Ekolojistlerin Doğu Akdeniz Meselesine Karşı Tutumu Ne Olmalı?

0
414

Son günlerin kritik gündemlerinden olan Doğu Akdeniz’de bulunan fosil yakıtların çıkarılmasının ülkeler arasında neden olduğu ihtilaf herhalde bir tek ekolojik sonuçları açısından tartışılmadı. Konunun, devletler arasında savaşa gidecek kadar büyük bir gerilime neden olması içeride devlet şiddeti ve milli birlik yalanıyla birleşerek bu açıdan tartışılmasının tümüyle zorlaşacağı bir ortam yaratılıyor. Toplumun örgütlü güçlerinin halklar arasında onurlu bir barışı savunacak, ulusal servet gözüyle bakılan fosil yakıtların küresel ekolojik krizin geldiği noktada çıkarılmasının ve kullanılmasının yaratacağı zararı anlatacak bir iradeyle sesini yükseltmesi gerekiyor. Polen Ekoloji Kolektifi olarak biz de konu gündeme bir kez daha sokulduğunda ortak bir değerlendirme yaptık.

Daha Çok Fosil Yakıt Daha Çok İklim Felaketi Demektir

Sanayi devrimiyle birlikte gelişen küresel ısıtma 1850’lerin ortasına göre dünyayı 1 °C’nin üzerinde ısıtmış durumda. Bunun nerede duracağı dünyadaki sera gazı salımlarının önümüzdeki yıllarda ne düzeyde devam edeceğine göre değişecek. Halihazırdaki biyoçeşitliliğin büyük bir hızla azalıyor oluşunun, su ve gıda krizinin, aşırı iklim olaylarının öngörülemez düzeylere yükselişin engellemek için bu sıcaklık artışının 1,5 °C’de sınırlanma hedefinin tutturulması gerek. Bunun için küresel çapta karbondioksit salımını 2030’a kadar yarıya, 2050’ye kadar da sıfıra indirmemiz gerekiyor. Küresel ısıtmayı 2 °C’de tutmak için kalan karbon bütçesi üzerinden bakıldığında ise bırakın yenilerini, bilinen fosil yakıtların en çok %16’sının kullanılması ile sınırlanması lazım.

Bugün 40 milyar tona yaklaşan yıllık küresel karbondioksit salımına bakarak değerlendirdiğimizde Akdeniz’deki fosil yakıtların çıkarılıp yakılması halinde atmosfere 10 milyar ton civarında karbondioksit salınacak. Bu büyük bir miktar. Karbon bütçesinin, kapitalist bir toplum içinde doğayla kurduğumuz ilişkiden bağımsız ele alınması mümkün değil. Onu, yani atmosferi bir müşterek olarak görmek ve politik mücadelenin konusu yapmak, sermayenin ona öylece el koymasını önlemek Doğu Akdeniz fosil yakıt aramalarını iklim krizi açısından ele alan ekolojistlerin mücadele anlayışında önemli bir yer tutuyor.

Dünya Vahşi Yaşam Fonu’na (WWF) göre su yenileme süresi 80 yılı bulan ve kırılgan bir ekosistem olan Akdeniz’de yaşayan canlıların %28’i (yaklaşık 350 denizel canlı türü) endemik türlerden. İklim krizi Akdeniz havzasını ani hava olayları, sıcaklık şokları, kuraklık, sıklaşan orman yangınları ve bu biyoçeşitlilik kaybı ile etkiliyor. Dahası, kıyısı bulunan ülkelerde tarımda verim kaybı ve turizm geliri kaybına neden oluyor. Karbon salımı ile şiddetlenen iklim krizi yanında fosil yakıtı deniz yatağından çıkarmanın biyoçeşitliliğe doğrudan zararı da bulunuyor. Çıkarma işlemi ve sahada çalışan makinelerin yarattığı gürültü kirliliğinin balina ve yunusların kıyıya vurmasına, deniz canlılarında duyma kaybına ve zorunlu göçe neden olduğu biliniyor.

Ayrıca, Doğu Akdeniz, deprem bölgelerinin de olduğu bir alan olduğundan arama çıkarma faaliyetinin yaratacağı petrol sızıntısı riski 2010’daki Meksika Körfezi’ndeki felaketi, geçenlerde Sibirya’da ya da Mauritus’ta yaşanan petrol sızıntısı felaketlerini hatırlatıyor.

Denizlerin Statüsü Mücadeleyi Uluslararasılaştırıyor

Deniz tabanı da tüm bir deniz ekosistemine dahil olarak, tıpkı atmosfer gibi bir müşterektir. Denizlerin kirletilmesinin uluslararası sorumluluğuna dair mücadele ve deneyimler bir yana doğrudan deniz tabanından fosil yakıt çıkarılmasına karşı da bilinen mücadele ve kazanımlar var. Antarktika’da bu tür bir madencilik faaliyetine karşı yürürlükte olan bir moratoryum var. Buzulların erimesiyle Arktika’da fosil yakıt arama faaliyetlerinin kolaylaşması sonucu Norveç, Danimarka, Kanada, ABD, Rusya gibi ülkelerin buraya el atmaları gündemde son birkaç yıldır. Burada da benzer bir moratoryum için kampanyalar yürütülüyor. Kosta Rika, Ekvador, Panama gibi ülkelerde deniz tabanı da dahil her türlü yeni madencilik faaliyetini kısıtlayan düzenlemeler yapıldı. Dünya’nın pek çok ülkesinde yeni fosil yakıt arama çalışmalarının yasaklanması için “Keep it in the ground” (Yeraltında bırak) hareketi farklı mücadele söylemi ve tarzına sahip şekilde gelişiyor. Akdeniz’de de yine İspanya, Portekiz, Fransa ve İtalya’daki mücadeleler en azından yeni arama-çıkarma faaliyetlerini durdurmak için etkili oldu. İspanya’da Sosyalist Parti hükümeti, sadece ekoloji örgütlerinin değil farklı meslek odalarının, sendikaların, partilerin de dahil olduğu kampanya platformunun mücadelesi karşısında yeni yasalar çıkarmak zorunda kaldı. Ancak bu ülkeler Akdeniz’in Kuzey yakasındaki ülkeler ve diğer yakadaki ülkelerden çok farklı bir politik ortama sahipler.

Ekosistemler ülke sınırlarını, münhasır ekonomik bölge, kıta sahanlığı ya da karasuları gibi sınırları tanımaz. Akdeniz’in de bir bütün olarak ele alınması gerekir. Bir tarafında tüm iç çelişkilerine rağmen bir emperyalist blok, diğer tarafında ise kaosun ve savaşların eksik olmadığı, etnik, dinsel, mezhepsel, toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin ve çatışmaların bitmediği bir bölge var. Burada bölge halklarının enternasyonal mücadelesi açısından egemenlerin çıkarlarının arkasına yedeklenmemek için ortak bir mücadele içinde yer almak, ekoloji mücadelesinin sunduğu olanaklar sayesinde cepheleşme politikaları geliştirebilmek, hem bu tür projeleri durdurmak hem de bölgesel devrim koşulları içinde ekoloji mücadelesinin yer tutması açısından biz ekolojistler için çok kritik bir aşama olacaktır.

Sermayeye Cennet Halka Cehennem

Bu fosil yakıtlara kimin sahip olacağına bakmak lazım önce. BP, Shell, Total gibi fosil yakıt tekelleri şimdiden anlaşmalar imzalamış durumda. Bu emperyalist ülke tekelleri ile anlaşmalardan bugüne kadar bölge halklarına zenginlikten bir pay kalmamıştır. Kaldıysa da başkaca bedeller fazlasıyla ödenmiştir. Irak, Libya, Venezuela’daki politik askeri gelişmeler, diğer sebeplerin yanında en son noktada fosil yakıtların paylaşılması mücadelesine dayanıyor. Kapitalizmin eşitsiz gelişiminin bir anlamı da eşitsiz ekolojik mübadelelerdir. Sadece eşitsiz ekonomik gelişme, emperyalist savaşlar değil, geride derin bir ekolojik yıkım da kalır fosil yakıt rezervlerinin bulunduğu bölgelerde.

Türkiye açısından enerji kullanımımıza bakalım örneğin. 2019 itibariyle Türkiye dünyada en çok karbon salımı yapan 15. ülke idi. Bugüne kadar “yerli ve milli” kömür öncülüğünde enerji üretimimiz nüfus artışının ötesinde bir büyüklükte hep arttı ama enerjiyi daha ucuza tüketmiyoruz; tarım üretimi de çoğu üründe artıyor, ama bu endüstriyel tarım toprakları, su havzalarını mahvediyor ve biz daha ucuza doymuyoruz ve gıdalar giderek daha sağlıksız oluyor. Kalkınma ya da ekonomik büyüme denen şey sermayenin büyümesi, genişlemesidir ve bunun için doğanın talanı ve emeğin sömürüsü gerekir. Buradan da çıkacak olan şey budur. Sermaye büyüdükçe halk giderek daha da yoksullaşır. Daha fazla fosil yakıt daha çok tank ve silah üretmek, uçak yakıtı için enerji demektir, daha fazla karbon salımı ve iklim felaketi demektir. Örneğin doğal gaz ile daha ucuza ısınacağımızı düşünüyorsak neden alınan vergiler ve bütçe, ısınma için binaların enerji verimliliğine değil de üzerinden geçmediğimiz otoyolların geçiş ücreti garantisine harcanıyor. Geçmediğimiz yolun parasını ödememiz gibi yakmadığımız gazın parasını da yine bize ödetmeleridir olacak olan. Bu tür büyük çaplı ekonomik projeler bir yerdeki ekonomiyi bir süreliğine canlandırabilir, daha fazla istihdam sağlayabilir ama neyin pahasına: emek sömürüsü, kölece çalışma koşulları, daha sağlıksız çevre ve savaş politikalarının pahasına.

Devletler arası anlaşmalarda, halkların refahı ya da ekolojik tahribat değil de emperyalist ve bölgesel rekabet baskın çıktığına göre herhangi bir zirveden çıkacak herhangi bir anlaşma veya sözün ekoloji mücadelesini bölmesinin veya kesintiye uğratmasının önüne geçmek için uyanık olmamız gerekiyor.

Rekabetten bölge halklarının payına daha fazla açlık, acı ve ölüm kalıyorsa biraz önce değindiğimiz barış mücadelesinde ekolojik saikleri bir kaldıraç olarak kullanabiliriz. Sermayenin denizin tabanında açtığı delik, tarlada kuruyan ürün, selde boğulan çocuk, aşırı sıcakta ölen yaşlı, azalan içilebilir su üzerinden doğan çatışmalar demek. Ekosistemle barış olmadan toplumsal barış olmayacaktır. Yani devletlerin verdikleri sözleri tutmadığı, yalanlar söylediği, sermayenin çıkarlarından milim sapmadığı ortadaysa ama buna rağmen kazanımlar elde edilebiliyorsa bizim irademizi buradan beslememiz gerekir. Bu açıdan, Akdeniz’e kıyısı olan tüm ülkelerin tüm yeni fosil yakıt arama ve çıkarma faaliyetlerini durdurması ve mevcut olanları kapatması, bu coğrafyada yaşayan halkların ortak mücadelesine bağlıdır.

Ekoloji Mücadelesinin Rolünü Oynayacağı Yer

Gezegenin ve kapitalist sömürü altındaki insanların geleceği, sermayenin kâr hırsına ve var olmak için sürekli düşmanlıktan beslenen iktidarların politik çıkarlarına feda edilemez. Özellikle Orta Doğu ve Kuzey Afrika coğrafyasındaki halklar uzun yıllar emperyalist sömürü ve savaşlardan yılmıştır. Halkların nefes alması için antikapitalist bir barışın geliştirilmesi şarttır. Küresel ekolojik yıkım, Akdeniz’i çevreleyen tüm ülkelerin yaşayacağı buna bağlı ekolojik felaketler ve ekonomik zorluklar, yine savaşlar ve iklim krizi nedeniyle göç etmek zorunda kalan milyonların yaşam mücadelesi bölgede isyan koşullarını her daim güncel ve canlı tutmaktadır. Ekolojistler olarak bu isyan damarını besleyen, ona öncülük eden bir şekilde konumlanmalıyız. Eğer ekolojik yıkımı, krizi durdurmak istiyorsak politikanın merkezine yürümeliyiz.

Sadece kendi köyümüze, kentimize sahip çıkarak bu krizi durduramayacağımız açık. Kanal İstanbul nasıl sadece İstanbul’u bağlamıyor ve durduramazsak bölgedeki tüm deniz ve kara ekosistemlerine sınır tanımaksızın etki edecek ise bu da böyle. Ülke sınırları içinde olmaması bunu durduramayacağımız anlamına gelmiyor. Doğu Akdeniz’den fosil yakıt çıkarılması gibi gündemler artık ithal, ilgilisi olmayan ya da sadece “büyük” siyasetin konusu gündemler olarak görülemez ekoloji hareketi açısından. Hem sonuçları itibariyle, hem de ezen taraftaki aktörlerin aynı olması itibariyle.

Dahası, ekoloji mücadelesinin politik sınırları sermaye ilişkilerini teşhir etmek, iktidarı hedef alan sloganlar atmakla sınırlı da olmamalı; emperyalist kirli ilişkilere dair söz söylemek, enternasyonal bağlar kurarak hareketler geliştirmek, inşa edilen hareketi doğrudan politik mücadelenin içinden konuşur hâle getirmek gibi kurucu yanı olan bir süreç de olmalı. İletişim kanallarının bu kadar geliştiği ve dünyadaki her gelişmenin birbirini tetikleyebildiği bir dünyada ekoloji örgütleri de meseleye böyle bakmalı, böyle gündemleştirmeli.

Fosil Yakıt Yatırımları Birleşik Bir Mücadele ile Durdurulabilir

Bazen altından kalkmanın zor olacağı, doğrudan hedef olunacak meselelerde geride durmak örgütler, hareketler için bir tercih konusu olur. Ancak içinde bulunduğumuz şartlarda böyle bir tercihin işçi sınıfı ve ezilenler açısından taşıyacağı anlama bakılması gerekir. Bugün mücadeleden geri durmak, bedel ödemeden kaçınmak, öyle çok uzak bir gelecekte değil, yarın daha büyük bedeller ödemek anlamına gelecektir. Ekoloji hareketinin kendini bir sınıf ve ezilenler hareketi olarak kurgulamaktan başka kazanma şansı olmadığı bir dönemdeyiz. O yüzden her gündemi, sıçrama yapılabilecek, katlanarak büyüyeceğimiz gündemler gibi görmeliyiz. Şu an için örgütsel yapılar güçsüz gibi görünebilir, ancak halkın saflaşması, mücadeleye çekilmesi ve bunları örgütleyecek bir aklın oluşturulmasıyla bunlar hızla aşılabilir.

Bölgedeki siyasi konjonktürü uzun uzun değerlendiriyor herkes ama biz şu an için Türkiye açısından bakalım meseleye örneğin: Türkiye bölgede kimi zaman politik islamcı kimi zaman ırkçı-milliyetçi bir söylemle kurgulanmış ama esasen içine düştüğü ekonomik krizden ve politik olarak yönetememe krizinden çıkmanın çözüm yollarından biri olarak yayılmacı, sömürgeci, işgalci savaşlar yürüten bir ülke. AB’nin Rusya doğal gazına alternatif geliştirme çabası, Türkiye’nin bu kestirilemez ve çelişkili maceraları nedeniyle farklı ülkeler arası ittifakların gelişmesine ve onların desteklenmesine yol vermiş oldu. AB’nin Türkiye’ye uygulayacağı olası yaptırımlara karşı örneğin, Yeşil Siyaset Platformu, bunun Kıbrıs Cumhuriyeti’nin arama faaliyetlerini meşrulaştıracağı nedeniyle yapılmaması ve yerine tüm ülkelerin arama faaliyetlerinin durdurulması çağrısını yaptı. Bu doğru bir tutum olmakla birlikte eksik yanlar da barındırıyor. Zira, emperyalist bir blok olarak AB, denizin öte yakasındaki bölge ülkelerinin yaşadığı ekolojik krizde tarih boyunca uyguladığı politikalar nedeniyle sorumluluğa sahip. Bu nedenle, AB’nin sadece tüm arama faaliyetlerini durduracak adımlar atmasının yanında ekolojik açıdan kritik bölgelere tazminat ödemesi gerekir. Avrupa’daki ekolojistlerin ve iklim hareketlerinin kendi ülke devletlerine bunu da dayatmaları gerekir. Türkiye’ye uygulanacak olası bir yaptırım karşısında ise buradaki ekolojistlerin Türkiye’deki egemenlerin arkasına geçmemesi tam aksine, onların politikalarının bedelini halklarımıza ödettiği için hesap sorması gerekir.

2003 Irak işgali tezkeresine karşı sokakta gelişen direniş o zaman etkili olmuştu. Elbette, bugünkü toplumsal koşullar o günden çok farklı. Ancak bölgesel bir barış politikası olarak aramaların durdurulması talebini yine bir halk direnişi olarak örgütleyebiliriz. Hiçbir ülke kendiliğinden ben çekildim aramıyorum, siz de aramayın demeyecek. Bunu başaracak olan bölge halklarının dayanışması ve mücadelesi olacaktır. İspanya, Fransa, Portekiz’de son yıllarda onlarca sondaj ve keşif faaliyetinin iptali on binlerce insanın uzun soluklu mücadelesi ile başarıldı. Ekoloji mücadelesinin ayrı bir kompartıman olarak diğer toplumsal mücadelelerden yalıtık hali son dönemde yavaş yavaş aşılmaya başlamıştı. Keza, bu gündem de bir fırsat olabilir.