Birleşmiş Milletler’in 1972’deki ilk Çevre Konferansı’nın başlangıç günü olan ve 1973’ten bu yana farklı temalarla “kutlanan” 5 Haziran Dünya Çevre Günü, aradan geçen 53 yılda emperyalist kapitalizmin sürüklediği küresel çaptaki büyük ekolojik çöküşü anlatmanın, bu süreçteki eşikleri hatırlamanın günü. İnsanın doğaya duyduğu özlemin daha da açığa çıktığı, insan-doğa ilişkisini yeniden düzenlemek için kapitalizmin kanlı yıkım tarihiyle bir kez daha yüzleşme günü. Bu yıl Çevre Günü’nün resmi olarak “iklim eylemi” temasıyla bir başka faşist rejimin başkenti olan Bakü’de kutlanmasına karar veren BM, artık kapitalist devletlerin ortak karar alma iradesini temsil etmeyen, insanlığa, doğaya karşı en ağır suçlarda dahi yaptırım gücü olmayan, emperyalist baskı altındaki sömürgelerin sesini duyurma platformu olma özeliğini de yitirmiş bir yankı odası kurumu. Aynı BM’nin çatısı altında oluşan İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Konferansı’nın (COP) 31.’si bu yıl Antalya’da, geçen 31 yılın iklim inkarcılığının devamı olacak ve iklim değişikliğinin sermaye tarafından bir kriz yönetim aracı olarak kullanılmasının devamı sağlanacak.
Kolektif olarak, politik ekoloji örgütlerinin, kendini devrimci, marksist ekolojist olarak örgütleyenlerin, bizim açımızdan “ekolojik yıkımla mücadele günü” olan bu günde, doğayı, yaşamı kuşatan bu küresel işgal ve sömürü sistemine karşı tüm sömürülen ve ezilenlerin birleşik bir mücadele stratejisini oluşturmada daha fazla rol oynayabileceğini düşünüyoruz.
Şüphesiz ki, doğanın daha büyük bir çapta ve hızla temellük altına alınması, yağmalanması, bir avuç katliamcı vampirin dışında tüm insanların köleci sömürü koşullarında işçileştirilmesi bir yandan robotlu üretimin, yapay zekânın, pek çok sektördeki ileri teknoloji makinelerinin geliştiği kapitalist üretim tarzının bu iç çelişkisinin tarihsel olarak son noktasına vardığı bir sürecin sonucu ve gereği olarak gerçekleşiyor. Tüm bu meta üretiminin tepesinde konumlanan dünya tekelleri ve küresel mali oligarşik yapı küreselleşmiş emperyalizmin tıkanıklıklarını savaşlar yoluyla da yeni “yeşil sömürgecilik” politikalarıyla da açmaya çalışmaktadır. Bu küresel hiyerarşi ve entegre pazara göbekten bağlı Türkiye kapitalizminin payına da düşen de coğrafyanın özellikleri, konumu ve tarihsel süreçleriyle en yıkıcı, kirletici faaliyetler olmuştur.
Bir hammadde deposu ve ucuz işgücü cenneti olarak görülen bu topraklarda süren tüm yaşam alanı ve doğa savunuları aynı zamanda halkların kimliği, belleği, köyleri, geçimlikleri, müşterekleri, suya ve gıdaya erişimi ve özyönetimi için bir mücadelelerdir. Sermayenin açtığı her ölüm çukuru aynı zamanda insansızlaştırılan topraklar, kölelik koşullarında, zehirli hava ve suyla yavaşça öldürülen işçiler, geçimliğinden koparılıp kentte yoksulluğa ve şiddete maruz bırakılan kadınlar demek.
Türkiye kapitalizminin başta enerji, maden, inşaat sektörleriyle şiddetlendirdiği ağır doğa tahribatına karşı son 1 yılda örgütlenen Varto’dan Perşembe Yaylası’na, Karlıova’dan Gidengelmez Dağları’na, Akbelen’den Sekü’ye, Pülümür’den Arhavi’ye, Küçük Menderes’ten Karakaya Köyü’ne, Bayramiç’ten Almus’a tüm direnişleri, tüm bu çoban ateşlerini coğrafyanın kaynayan devrimci dinamiklerinin arasında görüyor, aynı stratejik hatta akacak geniş kitlelerin öfkesini yansıttığını ve önemli mücadele deneyimleri ortaya çıkardığını düşünüyoruz.
Türkiye’de 2023 yılından günümüze kadar 2 milyon hektar alan maden şirketlerine ihaleye verilmiş olup neredeyse yarısı şirketlere satılmıştır. İşte bu ardı arkası kesilmeyen devasa maden ihaleleri, toplumsal ihtiyaçlara dayanmayan ve şirketlerin güdümündeki yeni fosil ve yenilenebilir enerji santralleri, Temmuz’da çıkartılan “Süper İzin” Yasası, İklim Kanunu ve sonrasında Milli Parklar Yönetmeliği’nde değişiklikler ile bu mücadelelerin hukuksal zeminde sürdürülme kanalları tamamen daraltılmış, keyfi olarak işletilen yargı sisteminin araçları tamamen şirketlerin eline bir silah olarak verilmiştir.
Gözü dönmüş bir saldırganlıkla sürdürülen ekstraktivist faaliyetler İliç/Çöpler felaketinde olduğu gibi tüm havzayı siyanürle zehirleyip 1 gram altın için devasa miktarda toprağı atık haline getirmektedir. Aynı şekilde Amed ve Trakya’da “enerji bağımsızlığı” yalanıyla su varlıklarımızı geri dönülmez şekilde yok eden, depremleri tetikleyen, yeraltı sularını, toprağı yüzlerce toksik kimyasalla zehirleyen hidrolik kırma (fracking) yöntemleri devreye sokulmaktadır. Kırsalla sınırlı kalmayıp kentsel ekstraktivizm yoluyla şehirlerimizin kalbine, mahallelerimize kadar uzanan yağma emlak spekülasyonuyla, “rezerv alan” ve “kentsel dönüşüm” adı altında Hatay’dan İstanbul’a kadar emekçileri yerinden etmekte; kamusal alanları dev bir rant sahasına dönüştürmekte, emekçilerin örgütlenme kapasitelerini ellerinden almaktadır. Eskişehir-Beylikova, Malatya-Kuluncak gibi sahalardan çıkarılmak istenen nadir toprak elementleri, sanıldığı gibi temiz enerji için değil; F-35 jetlerinden dronlara, füzelerden yüksek teknolojili silah sanayiine kadar emperyalist savaş makinesi için çıkarılmaktadır. Tam da bu savaş sanayiinin silahları, bombaları, emperyalistler ve bölgedeki sömürgeci devletler eliyle büyütülen IŞİD çeteleri ile 5 Haziran 2015’te Amed’de halkımızı vurmuş, 5 kişinin ölümü ve yüzlerce yaralıyla barış ve özgürlük mücadelesini katliamlarla bastırma politikasını güncellemişti. Kaybettiklerimizi saygıyla anıyoruz.
Bugün Divriği’deki, Doruk Madencilik ve Özşen’deki maden işçilerinin ya da Akkuyu Nükleer Santrali’nde çalışan işçilerin hakları için sürdürdükleri direnişler aynı patronlara, aynı devlete, aynı düzene karşı cepheden bir çarpışma şeklinde gerçekleşmektedir. İşçiler hakları için mücadele ederken çok ağır baskı ve şiddetle karşılaşmakta, kazanımları ilk fırsatta ellerinden alınmakta, daha geniş taleplerle mücadele etmek için örgütlenmeleri engellenmektedir. Tüm bu yabancılaştırıcı ortama rağmen doğaya duyduğu özlemle 3-5 ağaç için harekete geçen işçileşmiş, yoksullaşmış kitleler ve işçilerin hak mücadelelerinin talepleri halen daha stratejik bir düzeyde ortaklaştırılmayı beklemekte, sınıfın ekmek mücadelesinin parçası olan “çevre sorunu” düzen karşıtı mücadelenin zemini olmayı sürdürmektedir. Soma ve İliç gibi örneklerde görülen tarımın bitirilerek mülksüzleştirilen köylülerin yıkıcı proleterleşme süreciyle ölüm riski altında maden ocaklarına mahkûm edilmesi bizim hikâyemizdir. Dilovası’nda kadın işçileri katleden kâr hırsı, Akbelen’de köylülerin zeytinliğine ve ormanına, Kürdistan’ın suyuna ve belleğine göz diken yağmanın tüm emekçi katmanları aynı dönemde etkilemesi ve bu tepkileri birleştirecek bir siyasi odak ancak mücadelelerin büyümesiyle kazanılacak bir mevzi olacaktır.
İşçilerin direnişlerini ücret artışına odaklı dar bir sendikacılık anlayışının ötesine geçirecek, yaşamın tüm alanlarını kapsayan bütüncül bir hak arayışına dönüştürecek emekoloji mücadelesini yolu yürüyenlerle birlikte örmeliyiz. Temiz hava soluma, temiz su içme, çocuklar başta olmak üzere sağlıklı beslenme, güvenli barınma gibi temel yaşamsal ihtiyaçları karşılamaktan aciz bu düzene karşı tam da bu temel ihtiyaçların insan-doğa ilişkisini belirleyen boyutlarıyla alternatif bir toplum önerisiyle ,yeni bir düzen iddiasıyla egemenlerin karşısına çıkıyoruz.
Geçen yılın yağışsız geçen mevsimleriyle biriken kuraklık bu yıl aşırı yağışlı geçen ayların ardından geride kalmış değil. Sanayi ve enerji üretimi için kesintisiz tahsis edilen suyun, artık büyük ve küçük tüm kentlerde düzenli şekilde kesildiği günler, haftalar, mevsimler yaşıyoruz. Aşırı sıcakların önümüzde olduğu, bir El Niño yılında yine dev orman yangınları ve sel felaketlerinin iç içe geçtiği, aşırı sıcaklarda uzun ve yorucu mesailerin önlemsizce sürdüğü, mevsimsel yeni normallerin içinde işçi ve ezilen toplumsal kesimlerin yaşamlarını sürdürme mücadelesini göreceğimiz bir yaza doğru ilerliyoruz.
Ama Haziran ayı aynı zamanda Gezi İsyanı demek. Gezi’nin 13. yılında doğa için mücadelenin emekçilerin demokratik talepleriyle nasıl ortaklaştığını bu örneklerle bir kez daha görüyoruz. Gezi’nin gösterdiği örgütlenme, siyasete katılım ve birleşik mücadele deneyiminin taşıyıcısı Polen Ekoloji Kolektifi’nden, Munzur Çevre Derneği’nden ve Bakırköy Çevre Platformu’ndan ekolojistler on binlerce politik tutsak arasında toplumsal dayanışmanın gücüyle direnişlerini sürdürüyorlar.
Dünya Çevre Günü’nde tüm politik tutsaklara özgürlük talebimizi yineliyoruz.
Güneşin altında süzülen polenler gibi toprakla buluşacağız. Birbirini tutan ellerimizden hissediyoruz: özgür yarınlara yakınız!
Kapitalizmin ömrü doldu, ekolojik bir sosyalizm için örgütlü mücadeleyi büyütelim!
