaket ihtimalini anlatmak yetmez; nükleer enerjinin karşısına toplumsal, ekonomik ve ekolojik bakımdan inandırıcı bir enerji politikası da koymak gerekir.

Buradan çıkarılacak sonuç “yeterince mücadele etmedik” değildir. Binlerce insan yıllarca üzerine düşeni yaptı; asıl mesele bu büyük emeğin neden kalıcı sonuç üretmekte zorlandığını anlayabilmektir.

Devlet meselesi de burada yeniden karşımıza çıkar. Yıllarca toplumun düşüncesini değiştirmeye çalıştık; toplantılar yaptık, yayınlar çıkardık, köylere gittik, bilimsel bilgi ürettik. Bunlar gerekliydi ve hâlâ gereklidir. Fakat kültürel hegemonya tek başına yetmez. Toplumun fikrini değiştirmek kadar devletin kalkınma, enerji ve güvenlik anlayışını dönüştürebilecek demokratik toplumsal gücü de yaratmak gerekir.

Akkuyu deneyiminin en sert dersi budur: Haklı olmak yetmiyor. Haklılığı toplumsal güce, toplumsal gücü kalıcı örgütlenmeye, örgütlenmeyi kamu politikasını değiştirebilecek demokratik iradeye dönüştürmek gerekiyor.

X. Mücadele bitmedi; Yeni kuşak, ortak mücadele ve küresel ekoloji siyaseti:

Akkuyu’da santralin yükselmesi nükleer karşıtı mücadelenin bittiği anlamına gelmez; fakat mücadele zemininin değiştiğini kabul etmek gerekir. Bir projeyi, başlamadan engellemeye çalışmakla büyük ölçüde gerçekleştirilmiş bir tesis karşısında mücadele etmek aynı şey değildir. Artık işletme güvenliği, çevresel etkiler, radyoaktif atıklar, çalışma koşulları, bağımsız denetim ve gelecekteki nükleer projeler de mücadelenin konusudur.

Bu değişim 2023’te ilk nükleer yakıtın Akkuyu’ya getirilmesi sırasında somutlaştı. Nükleer Karşıtı Platform çevresindeki örgütler artık yalnız santralin kurulmasına değil, nükleer yakıtın taşınması ve korunmasına, Akdeniz suyuyla soğutmaya, deprem ve işletme güvenliğine, radyoaktif atıkların saklanması ve bertarafına ilişkin soruları da gündeme taşıyordu. Santral yükseldikçe mücadele ortadan kalkmıyor; müdahale edilmesi gereken sorunların niteliği değişiyordu.

Bugünün koşulları 1990’lardan da farklıdır. İklim krizi derinleşmiş; fosil yakıtlardan çıkış zorunluluğu enerji politikasının merkezine yerleşmiştir. Nükleer enerji yanlıları nükleer santralleri düşük karbonlu üretimin araçlarından biri olarak savunmaktadır. Üstelik iklim krizi nükleer enerji tartışmasının yalnız gerekçesi değil, yeni risk değişkenlerinden biridir; yükselen su sıcaklıklarının soğutma sistemleri üzerindeki etkisi bunun güncel örneklerinden biridir. Bu nedenle nükleer karşıtı hareketin söylemi de Çernobil ve Fukuşima hafızasının ötesine geçmek zorundadır.

Avrupa’nın bütünüyle nükleer enerjiden vazgeçtiğini, Türkiye gibi ülkelere nükleer teknolojiyi bıraktığını söylemek de bugünkü tabloyu açıklamaz. Nükleer enerji kullanımına son veren ülkeler olduğu gibi santrallerini işletmeye devam eden veya yeni kapasiteyi tartışan ülkeler de vardır. Eleştiri daha sağlam zeminde kurulmalıdır: maliyet, güvenlik, radyoaktif atık, su kullanımı, iklim koşullarına dayanıklılık, merkezi üretim, teknolojik ve ekonomik bağımlılık ve demokratik karar alma birlikte değerlendirilmelidir.

Akkuyu’nun Rusya ile kurduğu uzun vadeli ekonomik ve teknolojik ilişki, mücadelenin uluslararası boyutunu ayrıca gösteriyor. Teknoloji, sermaye ve enerji piyasaları küresel ölçekte hareket ederken, ekoloji mücadelesinin ulusal ve yerel sınırlar içinde parçalı kalması güç eşitsizliğini büyütür.

Bu nedenle geçmişin yürüyüşlerini, bisiklet eylemlerini, şenliklerini ve köy çalışmalarını küçümsemeden, bugünün araçlarıyla uluslararası bilgi, hukuk ve dayanışma ağlarını kurmak gerekir.

Nükleer karşıtlığının diğer ekoloji mücadeleleriyle ortaklaşması da zorunludur. Madenler, termik santraller, HES’ler, orman kaybı, suyun ticarileştirilmesi ve iklim krizi farklı biçimlerde görünseler de insanın doğayla kurduğu ekonomik ve siyasal ilişkinin ortak sorularını gündeme getirir.

Bu ortaklaşma ideolojik tekdüzelik anlamına gelmemelidir. Sosyalistler, yeşiller, anarşistler, sosyal demokratlar, muhafazakârlar veya başka düşünsel geleneklerden insanlar ekolojik krizin nedenlerini farklı açıklayabilirler. Buna rağmen suyun, toprağın, havanın, ormanların ve yaşam hakkının korunmasında ortak talepler geliştirebilirler. Ekoloji hareketinin gücü, herkesi aynılaştırmasından değil, farklılıkları ortak yaşam hakkı çevresinde demokratik biçimde buluşturabilmesinden doğacaktır.

COP31’in Antalya’da gerçekleştirilecek olması ve Halkların İklim Zirvesi (HİZ) çevresindeki örgütlenme arayışları bu bakımdan yeni olanaklar yaratıyor. Muğla’daki ekoloji buluşmalarında farklı düşünsel ve siyasal çevrelere söz verilmesini de aynı nedenle önemli buluyorum. Ekoloji hareketi ancak kendi çevresinin dışına çıkabildiği ölçüde toplumsal güce dönüşebilir.

Emek hareketiyle ilişki burada özel önem taşır. Ekolojik dönüşüm insanların işlerini ve gelirlerini kaybetmeleri üzerine kurulamaz. Enerji dönüşümü aynı zamanda adil dönüşüm olmalı; çalışanlara ve yerel halka yeni ekonomik olanaklar yaratmalıdır. Sermayenin kurduğu “ya iş ya çevre” ikilemini reddetmek gerekir. İnsanların geçimini doğayı yok etmeden sağlayabilecek bir ekonomik düzen mümkündür ve ekoloji siyaseti bunu somutlaştırmak zorundadır.

Bugünkü hareketin görevi bu nedenle yalnız “Nükleer Santral İstemiyoruz” demek değildir. Nasıl bir enerji sistemi istediğimizi, tüketimi nasıl sınırlayacağımızı, yenilenebilir kaynakların kendi ekolojik etkilerini nasıl denetleyeceğimizi, enerji yoksulluğunu nasıl önleyeceğimizi ve dönüşümün maliyetini kimin üstleneceğini açıklamak gerekir.

Bu yeni mücadele hattının kurulabilmesi, geçmiş deneyimin yeni kuşaklara aktarılmasını da zorunlu kılıyor.

XI. Mücadelenin hafızasını yaşatmak:

Bir toplumsal hareket yalnız engellediği projelerle veya kazandığı davalarla ölçülmez. Ürettiği düşünceyi, mücadele kültürünü ve deneyimi sonraki kuşaklara aktarabildiği ölçüde kalıcılaşır.

Türkiye’de nükleer karşıtı hareket zengin bir geçmiş yaratmasına rağmen kendi hafızasını aynı ölçüde kurumsallaştıramadı. Bugün bu tarihi eski dergilerden, kişisel arşivlerden, fotoğraflardan, sosyal medya gruplarından, YouTube kayıtlarından ve mücadeleye katılan insanların hafızalarından yeniden toplamaya çalışmamız bunun göstergesidir.

Bu tarihin insanlarını yalnız kaybettiğimiz günlerde hatırlamamalıyız. Amaç bir kahramanlar galerisi oluşturmak değildir. İsimleri, temsil ettikleri mücadele alanlarını geleceğe taşıyacak çalışmalarla ilişkilendirmek gerekir.

Noyan Özkan adına oluşturulan çevre ve ekoloji mücadelesi ödülü bu bakımdan önemli bir örnektir. Saynur Gelendost, Yusuf Savaş Emek, Bilge Contepe, Leziz Onaran, Senih Özay ve başka mücadele insanlarının deneyimlerini yeni kuşaklara taşıyacak ödüller, araştırma bursları, gençlik programları, konferanslar ve söyleşi dizileri de düşünülebilir. Böylece anma, yalnız geçmişe saygı olmaktan çıkarak yeni çalışmaların üretilmesine katkı sunabilir.

Daha kapsamlı bir ihtiyaç ise Türkiye Ekoloji Mücadelesi Hafıza Arşivi’dir. Ağaçkakan’ın sayıları, Akkuyu şenliklerinin çağrıları ve afişleri, Yeşil Ev belgeleri, fotoğraflar, yürüyüş günlükleri, bisiklet eylemlerinin kayıtları, bilimsel raporlar, dava dosyaları, gazete kupürleri, video kayıtları ve kişisel tanıklıklar sistematik biçimde bir araya getirilebilir. Bu arşiv Akkuyu’dan Bergama’ya, Gökova’dan Aliağa’ya, Sinop’tan günümüzün maden, orman, su ve iklim mücadelelerine uzanabilir.

Çünkü hafıza kaybı yalnız geçmişin unutulması değildir; her yeni kuşağın aynı sorunları yeniden keşfetmek zorunda kalmasıdır.

Üstelik hafıza yalnız başarıların kaydedildiği bir övgü defteri olmamalıdır. Neden ayrıldığımızı, hangi örgütlenmeleri neden sürdüremediğimizi, hangi siyasal tercihlerimizin hareketi güçlendirdiğini veya zayıflattığını ve neden onlarca yıllık mücadeleye rağmen devletin nükleer enerji politikasını değiştiremediğimizi de kaydetmeliyiz. Gelecek kuşaklara yalnız kahramanlık hikâyeleri bırakırsak, deneyim değil, efsane aktarmış oluruz.

Sonuç açıktır: Akkuyu’yu durduramadık. Fakat geride yalnız bir santrale karşı çıkış değil; Türkiye’nin ekoloji, hukuk, halk sağlığı ve demokratik katılım mücadelelerine ait önemli bir deneyim kaldı. Bu deneyimi başarıları kadar yenilgileriyle de yeni kuşaklara aktarabilirsek, geçmiş yalnız hatırlanmış olmaz, geleceğin mücadelesine katılmış olur.

Ben kendi payıma Akkuyu’yu düşündüğümde yalnız yükselen santrali değil, o yollarda birlikte mücadele ettiğimiz insanları ve hayatımızın bir dönemini de hatırlıyorum. Akkuyu, benim için yalnız durduramadığımız bir santral değil, bir kuşağın ekolojiyle ve kendi sorumluluğuyla kurduğu ilişkinin de parçasıdır.

Yaklaşık otuz yıl önce Akkuyu yollarında söylediğimiz söz hâlâ hafızamızdadır: “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam.”

Bugün bu sözü nostaljiyle tekrarlamak yetmez; onu yeni kuşakların, yeni bilimsel bilginin ve yeni örgütlenme biçimlerinin diliyle yeniden kurmak gerekir. Akkuyu’da santral yükseliyor; fakat yaşanabilir bir dünya için verilen mücadele Akkuyu’dan büyüktür.

Okunma sayısı: 1
Akkuyu NES Nükleer Enerji Özgür Gürbüz ROSATOM
Bizi Takip Edin Bizi Takip Edin Bizi Takip Edin Bizi Takip Edin
Share. Twitter Facebook Email Telegram Threads

Öne Çıkan Yazılar

Ekolojik Mücadelede Yerellik, Yerel Direniş ve Ekolojik Bütünlük

Muammer Bilgiç

Avrupa’da Anti-Militarizasyon Hareketi – Bir Strateji Önerisi

ALL IN

Kapitalizmde İklim Krizi

Young Struggle

Mexico City’nin UTOPIA’ları: Kentsel Ekososyalizm Modelinin Hayata Geçirilmesi

Ashwin Ravikumar

Kolombiya – Seferberliğin Beş Günü: Direnmeye Devam Ediyoruz

Projet Accompagnement Solidarité Colombie (PASC)

Ekvador: Amazon için Belirleyici Bir Seçim

Sofía Jarrín Hidalgo
Son Yazılar

Kolombiya Halklar Kongresi’nden Dayanışma Çağrısı

20 Ağustos 2026

Ekolojik Mücadelede Yerellik, Yerel Direniş ve Ekolojik Bütünlük

18 Ağustos 2026

Çevresel Dönüşüm ve Kırımcılıkla Mücadele

16 Ağustos 2026

Doğa ve Halka Karşı Suç İşleyenlerin Aceleleri Var

28 Temmuz 2026

“Düzenle Bağlarını Koparmaya Hazır Kadrolar Yetişiyor”

23 Temmuz 2026
SİTE TAKVİMİ
Ağustos 2026
PSÇPCCP
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31 
« Tem    
POLEN EKOLOJİ KİTAPLIĞI

Tabiata Tahakküm ve Direniş: Türkiye’de Kapitalizmin Ekolojik Tarihi

13 Ocak 2026

Cüret

18 Kasım 2025

Tek İstediğimiz Dünya

4 Ağustos 2025

Kızıl Ekolojik Devrim

13 Mayıs 2025

Çoklu Krizler Çağında İktisadi Kalkınma, Büyüme ve Ekoloji

8 Nisan 2025
Hakkımızda
Hakkımızda

POLEN EKOLOJİ KOLEKTİFİ olarak, ekolojik mücadelenin kapitalizme karşı toplumsal kurtuluş mücadelesinin bir parçası olarak örgütlü sürdürülmesi gerektiğini düşünen bir stratejinin hayata geçirilmesinde yol arkadaşlığı yapmak isteyen herkesi kolektifimize ortak olmaya çağırıyoruz.

As the POLEN ECOLOGY COLLECTIVE, we call on everyone who wishes to be a fellow traveler in implementing a strategy in the direction of an well-organized ecological struggle as part of the broader struggle for social liberation against capitalism, to join our collective.

bilgi@polenekoloji.org
polenekoloji@gmail.com

Facebook X (Twitter) Instagram YouTube Bluesky
İçerikler

Akkuyu’dan Bugüne Bir Mücadelenin Hafızası

21 Ağustos 2026

Kolombiya Halklar Kongresi’nden Dayanışma Çağrısı

20 Ağustos 2026

Ekolojik Mücadelede Yerellik, Yerel Direniş ve Ekolojik Bütünlük

18 Ağustos 2026

Çevresel Dönüşüm ve Kırımcılıkla Mücadele

16 Ağustos 2026
1 2 3 … 132 Next
Polen Ekoloji’ye Katıl


Kolektif’e Katıl

Destek Ol

Hızlı Destek

Enstitü Seminerlerine Katıl

Bize yaz

  • BİZ KİMİZ
    • Polen Ekoloji Manifestosu
    • Amaç ve İşleyiş
    • Faaliyet Raporları
  • KATIL
  • ENSTİTÜ
  • POLEN BÜLTEN
  • POLEN DERGİ
  • GÜNDEM
  • TEORİ
    • Emekoloji
    • Gıda Egemenliği
    • Hayvan Özgürlüğü
    • İklim
    • Kent Ekolojisi
    • Mücadele ve Örgütlenme
    • Marksist Ekoloji
    • Dosya: Kapitalizm ve Ekolojik Yıkım
    • Madenciliğin Politik Ekolojisi
  • ENGLISH

Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.