Konforlu Cehalet İkliminin Ötesinde

Çeviri: Polen Çeviri Ekibi

0
276
8 Haziran 2020

Hazır Glasgow iklim müzakereleri (COP26) Covid-19 nedeniyle 2021 yılında yapılmak üzere yeniden planlanmışken, dünya toplumunun iklim değişikliği taahhütlerinin yerine getirilmesi beklentisine dürüstlük ve açıklıkla yanıt vermek adına biraz zamanımız oldu.

Bunu açıklığa kavuşturmak üzere Paris Anlaşması’nın daha zengin ve sanayileşmiş uluslar bakımından etkilerini dikkate alan bir makale yazdık. Makale, özellikle, iklim politikaları açısından ilerici olduklarını bizzat kendileri açıkça beyan eden iki ülkenin, Birleşik Krallı ve İsveç’in azaltım önerilerine odaklanmaktadır. Her ikisi de, görünürde sıcaklık artışını “2 °C’nin çok altında” tutmak ve “1,5 °C …hedefini yakalamak” doğrultusunda salımlarını azaltmak için tasarlanmış yüksek profilli yasal mevzuatlar geliştirmiştir.

Ancak makalenin gösterdiği üzere, gizem perdesinin katmanlarını kaldırın ve karşınıza bu ‘iklim liderleri’nin bile bilfiil başarısız olmayı seçtikleri gerçeği çıkar, hem de büyük bir farkla.

Başarısızlık

Bu nedenle ve politik atmosferde hızlı bir büyük dönüşüm olmaksızın, hem insanlık hem de birçok ekosistem için gelecek kasvetli görünüyor.

Otuz yıl boyunca, saçma ütopik teknoloji modellerini ve neşeli yeşil büyüme masallarını, yani mavi hapın sunduğu yanılsamayı yuttuk. Ancak 2020’deyiz ve mavi hap satıcılarının bile şüpheleri var. Belki de şimdi, kırmızı hapın ortaya çıkardığı nahoş gerçeği kabullenmenin zamanı gelmiştir?

1990’dan ve Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) ilk raporunu yayınlanmasından bu yana, enerji ve sanayi kaynaklı küresel karbondioksit salımları yüzde 62 oranında arttı ve 870 milyar ton karbondioksidi daha atmosfere pompaladı.

Bu küresel başarısızlığa karşı duran Birleşik Krallık ve İsveç’in de aralarında bulunduğu birçok ülke, salımlarını azaltmada gerçek bir liderlik gösterdiklerini iddia ediyorlar. Bu uluslar, iklim taahhütlerimizin mevcut ekonomik paradigma içinde halen yerine getirilebileceğine dair gerçek bir umudun var olduğunu vadeden akademisyenler, gazeteciler ve iklim dünyasının “büyük ve iyi”leri tarafından düzenli olarak desteklenmekteler.

Fakat böyle bir iyimserlik sağlam temellere oturuyor mu? Son makalemizin cevaplamaya çalıştığı soru bu.

Bütçe

Bilimin ortaya koyduğu gibi, küresel sıcaklıktaki artış ve bunun uzantısı olarak iklimsel etkilerin en yakından ilişkili olduğu şey salınan toplam karbondioksit miktarıdır. Böyle bir karbon bütçesi çerçevesi kaçınılmaz bilimsel belirsizlikler ile birlikte ortaya konulsa da, salımları azaltma strateji ve politikalarını değerlendirmede makul bir kılavuz sağlama açısından yeterince kullanışlıdır.

Karbon bütçesi çerçevesi ile karşılaşılan asıl zorluklar politiktir. Birincisi, Paris Anlaşmasının dili, 2 °C ve 1,5 °C sıcaklık artışı taahhütlerini yerine getirme ihtimali açısından ne ima etmektedir?

İkincisi, küresel bir karbon bütçesi, ‘adil’ bir ulusal pay sağlamak için ülkeler arasında nasıl bölünmelidir? Üçüncüsü, salımlarının bütçelerini aşacak şekilde ayarlandığını gizlemek için hesaplamada dolaplar çeviren hükümetlere (ve diğerlerine) karşı nasıl önlem alabiliriz?

Paris Anlaşması, dünya toplumunun yükselen sıcaklıkları “2 °C’nin çok altında” tutması ve ideal olarak “1.5 °C hedefini yakalaması” doğrultusunda salımları azaltmasını gerektiriyor. Ancak, açık konuşalım, dünyadaki birçok insan için, gelecek nesiller ve birçok ekosistem için bu sıcaklık limitleri bile güvenli eşikler anlamına gelmiyor.

Bununla birlikte, 2020’deyiz ve sıcaklıktaki bundan daha güvenli artış miktarları birkaç yıl önce ardımızda kaldı. Dolayısıyla, sıcaklık açısından, Paris şimdi elde edebileceğimiz en iyi (veya belki de daha doğrusu en az kötü) sonucu temsil ediyor.

Zorluklar

Buna dayanarak ve en son IPCC raporundaki (SR1.5) karbon bütçeleri başlığını kullanarak, “Paris uyumlu” bir küresel karbon bütçesine ulaşıyoruz. Endüstriyel süreçlerden (özellikle çimentodan) ve ormansızlaştırmadan kaynaklanan enerji-dışı CO2 salımlarını dikkatle değerlendirerek ve bütçeleri 2020’nin başlangıcına göre güncelleyerek, Paris’e uygun olarak enerji kaynaklı salımlar için yaklaşık 660 milyar tonluk (660 Gt. CO2) bir küresel karbon bütçesi hesapladık.

Bu, 2020’nin başından 2100’e ve ötesine geçen salınabilecek toplam CO2 miktarıdır. Bunu bir perspektife oturtmak açısından diyebiliriz ki bu miktar yaklaşık olarak son on sekiz yıllık mevcut (2019’ kadar olan) küresel salım kadardır. Bu 660 Gt’a dayanak oluşturan bilime ilişkin belirsizlikler olsa da, şu an için Paris Anlaşması’yla ilgili en iyi yorumumuzu ve en güncel bilimsel birikimimizi bu oluşturuyor.

Bununla birlikte, bir sonraki IPCC raporunu (AR6) besleyecek olan erken “dünya sistemi modeli” çalışmalarının, bu değerin çok iyimser olabileceğine işaret ettiğini belirtmek gerekir. Sonuç olarak, yol gösterici bir politika için maksimum değer olarak 660Gt civarında bir değerin dikkate alınmasını öneriyoruz.

(Yalnızca enerji kaynaklı CO2 için) Paris uyumlu bir küresel karbon bütçesi oluşturduktan sonraki zorluk, bunu dünya ulusları arasında bölmekti. Bunu yaparken, Rio’dan (1992) Paris’e (2015) kadar küresel iklim anlaşmalarında yer alan hakkaniyet konusunu ciddiyetle ele aldık.

“Ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar ve ilgili kapasiteler” (CBDR-RC, Common but differentiated responsibilities & respective capabilities) yerleşik kavramının yönlendiriciliğinde, dünyayı başlangıçta “gelişmekte olan ülkeler tarafı” ve “gelişmiş ülkeler tarafına” (Paris diliyle, geniş anlamda daha yoksul ve daha zengin uluslar) ayırdık. Bu kategoriler dahilinde, kişi başına GSYİH’sı, tipik bir “gelişmiş” ülke GSYİH’sının yüzde 23’üne ve ortalama bir ABD vatandaşının sadece yüzde 14’üne tekabül eden Çin hâlâ “gelişmekte olan” bir ülke olarak sınıflandırılmaktadır.

Hakkaniyet

CBDR-RC kavramı ve Paris’in hakkaniyet ilkesi yönlendiriciliğinde, “gelişmekte olan” ülkelerin, tamamen sıfır karbon enerji sistemine ulaşmasının gelişmiş ülkelerinkinden biraz daha uzun süreceğini varsaydık. Bununla birlikte, bu grup için nihayetinde oluşturduğumuz salım rotası, ana akım literatürde şu ana kadar tarif edilenlerden daha talepkârdı ve buna rağmen 2050 yılına kadar kişi başına yıllık tahmini toplam CO2, gelişmiş ulusların hâlâ oldukça altında kaldı.

Süregiden adaletsizliğin bu şekilde muhafaza edilmesi, 2 °C için bile kalan karbon bütçesinin şu anda sadece bir fısıltısıya dönüşmesinin kaçınılmaz ve pratik bir yansıması olarak ortaya çıktı.

Yüksek salım seviyelerini sürdürmeyi seçen zengin ülkeler tarafından gelişmekte olan ülkelere dayatılan bu adaletsiz durumu detaylandırmasak da, bu haksızlık, “gelişmiş” ve “gelişmekte olan taraflar” arasında uygun iklim finansmanı transferlerinin belirlenmesinde çok açık ki kilit bir konudur.

IPCC’nin 2 °C ihtimali için olası karbon bütçelerini Paris’in hakkaniyet ilkesiyle bir araya getirerek, gelişmiş ülkeler için (yine 2020’den 2100’e kadar) 95 ilâ 136 milyar ton CO2 miktarında bir karbon bütçesi oluşturduk. Bu kez soru, bu bütçeyi tüm gelişmiş ülkeler arasında nasıl bölebileceğimiz ve bunu yaparken İngiltere ve İsveç gibi ülkeler için bu tür bir bölünmenin etkilerine özel olarak odaklanmaktı.

Önceden Kazanılmış Haklar

Sınırlı bir karbon bütçesini bölmek için, bazıları nüfus tarafından belirlenen, bazıları tarihsel salımlara dayalı, bazıları ise hâlâ ekonomik göstergeler tarafından yönlendirilen birçok seçenek vardır. Bunların hepsinin kendine özgü yararları ve sakıncaları vardır.

Gelişmiş ülkeler tarafındaki ulusal koşulları en uygun şekilde yansıttığı yargısına vardığımız seçenek, önceden kazanılmış haklar ilkesine dayanan seçenekti. Bu ilke altında, her ülke, son zamanlardaki salım oranına uygun olarak gelecekteki karbon bütçesinin bir kısmını aldı.

Esasen önceden kazanılmış haklar rejimi, mevcut altyapının yapısal olarak sabitlenmesinden reform için ekonomik kapasiteye kadar diğer seçeneklerin birçok unsurunu kapsamaktadır. Bu yaklaşımı kullanarak İngiltere ve İsveç’in 2020 sonrası karbon bütçe aralıklarının sırasıyla 2,8-3,7 ve 0,28-0,37 milyar ton olduğunu hesapladık.

Tekrarlamak gerekirse, bu bütçe aralıkları, uluslararası havacılık ve denizcilikte kullanılan yakıt için yapılan hesaplama da dahil olmak üzere sadece ulusal enerji sistemlerinden kaynaklanan CO2 içindir. Bunlar ayrıca, bir yandan 2 °C’nin altında kalma olası ihtimali ile ilgiliyken bu, 1,5 ° C’lik olası olmayan ihtimaline işaret eder.

Bütçeleri bir bağlama oturmak açısından, İngiltere için bu aralık, (2018 verilerine göre) mevcut salımlarıyla yedi ila dokuz yıllık salım miktarına ve İsveç için ise altı ila sekiz yıl arasındaki salım miktarına eşittir. Bu bütçelerin salım azaltımlarına aktarılması, derhal ve çift haneli azaltma oranlarına işaret etmektedir (örneğin, Birleşik Krallık için, Ocak 2020’den itibaren yılda yüzde 10’luk azaltım oranına).

Politik ve fiziksel ataletin üstesinden gelmek için beş yıllık bir süre varsayarsak, bu, 2025 yılına kadar yılda yüzde 10’luk, 2030’a kadar yılda yüzde 20’lik ve 2035 civarında gerçek sıfır karbon enerji sistemine ulaşacak şekilde hafifletmenin hızlı bir şekilde yükselmesi anlamına gelir.

Yasal Mevzuat

O zaman akla, bu Paris uyumlu karbon bütçeleri ve salım azaltım yollarının, İngiltere ve İsveç’in ‘iklim ilerici’ yasal mevzuatı ve politikaları çerçevesinde ima edilenlerle nasıl karşılaştırıldığı sorusu geliyor.

Görüldüğü üzere, Birleşik Krallık kısa vadeli ve beş yıllık bir karbon bütçesi çerçevesine sahipken, hükümetin en son mevzuatı ve gerçekten de İklim Değişikliği Komitesi’nin (CCC) ‘net sıfır’ raporu Birleşik Krallık için toplam bir karbon bütçesi ortaya koymuyor. İsveç’in çok daha zayıf olan 2017 mevzuatı da yine, uzun vadeli (benim hükümet dönemimde olmayan) karbon azaltma hedeflerinden ve salım azaltım yoluna dair muğlak tanımlanmış kriterlerden çok da fazlasını sunmayarak herhangi bir bütçeleme çerçevesine atıfta bulunmuyor.

Sonuç olarak, yasal mevzuatlarda belirtilen toplam ulusal karbon bütçesini hesaplamak zorunda kaldık. Belki de şaşırtıcı olmayan bir şekilde, hem Birleşik Krallık hem de İsveç hükümetleri tarafından öngörülen bütçeler, kendi ulusları için bizim analizimizden çıkan bütçelere göre çok daha cömertti.

Birleşik Krallık için 9 Gt CO2 değerindeki resmi ulusal bütçe, Paris uyumlu olduğunu düşündüğümüz bütçeden 2,4 ilâ 3,2 kat daha fazladır. İsveç için ise, 0,83 Gt CO2 değerindeki resmi bütçe bizim hesapladığımız bütçe aralığından 2,2 ilâ 3,0 kat daha büyüktür.

Azaltım

Birleşik Krallık ve İsveç hükümetlerinin zayıf azaltım planları tercihlerinin iki doğrudan yorumu vardır. Bunlardan biri, zengin ülkelerin sosyo-ekonomik paradigmalarını sorgulama isteksizliğini telafi etmek için yoksul ülkelerin daha küçük karbon bütçelerini kabul etmelerini hâlâ kibirli bir şekilde bekleyen uzun bir sömürgecilik tarihinin uzantısı olmasıdır.

Ya da belki de, sıcaklık eşiklerinin kullanışlı bir yanıltıcı ve dikkati dağıtıcı olarak işlev görmesiyle Paris’in bir retorik araçtan öte bir şey olmadığına dair yaygın ama sessiz bir kabulün olmasıdır.

Bu yorumların her ikisi de Paris Anlaşması’nı, olağan akışı içinde yürütülen işlerin giderek artan bir şekilde yeşillendirilmesini teşvik eden ve STK’lar ile endişeli vatandaşlara tutunacakları bir şey sunan yararlı bir araç olarak görüyor; ancak nihayetinde Paris’i sadece, mevcut iktidar yapıları ve baskın ekonomik modelin bir hizmetkârına indirgiyorlar.

Birleşik Krallık’ın ‘iklim ilerici’ yasal mevzuatına görünüşte içkin olan bu başarısızlığın ölçeği, küresel düzeyde ele alındığında gerçekten belirgin bir hâl alıyor. Eğer her ulus kendi Paris uyumlu karbon bütçesini Birleşik Krallık’takine benzer bir düzeyde kaçırırsa, küresel salımlar sıcaklık artışını “2,6 ilâ 3 °C’nin çok altında” tutmak ve “2 ilâ 2,3 °C’lik artışı” yakalamak hedefleriyle ilgili olacaktır ancak.

Bu, Paris’in “2 °C’nin altında tutma” ve “1,5 °C’yi yakalama” çerçevesinden çok derinden farklı bir insan ve ekoloji dünyasıdır. Ancak, bu ölçüde bir başarısızlık, işlerin kısa vadede olağan şekilde sürdürülmesini kolaylaştırır.

Reform

Şu anda sahip olduğumuz şey, parlak yeşil ince ayarlar, mutlak salımlardan ziyade verimliliğe odaklanma, bakanlar tarafından yüksek tondan yapılan konuşmalar, her zamankinden daha indirgemeci üstünkörü tedavi önerilerinden dolayı ödüllendirilen akademisyenler, yatıştırıcı teknik merhemleri tekraren öne çıkaran gazeteciler – ve sistemsel düzeyde sorular sormaya cüret eden kişilerin çabucak azarlanması ve susturulması.

Ve on yılları geride bırakırken ve bugünün büyük ve saygın iyi’leri, ya haksız kazançlarıyla Toskana’ya emekli oldular ya da ünvanlar, nişanlar ve ödüllerden oluşan bir mezar taşının altında toprağa karışıyorlar; yani böylelikle çocuklarımız, onlara bile bile miras bıraktığımız iklim kaosu vasiyetine tanıklık etmeye başlayacaklar.

Bunun böyle olması gerekmiyordu ama şansımız varsa yine de beyaz yalanların ve yanılsamaların yerine rahatsız edici gerçeği ve köklü reformları koyma fırsatımız olabilir.

İklim kırılganlığı lehimize olacak şekilde gelişirse (ama ne yazık ki bu giderek daha az olası görünyor), “2 °C’nin altında” tutma hedefi ile uyumlu bir azaltım planı hâlâ kapasitemiz dahilinde bir uzaklıkta. “1,5 °C… hedefine” gelirsek, bu neredeyse kesinlikle tarihe karıştı.

Yeniden canlanmada tek ışık, 2 °C hedefiyle beslenmiş gerçek sıfır karbon salımına ulaşmakta ve ‘negatif salım teknolojileri’ni (NET’ler) büyük ölçeklerde gerçekten uygulanabilir ve sürdürülebilir hale gelmekte olacaktır. Keskin bir zıtlık ve üzerimizde dalgalanan ‘gerçeklik’ bayrağı altında, 3 °C senaryolarımızın birçoğu için bile zaten “NET’lere” ve diğer marifetli numaralara dayanıyoruz; bu nedenle 1,5 °C için beklentiler görünür olamayacak kadar soluklaşıyor ve 2 °C hedefi de artık yok olmaya doğru hızla ilerliyor.

Katalizatör

Bugün olduğumuz yerin farkında olarak, başarısızlığın bir başarı anlatısına Orwellci bir tarzda geri dönüştürülmesine uyanırken, umut ışıltılarını söndürecek ve eyleme geçme dürtüsüne zarar verecek risklerin de mvcut olduğunu görmeliyiz.

Ancak 1,5 °C tarihe karışır ve 2 °C olasılığı hızla kaybolurken, bu sıcaklıkların sadece basit eşikler olmadığını anlamak çok kritik bir önemdedir. 2,1 °C’nin altında kalmak 2,3 °C’den iyidir, ki bunun kendisi 3 °C hedefine göre bir gelişme demektir.

Evet, sıcaklık ne kadar yüksek olursa o kadar çok insan ölür ve toplumsal bozulmanın ve ekolojik çöküşün düzeyi o kadar büyük olur. Ancak tüm bunların nihayetinde nasıl gerçekleşeceği, bilimsel tepkilerden toplumsal tepkilere karşılıklı etkileşen belirsizliklerin maiyetine tabidir.

Bu nedenle, zavallı ve hissizleşmiş başarısızlıklarımızı kabullenmek, umutsuzluk ve rıza göstermek için bir bahane olarak değil, bugünün saçmalıklarının eğirip çevirişinden ve prestijinden uzak gerçek bir azaltım planı için bir katalizör olarak kullanılmalıdır.

İklim değişikliğinde mutlak olan tek şey, geleceğin radikal bir şekilde farklı olacağıdır. Ya aldatmaca ve tereddütle duraksama içinde ancak sonuçta ortaya çıkan iklimin etkileri tarafından hırpalanmaya devam ederiz ya da ilerici, sürdürülebilir ve sıfır karbonlu bir geleceğe doğru derin ve köklü bir dönüşüme derhal başlarız.

Alternatif

Sonuçta, her ikisi de bugün yaşadığımızdan farklı dünyalar. Birincisi, yüksek salıcıların birkaç yıl boyunca, herkes için değilse de birçokları için uzun süreli yıkım pahasına rahat bırakılmasına izin verir.

İkincisi, toplumun emeğini, kaynaklarını ve üretken kapasitesini öncelikli olarak göreceli azınlığın yüksek tüketim yaşam tarzına hizmet etmekten, çoğunluk için sürdürülebilir bir çağı yaratmak üzere yeniden yönlendirmektedir.

Bu noktada olmamalıydık, ama burası dar görüşlü seçimlerimizin bizi getirdiği nokta. Eski muhafızların giderek daha çok titreyen elleri mavi hapları dağıtmaya devam ederken, şimdi kırmızı hap alternatifi sunan daha sıkı ve genç eller var. Bu hap tatlı değil – ama yaşanılası bir ev ve yaşamı destekleyen bir gelecek geliştirme şansı sunuyor.

 

Isak Stoddard, Uppsala Üniversitesi Doğal Kaynaklar ve Sürdürülebilir Kalkınma alanında doktora araştırmacısıdır. Kevin Anderson, Manchester, Uppsala ve Bergen Üniversiteleri ortak çalışmasında Enerji ve İklim Değişikliği profesörüdür. Bu makale, Mayıs 2020 İklim Politikası’nda yayınlanan “İki faktör” adlı makaleyi özetlemekte ve genişletmektedir.