Niha+ haber sitesinden gazeteci Doğa Tekneci, Kolektifimizden Cemre Nayir ile iklim krizinin siyasete ezilenler cephesinden nasıl konu edilebileceği ve Türkiye’de düzenlenecek COP31 öncesinde ekoloji hareketinin iklim krizi gündemli örgütlenme çalışmaları üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi. Söyleşinin yazılı tam hali aşağıda yer almaktadır.
23 Temmuz 2026 | Niha+
COP zirveleri otuz yılı aşkın süredir toplanıyor ancak ekolojik yıkım derinleşmeye devam ediyor. Polen Ekoloji Kolektifi olarak, Kasım’da Antalya’da yapılacak COP31’e nasıl bakıyorsunuz? Bu zirveleri kapitalizmin krizlerine bir “çözüm” arayışı olarak mı, yoksa sistemin kendi ömrünü uzatma ve “yeşil boyama” mekanizması olarak mı görüyorsunuz?
COP zirveleri otuz yıldan fazladır sürüyor ve küresel iklim değişikliği dahil ekolojik çöküş tüm dünyada pek çok boyutuyla derinleşiyor. Gezegendeki yaşam koşulları ağırlaşırken COP’larda her yıl gündemler, başlıklar olağan rutininde devam ediyor. Bu yüzden bu toplantıların, zirvelerin sistemik temelini net bir şekilde irdelemeliyiz. COP zirveleri temelde, kapitalizmin içinde olduğu emperyalist küreselleşme aşamasındaki en büyük ekonomik yağmayı kapan dünya tekellerinin ve bu tekellerin tarihsel birikim zemini emperyalist devletlerin güdümünde, politik çerçevesini bu tekelci sermayenin belirlediği diğer tüm zirvelerle aynıdır. G-7 ve G-20 zirveleri, NATO zirveleri, BM’nin farklı uluslararası “sözleşmeleri” için düzenlenen zirveler ne ise, COP da odur: Emperyalistlerin ve bir avuç dünya tekelinin çıkarlarının korunduğu ve genişletildiği, yeni ticari çerçevelerin ve piyasalaştırma mekanizmalarının kurulduğu, bu merkezlerin hegemonyasının tahkim edildiği ve sistemin yeniden üretildiği bir başka toplantıdır.
Ekolojik çöküşün sermayenin kendi yeşil aklaması için yılda bir kere daha merkezi bir gündem olması ancak dünyada iklim değişikliğinden etkilenen halkların ve ezilenlerin çıkarlarını savunan toplumsal hareketlerin basıncıyla boşa düşürülebiliyor. Yani bu bakımdan bir mücadele sahasına dönüşüyor. Doğanın diğer tüm parçaları gibi metalaştırılmış parçaları gibi esas olarak emekçilerin bu krizin yıkımının altında kaldığını vurgulamak, tarihsel sorumlulukları ülkeler bazında alırken günümüzdeki sınıf mücadelelerini öne çıkarmak, yani kapitalizmin devamının arayışıyla değil, emekçilerin, halkların kurtuluşunun yeni bir düzenden geçtiği bir hattı inşa etmek gerekiyor.
Kârsızlığın telafisini doğayı bedava bir rant kaynağı olarak gören ve bu rantı elde etmenin önündeki tüm engelleri kaldırmak isteyen büyük sermaye güçleri bu tür toplantılarda bir yandan bunun hukuki zeminin oluştururken, diğer yandan işçiler arasında yeni birikim modellerine rıza üretiyor. İşçiler, yeni iklim koşullarında geçimini sağlamak zorunda kalarak kendi elleriyle dünyanın yaşanırlığını yıpratıyor ve aynı anda kendisi de yıpranıyor. Polen Ekoloji Kolektifi olarak emekoloji -emeğin ekolojisi- dediğimiz yaklaşımda, işçilerin kendi emeğine ve doğaya bu yabancılaşmasına karşı, ağırlaşan iklim krizinin yarattığı daha ağır sömürü koşullarına karşı iktidar hedefli, devrimci bir sınıf mücadelesinin kendi yolunu bulmasını savunuyoruz. Sermayenin bu zirvelerde oluşturduğu cenderelere karşı işçilerin alternatifini sunuyoruz. 30 yıl sermayenin “çözüm” önerilerinin aslında bir oyalamadan olduğunu ve bunun böyle yapısal bir durum olduğunu görmek için hayli yeterli bir süre. Bunu görmek için marksist bir sınıf analizine dahi gerek yok. Bu yüzden COP31’e de çözümün mekanı değil, kuşatılması gereken bir mücadele alanı olarak bakıyoruz. Enternasyonalist bir ortamda tüm işçiler, ezilenler ve sosyalistler için meşru ve üzerine yürünmesi gereken bir hedef olarak görüyoruz. Katılmaktan çok en iyi ihtimalle protesto edilmesi gereken ya da savaş zirvesi NATO’daki gibi engellenmesi için çabalanması gereken bir zirve. Tabi ki, bu düzeyde bir örgütlülük, amaç ortaklaşması, mücadele düzeyi şu an için Türkiye’deki toplumsal hareketlerde yok. Ama olmaması bu ilkesel tartışmalarda geri adım atmayı getirmemeli.
Türkiye bir yandan Akbelen’den İliç’e, Kürt şehirlerinin her yanında maden ve santral projeleriyle ağır bir ekolojik yıkım ve hak gaspına sebep oluyor, diğer yandan ise COP31’e ev sahipliği yapıyor. Devletin ve sermayenin bu zirveyi uluslararası bir prestij olarak kullanmasına karşı, Türkiye’deki hem yerel ekoloji hareketleri hem de diğer yerel direnişleri (işçi, kadın, LGBTİ+ hakları odaklı) ile nasıl bir ortak mücadele hattı örmek gerekir?
Evet, devlet bu tür zirveleri kendi iç sıkışmışlığına karşı bir meşruiyet sağlayıcı olarak kullanıyor. Önceden de örneklerini görmüştük. Bunlar, aynı zamanda Türk sermayesinin emperyalist hiyerarşideki rolünü güçlendirme, pazar kapma, yeni finans kaynaklarına ulaşması açısından da önemli oluyor. Bunların egemenler açısından sağladığı “prestiji” boşa düşürmek için her gün yaşanılan işçi cinayetlerine, kadın cinayetlerine, kentlerde açlık ve altyapı yoksunluğunun neden olduğu kaosa bakmak yeterli. Günlük yaşam bir tür iç savaş biçiminde sürerken iktidarın güç tazelemesi ancak savaş cephesinde bir kazanım olur. Yani, toplumsal rıza ve meşruiyet sağlamaz. İşte burada, bahsettiğiniz Akbelen’den İliç’e ve diğer tüm yerlere olan bu savaş halinde kendi saflarımızdaki durumla yüzleşiriz. Ezilenler cephesindeki dağınıklığın sebeplerinden biri bu zemini bu şekilde tarif edememe, faşizm gerçekliği karşısında türlü burjuva ideolojik akımların etkisinde kalarak düzeniçi arayışlara yönelmedir; ve bunun sonucu olarak da bahsettiğiniz cepheleşme, birleşme sorunudur.
Öncelikle bahsettiğiniz ve bunun ötesindeki tüm örgütler, mücadeleci kesimler bir araya gelerek bu ortak mücadele hattının nasıl olacağını tartışmalı. Ekoloji meselesi bugün artık tüm devrimci sosyalist, sol ve ilerici partilerin siyasetinin merkezinde olmalı. İşçilerin partilerinin ve sendikalarının, kadın örgütlerinin, LGBTİ+ gruplarının, hayvan özgürlüğü mücadelesi yürütenlerin ekolojik çöküşe bir çöküş meselesi olarak bakması ve kendi kesimsel gruplarının ekolojik yıkımdan nasıl etkilendiğini ve diğer tüm mücadele alanlarıyla bu temelde birleşmesi gerekliliğini tartışmalı. Burada gerçek bir seferberlikten, tüm türlerin ölüm kalım meselesinden bahsediyoruz. Gezegende canlılık bir şekilde devam edecektir, bu açıdan hiçbir tür olmazsa olmaz değil, fakat bütün yarattıklarıyla, kültürüyle, insanlar dahil bütün türlerin dirimi için sağlıklı ve çeşitliliği yüksek bir ekolojik durumu sürdürmek elzem. Burada aslında ekososyalist bir toplumun, yani bu mücadele kesimlerini sınıfsal temelde birleştirecek, sınıfsal çıkarlarının bilinciyle hareket etmesini sağlayacak bir tartışmanın zeminini görüyoruz. Bugün artık sosyalizm uzun bir inşa dönemi gerektirmeyecek kadar nesnel olarak yakın. O yüzden aslında toplumsal güçlerin ittifakı konusu aynı zamanda devrimci inşanın da konusu. Türkiye devrimci hareketinin 50 yıllık örgüt ve savaşım deneyimi var. En ağır bedelleri göğüsleyen, kendini yenileme, döneme uygun mücadele araçları geliştirmede sürekli arayışta olan ve belirli bir düzeyi olan bir toplam hareket tablosu var. Son 10-15 yılda yasal-demokratik ya da yeraltında çeşitli devrimci ittifaklar, cepheler kuruldu, tarihsel eşikler aşıldı, kazanımlar elde edildi. Bugün toplumsal hareketlerin meseleye bu ciddiyetle yaklaşması gerekiyor. Kesimsel talepleri kalıcı olarak kazanmanın yolu tüm ezilenler cephesinin direncinden geçiyor. Her şeyi yeniden icat etmeyeceğiz, bu deneyimleri güncel örgütlenme, iletişim araçlarıyla güncellemek, dirençli, sınıf öfkesiyle kuşanmış, bedelleri göğüslemeye hazır ve düzenle bağlarını bilinçli bir şekilde koparmış, koparmaya hazır kadrolar yetişiyor. Gerisini tarihimiz olarak yazacağız.
Kopenhag’dan Belém’e uzanan karşı-zirve (Halklar Zirvesi) geleneklerini düşündüğümüzde, Antalya’da resmi zirvenin sınırlarına karşı nasıl bir karşı-zirve ihtiyacı var? Şu an yürütülen Halkların İklim Zirvesi içinde de yer alıyorsanız, bu deneyimi de gören bir yerden, bir halklar zirvesi nasıl örülmeli?
Polen Ekoloji Kolektifi olarak HİZ hazırlıklarını yakından takip ediyoruz. Üyelerimiz HİZ’in hazırlık gruplarında yer alıyor. Ancak hem Şubat ayında yaşadığımız tutuklama saldırısının örgütsel sonuçları, hem HİZ’in içindeki politik ekoloji örgütlerinin daha hazırlıklı ve planlı bir şekilde öncesinden bir araya gelememesi bizi bu alternatif zirve konusundasomut yönlendirici bir konumda olmaktan geri düşürdü. Şu an için HİZ’de yer alarak yukarıda bahsettiğimiz görüşlerimizi yaymayı düşünüyoruz. HİZ sürecini yeni kitlelerle buluşma ve örgütlenme süreci olarak görüyoruz. HİZ’in düzeniçi herhangi bir eğilime meşruiyet kazandırmayacak bir karşı zirve olması gerekiyor. Kopenhag veya Belém’deki siyasi mücadele koşullarıyla Türkiye’deki pek doğru kıyaslama olmaz. Daha çok Azerbaycan, Mısır, Dubai’deki zirvelerdeki girişimlere bakmak gerekir, ki buralarda herhangi bir alternatif sesin oluşması söz konusu dahi olamadı. Burada elbette tüm koşullar zorlanmalıdır, ama güçlü bir kitleselliği bu düzeniçi eğilimlere alan açarak sağlamak uzun vadeli bir mücadele için ancak çok sınırlı bir kazanım olabilir.
Bu zirvenin konusu bir önceki soruda konuştuğumuz inşadan ibaret olmalı, ekolojik kurtuluş mücadelesinin örgütlerini ve kapasitesini büyütmek için nasıl bir mobilizasyona girişmemizin gerektiği tartışılmalıdır. Bunun yeri özellikle Antalya olmak zorunda değil, özellikle tarihsel olarak bölge emperyalizminin, kapitalizminin tahrip ettiği alanlar – hala devam ediyorken örneğin Varto direniş alanı mesela – bu karşı zirvenin veya ekososyalist inşa tartışmalarının alanı olabilir. Büyük temsillerin büyük alışverişler yaptığı zirvelerden ziyade yapılandırılmış, derli toplu forumları yılda bir değil her gün düşünmeyi değerli buluyoruz.
Bir taraftan da “yenilenebilir” olarak pazarlanan ancak tarım alanlarına, ormanlara kurulan güneş enerjisi, rüzgar enerjisi ve özellikle jeotermal enerji santrali projeleri var ve bunların yerel halkın yararına yapılmadığını da görüyoruz. Halkın yararına olması gereken yenilenebilir enerjinin Türkiye’de bir “şirketleşme ve doğa talanı” biçimine dönüşmesi nasıl engellenebilir?
“Yenilenebilir” kelimesinin yanlış anlaşılmaması gerekiyor. Bu kelime enerji kaynağı olan maddenin – örneğin petrol, kömür ya da rüzgar, akarsu, vb. – insan toplumunun zaman ölçeğine göre tekrar yenilenebilmesi, tekrar edilebilmesi için kullanılıyor. Bu çok basit, ilkokulda öğretilen bilgi, zamanla yenilenebilir enerji kaynakları yaygınlaşınca, gerçek uygulamaların toplam sonuçları ortaya çıktığından bir anlam kaymasına uğradı. Sanki “yenilenebilir” demek “temiz, doğa dostu, halk yararına, vb.” demekmiş gibi ele alınıp öyle olmadığı görüldüğünde teknolojinin kendisiyle kavga etme hali. Her teknoloji bu sınıflı toplumun ürünü olduğundan, toplumsal üretim ilişkileri içinde yerini bulur. Yani yenilenebilir enerji halkın yararına olur diye bir ezber yok. Yenilenebilir enerji kaynakları da böyle ve kapitalist özel mülkiyete tabi. Üretilen enerji ihtiyaç için değil, kâr amaçlı üretiliyor, esas sorun bu. Termodinamik yasaları sayesinde eminiz ki, sıfır etkisi olan, kullanılabilir bir enerji üretmenin imkanı yok. Ama yenilenebilir enerji ekososyalist bir toplumda hem küçük ölçekli ve dağıtık bir şekilde kurulabilmesi hem iklim üzerindeki kısıtlı etkisi hem de farklı coğrafyalara özgün biçimleriyle gerçekten halk yararına hakim enerji biçimi olabilir. Yenilenebilir enerjinin temelinde yeni bir metalaştırma ve kaynak paylaşım sürecinin olduğunu, düzeniçi yenilenebilir enerji yatırım ve çalışmalarının fosil yakıt tüketimini azaltmak yerine bunun üzerine binip yıkımı daha da genişlettiğini biliyoruz. Bunun karşısında tüm meşruluğuyla canını ve üzerinde yaşadığı toprağı, soluduğu havayı, hayvan dostlarını, içtiği suyu korumak zorunda olan ve her gün yaşamın diğer bütün alanlarını kuşatmaya çalışan zorbalığa karşı direnen yaşam savunucuları olmalı, kendimizi savunmalıyız.
Doğanın özsavunması olmalıyız ve çok daha örgütlü, güçlü bir şekilde yeryüzünün kapitalistlerin laboratuvarı olmasını engellemeli, doğayı ve emeği özgürleştirmek için kesimsel bütün mücadelelerin yaşam ve ekoloji savunması temelinde cepheleşmesini sağlamalıyız. Yenilenebilir enerji özelinde ise kapitalist özel mülkiyet yerine enerji egemenliğini sağlayacak, enerji yoksulluğunu giderecek enerji kooperatif ve komün denemelerini incelemeli ve uygulamaya çalışabiliriz bir ilk adım olarak. İklim değişikliğine karşı termik santrallerin alternatiflerini bu şekilde denemek ancak halkın emekolojik alternatifini sunacaktır. Ayrıca elbette, enerjinin sadece üretim aşamasını değil, iletim, dağıtım ve kullanım aşamalarını birlikte ele alarak bir bütün enerji sistemlerini toplumsal ya da grup mülkiyetlerine dönüştürmek için talepleri mücadeleye yansıtmalıyız.
