Skip to content
Close Menu
polenekoloji.org
  • BİZ KİMİZ
    • Polen Ekoloji Manifestosu
    • Amaç ve İşleyiş
    • Faaliyet Raporları
  • KATIL
  • ENSTİTÜ
  • POLEN BÜLTEN
  • POLEN DERGİ
  • GÜNDEM
  • TEORİ
    • Emekoloji
    • Gıda Egemenliği
    • Hayvan Özgürlüğü
    • İklim
    • Kent Ekolojisi
    • Mücadele ve Örgütlenme
    • Marksist Ekoloji
    • Dosya: Kapitalizm ve Ekolojik Yıkım
    • Madenciliğin Politik Ekolojisi
  • ENGLISH
Sitede Gezinin
  • ADALET MÜCADELELERİ (29)
  • EKOLOJİ/İKLİM HAREKETLERİ (73)
  • English (22)
    • maın (5)
  • GÜNDEM (307)
    • ETKİNLİKLER (11)
  • MEDYA (5)
    • PODCAST (2)
    • VIDEO (3)
  • SÖYLEŞİ (50)
  • TEORİ (262)
    • Dosya: Kapitalizm ve Ekolojik Yıkım (24)
    • Emekoloji (21)
    • Genel (1)
    • Gıda Egemenliği (21)
    • Hayvan Özgürlüğü (8)
    • İklim (25)
    • Kent Ekolojisi (26)
    • Madenciliğin Politik Ekolojisi (27)
    • Marksist Ekoloji (22)
    • Mücadele ve Örgütlenme (26)
  • YAYINLAR (63)
    • Faaliyet Raporları (3)
    • Polen Bülten (26)
    • Polen Dergi Yazıları (8)
    • Polen Ekoloji Kitaplığı (10)
Facebook X (Twitter) Instagram YouTube
polenekoloji.org
  • BİZ KİMİZ
    • Polen Ekoloji Manifestosu
    • Amaç ve İşleyiş
    • Faaliyet Raporları
  • KATIL
  • ENSTİTÜ
  • POLEN BÜLTEN
  • POLEN DERGİ
  • GÜNDEM
  • TEORİ
    • Emekoloji
    • Gıda Egemenliği
    • Hayvan Özgürlüğü
    • İklim
    • Kent Ekolojisi
    • Mücadele ve Örgütlenme
    • Marksist Ekoloji
    • Dosya: Kapitalizm ve Ekolojik Yıkım
    • Madenciliğin Politik Ekolojisi
  • ENGLISH
X (Twitter) Instagram YouTube
polenekoloji.org
Home » Sermayenin Doğaya El Koymasına Karşı Sınıf Mücadelesi

Sermayenin Doğaya El Koymasına Karşı Sınıf Mücadelesi

By Polen Ekoloji13 Nisan 202610 Mins Read
Share
Twitter Facebook Bluesky Threads Copy Link

Kolektifimizin eşsözcüsü Levent Büyükbozkırlı Evrensel Gazetesi’nden Özer Akdemir’in sorularını yanıtladı. Söyleşide, kısa süre önce çıkan Türkiye’de Ekstraktivizmle Mücadele raporumuzdaki kritik başlıklara değinildi. Söyleşinin tamamını aşağıda okuyabilirsiniz.

Söyleşi: Özer Akdemir | 13 Nisan 2026 | Evrensel

Polen Ekoloji Kolektifi olarak ‘Ekstraktivizm Raporu’nu hazırlama fikri nasıl doğdu? Binlerce hektarlık ruhsat sahasını köy köy, orman orman haritalandırırken temel motivasyonunuz ve kamuoyuna vermek istediğiniz ana mesaj neydi?

Polen Ekoloji’nin ekstraktivizm üzerine çalışmaları 13 Şubat 2024’teki İliç katliamı sonrasında yoğunlaştı. Bu dönemde altın madeni projelerini inceleyip altın madenlerine karşı mücadele veren çevre örgütleriyle birlikte ‘Yaşam Altından Değerlidir’ kampanyasını oluşturma çalışmalarına ağırlık verdik. 2025 yılı baharında ise MAPEG ihalelerini incelemeye başladık. Maden ruhsat ihalelerini haritalandırırken bunların hem yoğunluk (nitelik) hem de yaygınlık (nicelik) olarak ne kadar aşırı seviyelere vardığını fark ettik. Bu nedenle sosyal medyada bunları duyurmadan önce ilk iş olarak hazırladığımız haritaları çevre örgütlerine iletip, maden ruhsat sahaları yakınındaki köylere gitmelerini ve halkı bilgilendirmelerini istedik. Yaşam alanlarının maden sahasına dönüşeceğini, geçim ekonomilerinin sakatlanacağını bilmek ve buna karşı direnmek kırsalda yaşayan köylülerin temel haklarından biridir.

Raporda Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na bağlı Taşınmaz Komisyonu’nun 2022’den itibaren ‘şirketlerin taleplerine istinaden’ pek çok sahayı ‘ihalesiz’ olarak maden şirketlerine sattığına dikkat çekiyorsunuz. Bu durum, Türkiye’de madencilik ve doğal varlıkların yönetimi konusunda bize ne söylüyor?

Bu aslında ekstraktivizmin işleyişine yönelik detaylıca irdelenmesi, eleştirilmesi gereken bir mesele: ‘madencilik’ terimi yerine ısrarla ‘ekstraktivizmi kullanmamızın bir sebebi de budur. Maden ruhsatlarının ihaleli mi, ihalesiz mi satıldığından önce 3 konuyu sorunsallaştırmamız gerekir: 

Öncelikle; mineral potansiyeli olan alanların MAPEG tarafından ‘masa başında’ haritalandırılması: Coğrafi bütünlüğü olan ekosistemlerin, iklimsel bütünlüğü olan havzaların, kültürel bütünlüğü olan kasabaların, köylerin yeniden tanımlanarak ‘ruhsat sahalarına dönüştürülmesi’. Devletin bu dönüştüren eylemi olmasa şirketler buralara el koyamazlar.

İkinci olarak; maden ruhsat sahaları çizilirken buraların ‘boş alanlar’ olarak değerlendirilmesi! Sanki bu bölgede yüzyıllardır insanlar ve diğer canlı türleri yaşamıyorlarmış gibi, sanki doğal çevrimlerin çok karmaşık etkileşimi o coğrafyaya özgün iklimini vermemiş ve insanlar o iklime uygun kültürü ve geçim ekonomisini geliştirmemiş gibi… Yerel halktan ne izin alınıyor ne de ruhsat satışına yönelik bilgi veriliyor. Madenci şirketin sondaj makinalarını sahada görmenin şoku yaşatılıyor köylüye.

Son olarak; ÇED sürecinin içi boşaltıldığı için bir bölge MAPEG tarafından ruhsat sahası olarak bir kere haritalandırılınca maden işletmesine dönüşme kararı baştan verilmiş oluyor. Sonsuza kadar kaybedilecek çoklu değerler dikkate alınmıyor. Buna karşı tek yöntem yaşam alanlarının etkin savunusu.

İhalesiz satış meselesine gelirsek: Türkiye, özellikle başkanlık rejimine geçiş sonrası küresel sermayenin yoğun baskısı altındadır ve sadece yeraltındaki mineraller değil, tüm doğal varlıklar, müşterekler çok hızlı ve meşru olmayan bir şekilde şirketlere aktarılmaktadır. Ekstraktivizm zorla el koymalar, acele kamulaştırmalar, köylü ve çevreci direnişlerinin şiddet yoluyla bastırılması ve geri dönüşü olmayan doğa tahribatıyla bunların en çok dikkat çekici olanı. Bu bağlamda MAPEG’in ihalelerini denetleme gerekçesiyle ve Cumhurbaşkanlığı Genelgesiyle kurulan bir komisyonun şirketlere ihalesiz olarak maden ruhsat devirleri yapması ekstraktivizmin Türkiye’de sistemi ne denli etkilediğini gösteriyor. Taşınmaz Komisyonu’nun son 4 yılda 10.000’in üzerinde sahaya yönelik kararlar vermiş olması halkın karar alma mekanizmalarından ne denli dışlandığının, şirketlerin her istediklerini aldıklarının ve nihayetinde ekstraktivizmin sınıfsal bir mesele olduğunun göstergesi. 

Haritalara baktığımızda ormanların, köylerin ve su kaynaklarının tamamen ‘mega maden’ ruhsat sahaları içinde kaldığını görüyoruz; örneğin Adana Feke’de köylerin ve Göksu Çayı’nın, Antalya’da Alacadağ Milli Parkı’nın veya Çorum Boğazkale’nin maden kuşatması altında olduğunu belirtiyorsunuz. Türkiye’nin tarımsal üretimi, gıda güvenliği ve ekosistemi bu ekolojik yıkımdan nasıl etkilenecek?

Madenler, özellikle de bin hektarın üzerinde çok geniş alanları kapsayan metalik mega-madenler tarım ve mera alanlarını, ormanları yok etmekle kalmıyorlar. Çıkarılan minerallerin zenginleştirilmesi için kullanılan binlerce ton kimyasalla, kazılıp çıkarılan cevherin hava ve suyla teması sonucu oluşan asitli bileşiklerin suya ve toprağa karışmasıyla, kayalıklarda dinamitle patlatmalar ve minerallerin kamyonla taşınması sırasında yayılan yoğun tozların havaya karışmasıyla önemli oranda kirliliğe neden oluyorlar. Kısaca, madencilik tarım alanlarını hem yok ediyor hem zehirliyor. Maden işletmeleri yakınındaki köylerden sürekli olarak artan mahsul kayıplarına, toprak ve su kirliliğine yönelik şikâyetler yükseliyor. Tüm coğrafyasının dev bir maden şantiyesine dönüştürüldüğü bir ülkede organik tarımdan, gıda güvenliğinden nasıl söz edilebilir? 

Rapordaki grafikler çok çarpıcı; maden projelerine Batman’da %92.9, Bingöl’de %82.5, Adıyaman’da %77.4 gibi devasa oranlarda ‘ÇED Gerekli Değil’ kararı verilmiş. Çevresel Etki Değerlendirmesi süreçlerinin bu derece işlevsizleştirilmesinin hukuki ve ekolojik sonuçları nelerdir?

ÇED sürecinin işlevsizleştirilmesi ve buna paralel olarak orman kanunu, maden kanunu gibi diğer kanunlardaki değişiklikler her seferinde bize şirketlerin el koyma süreçlerindeki ilerlemeyi, yani coğrafi olarak nereleri hedeflediklerini, hangi sektörlere yöneldiklerini gösteriyor ve nihayetinde maliyetleri azaltmayı hedefliyor. Ekstraktivizmde de sadece madenci şirketlerin değil, arkalarındaki yatırımcıların, finans kurumlarının tek bir motivasyonu var: kâr maksimizasyonu. Son dönemdeki ÇED sürecinin hızlanması, kurumlar üzerinde baskı kurulması gibi değişiklikler şirketler ve yatırımcılar yönünden riskleri azaltmayı ve maliyetleri kısmayı hedefliyor. Halk için bunun sonucu: Daha önce kazanılan sınırlı sayıda davanın da artık kazanılamaması, açılan davalarda yürütmeyi durdurma kararlarının şirketlerce daha sık delinmesi, davalarda bilirkişi maliyetlerinin fahiş seviyelere ulaşması ve sosyo-çevresel tahribatın hemen hemen tüm kırsalın gündelik sorunu haline gelmesidir.

Raporunuzda İSİG (İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi) verilerine dayanarak her ildeki maden iş cinayetlerini listeliyorsunuz. Ekstraktivizm odaklı bu vahşi madencilik anlayışı ile artan iş cinayetleri arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?

Raporda ekstraktivizmin karakteri üzerine saptamalarımız yer alıyor: ‘nerede ekstraktivizm varsa orada insan hakları ihlalleri, el koymalar, demokratik toplum yapısında aşınmalar, meşru direnişlere karşı şiddet uygulamaları vardır’ diyoruz. Buradan yola çıkarak, iş cinayetlerine yol açan nedenleri ekstraktivizmin karakterinden ayırmak mümkün müdür? İş cinayetlerinin sebeplerini bazı şirketlerin iş güvenliği mevzuatına uymamasına ve kurumların denetim noksanlığına indirgemek hatalı olur. Karadeniz gibi yüksek rakımlı, sarp dağların tepesine, deprem fay hatları bulunan bölgelere atık su havuzu, zenginleştirme tesisi kurulması, kömür ocaklarında, taş ocaklarında, mermer ocaklarında çok yüksek olan iş cinayeti rakamlarını dikkate almadan iklim krizine rağmen yeni kömür ocakları açmakta, mega projeler ve ranta dayalı konutlar için dağları delik deşik eden taş ocaklarını açmakta ve ABD’ye ihracat rekorları kırmak için mermer ocakları açmakta ısrar etmek…Burada bilinçli bir tercih söz konusu ve  ekstraktivizmle mücadelenin sınıfsal bir mücadele olduğu gerçeği çıkıyor karşımıza. 

Üstelik sadece ani ölümleri yansıtan iş cinayetlerini düşünmeyelim: öncelikle işçi bedenini, ardından civarda yaşayan kırsal halkı ve diğer canlı türlerini zehirleyen atıklarıyla, önlenmesi mümkün olmayan ‘asit kaya drenajıyla’, altın madenlerinde havaya karışan hidrojen siyanürle ‘yavaş ölüm’ ekstraktivizme içkin bir olgudur. 

Birçok ilde (örneğin Adıyaman, Amasya, Balıkesir) maden ihalelerinin 1. ve 2. derece deprem fay hatları üzerinde yoğunlaştığını ve bu durumun atıksu barajları gibi yapılar düşünüldüğünde ‘ekokırıma davetiye çıkardığını’ vurguluyorsunuz. Deprem kuşağındaki bir ülkede bu durumun yaratacağı riskler nelerdir?

Dünya genelinde maden işletmelerindeki kazalara baktığımızda, özellikle atık su barajlarının yıkılmasının kayda değer oranda yaşandığını görüyoruz. Bunların inşaatı sırasında her ne kadar önlemler alınsa da barajın çökmesi riskini tamamen ortadan kaldırmak mümkün değil. Buna bir de topraklarının büyük bir bölümü aktif fay hatları üzerinde bulunan Türkiye’de maden işletmelerinin fay hatlarına yakınlığını eklediğimizde riskin çok yükseldiğini görüyoruz. 

Deprem riski ve ekokırım dendiğinde Erzincan İliç’te 9 işçinin hayatını kaybettiği altın madeninin ve Ağrı Diyadin’de Koza Altın’ın Murat Nehri’ni 3 taraftan kuşatan altın madeni projesinin aktif fay hatlarına yakınlığı ilk akla gelenler. 

Maden ruhsatları sadece tarım ve orman alanlarını değil, aynı zamanda kültürel ve tarihi mirasları da tehdit ediyor. Örneğin, Çorum Boğazkale’deki Alacahöyük Tabiat Parkı çevresi veya Antalya Konyaaltı’nda turizme ve milli parklara açılan ruhsatlar gibi. Hafıza mekânlarının ve kültürel dokunun yok edilmesi tehlikesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Milas’ta uzun yıllardır kazıla kazıla en son Akbelen’i yutan kömür madeni kazıları kültürel miras yıkımına bir örnek: yok edilen köylerde Kültür Bakanlığı’nın tespit ettiği ve ‘yerinde korunması’ gereken tarihi eserler bulunuyor. Kültür Bakanlığı’nın beyanlarında her bir kültürel varlıktan ‘birer örnek’ alınarak kazılara devam edildiği bildiriliyor. Başka bir güncel örnek, Ahlatcı Altın İşletmelerinin Ödemiş’te Kemer-Yılanlı köylerinde satın aldığı maden ruhsat sahası. Ruhsat sahasının nasıl oluşturulduğuna haritadan baktığınızda; Bizans döneminden kalma ve Müze Müdürlüğünce 1.derece sit alanı olarak belirtilen alanın ruhsat harici bırakılıp, çepeçevre maden alanıyla kuşatıldığını görüyoruz. Bölgede çalışmalar yapan bir sanat tarihçisi ise kalenin etrafında büyük olasılıkla antik kent  yerleşimi olduğunu ve bu bölgede maden kazısı değil arkeolojik kazılar yapılması gerektiğini bildiriyor. 

Madenlerin Türkiye’de kültürel varlıkları yok ettikleri veya tahrip ettikleri, etraflarındaki doğal dokuya zarar verdikleri bilinen gerçekler. Ancak meseleyi sadece tarihsel değeri olan somut kültürel varlıklara indirgememek gerek. Bu topraklar binlerce yıldır farklı medeniyetlere hayat veren, karşılıklı ilişki içine girdikleri mekânlar: çok sayıda isimsiz mezar taşını, ziyaretleri, farklı inançların kutsal mekânlarını barındırıyor. Geçmişten gelen kültürel-dini-duygusal bağlar bugün de yaşatılıyor. Yani güçlü bir ‘somut olmayan miras’ da var. Paraya çevrilemeyecek, tarihsel süreçlerin ürünü olan, topluluklara kimliğini, insanlara aidiyet hissini veren bir servetten bahsediyoruz. Böylesi bir değerin sermayenin kazançlarına feda edilmesi çok acı bir durum. Ekstraktivizm kırsal alanda yaşayan toplulukların toprakla olan ilişkilerinde, yaşam alanlarına olan aidiyet hissinde onarılması zor bir hasar bırakıyor.

Şirketler doğayı metalaştırırken genellikle ‘kamu yararı’ ve ‘kalkınma’ söylemlerini kullanıyorlar. Oysa siz raporda, Aydın Karacasu örneğinde olduğu gibi ‘el konulan ve geri dönüşü olmayacak şekilde yok edilen müşterekler kamu yararı tanımının neresinde yer alıyor?’ diye soruyorsunuz. Yöre halkının geçim ekonomisinin sakatlanması ile şirketlerin kârı arasındaki asimetrik ilişkiyi nasıl açıklarsınız?

Raporda ‘Ekstraktivizmin ekonomik boyutu’ bölümünde açıkladığımız gibi ekstraktivizm, faaliyetlerini meşrulaştırmak ve neden olduğu yıkımların üstünü örtmek için kalkınma, ekonomik büyüme, kamu yararı gibi kavramlara sıkça başvuruyor. ‘Temiz enerji istiyorsanız mineralleri çıkarmak zorundayız’, ‘kırsala istihdam getireceğiz’, ‘ekonomik büyümeye katkı sağlıyoruz’ gibi özellikle kentlileri hedef alan yanıltıcı söylemlerle sorgulamalar engellenmeye çalışılıyor. Ancak köylerden gelen haberlerden de her gün doğruladığımız üzere ekstraktivizm, sosyal ve çevresel yaşantıda zorla dayattığı dönüşümlerle fakirliği üreten ve fakir olmayanların da bu duruma düşmeleri riskini doğuran bir yönde işler. Tarım-hayvancılığı sakatlar, gittiği kırsal alanlarda kendine bağlı bir ekonomik yaşam kurmaya çalışır. Ekstraktivizm bir üretim tarzı değil, ‘el koyma’ tarzıdır. Bu yönüyle ne kendisi gittiği yerde kalıcıdır ne de kalıcı bir yan sanayiye ihtiyaç duyar. Tek gayesi toprağın altındaki doğal varlıkları bir an önce çıkarıp, en kısa sürede ihracata yönlendirmektir. İş makineleri ve mühendis kadrosu dışarıdan gelir. Yok etmek için bulunduğu yerde tek gerçekçi vaadi az sayıda ve sınırlı süre için maden işçilerinin istihdamı ve minerallerin nakliyesi için lojistik işidir.

Bu açıklamalarla sorudaki asimetrik ilişki netlik kazanıyor. Ekstraktivizm, kapitalist sömürü düzeninin en uç aşamalarından birisidir: yoğun emek sömürüsü ve iş cinayetleri, doğal varlıkların gasp edilmesi, köylerin kadim yaşam biçiminin-bilgisinin yok edilmesi, müştereklere el konulması, acele kamulaştırmalarla mülksüzleştirmeler, toprakla-hayvancılıkla bağı koparılan köylüye 2 seçenekten birinin dayatılması: ya madende işçi olacaksın ya da kente göçüp ucuz emek gücü olacaksın.

Bu bağlamda ekstraktivizme karşı direnişin bir ‘sınıf mücadelesi’ olduğunu bir kere daha vurgulayalım. 

Raporunuzla birlikte Türkiye’nin dört bir yanının haritalar üzerinde nasıl parsel parsel satıldığını açıkça görebiliyoruz. Bu karanlık tablo karşısında ekoloji hareketlerine, yöre halkına ve yurttaşlara düşen görev nedir; nasıl bir ortak mücadele hattı örülmeli?

Ekstraktivizm, kapitalizmin ilksel birikiminin temelinde yer alan, yüzyıllardır emperyalist ülkelerin yoksul ülkeleri sömürmelerine ve kendilerine bağımlı birer ekonomi kurmalarına yol açan sadece çevresel değil, aynı zamanda ekonomik ve siyasi bir olgu. Günümüzde ise ekstraktivizme Dünya Bankası gibi küresel kurumlar, finans ağları, yatırım fonları, kalkınma bankaları, çokuluslu madenci şirketler ve onların yerli taşeronları, mineral borsaları, emperyalist ülkelerin silah, gayrimenkul ve lüks tüketim ihtiyaçları yön veriyor. Yani çok boyutlu ve güçlü bir saldırı söz konusu. Buna karşı direnişin yerel çevre örgütlerinin çabalarıyla ve tek bir şirketi hedef alan, proje bazlı, hukuk mücadelesi ile sınırlı kalması etkili sonuç almak için yeterli değildir. Kırsalda yaşam alanlarına el konulan köylüler mücadelenin aktif öznesi olmalıdır. Bu bağlamda kentlerde ve ilçelerdeki çevre örgütlerinin köylülere nasıl mücadele edeceklerini anlatmaktan ziyade, nasıl destek olabileceklerini onlarla birlikte tartışmaları yerinde olacaktır. Bunun bir yolu maden ruhsat haritalarının çıktılarını alıp köyleri ziyaret etmek ve birlikte neler yapılabileceğini köylülerle tartışmaktır. Çevre örgütleri, mücadele veren köyleri nasıl bir araya getirebileceklerine kafa yormalıdırlar. ‘Madencilikten zarar gören köylülerle dayanışma’ platformunun kurulması bu yönde etkili bir adım olabilir.

Raporda ayrı bir yerde duran ‘Kentsel Ekstraktivizm’ bölümü ise özellikle büyük şehirlerde yaşayan kentlilerin ‘kent hakkı’ kavramı üzerinden öncelikle kendi yaşam alanlarına sahip çıkmalarına, ardından ekstraktivizme karşı mücadele veren kırsal topluluklarla köprüler kurmalarına olanak sağlayabilir. 

Kentlilerin, akademisyenlerin, meslek uzmanlarının, sendikaların, aktivistlerin ekstraktivizmle mücadeleye önemli bir katkısı ‘Madenciliğin Yıkımlarına Karşı Mücadele’ platformu çatısı altında bir araya gelmeleri, bu platformda ekstraktivizme yönelik emek boyutu, halk sağlığı boyutu, ekonomik boyut, sosyal-kültürel boyut, diğer canlı türleri ve uluslararası dayanışma boyutlarıyla sadece masa başı değil saha çalışmaları yapmaları ve ürettikleri bilgileri yerel topluluklarla birlikte örgütlenmede kullanıma sunmaları olacaktır.

Ekstraktivizme karşı mücadelede köylüler ve çevre örgütleri yalnız bırakılırsa, kazanımlar bölgesel ve geçici olacaktır. Kalıcı kazanım için post-ekstraktif bir topluma geçiş, yani radikal bir toplumsal dönüşüm hedeflenmelidir. Bunun için demokratik değerlere inanan herkesin el vermesine ihtiyaç var.

#AltıÜstüYağma #AltıÜstüYaşam Ekstraktivizm Evrensel Gazetesi Levent Büyükbozkırlı
Bizi Takip Edin Bizi Takip Edin Bizi Takip Edin Bizi Takip Edin
Share. Twitter Facebook Email Telegram Threads

Öne Çıkan Yazılar

“Ekoloji Mücadelesi Emek Hareketinin Mücadelesi Olduğunda Güçlüdür”

Polen Ekoloji

Ekoloji Hareketine Kuşatma: Strateji değişikliğine ihtiyaç var

Polen Ekoloji

Polen Genç Hareket ile Röportaj: Ankara’nın Suyu Nerede?

Cemre Nayir

On State Socialism And Environment with Salvatore Engel Di-Mauro

Salvatore Engel Di Mauro

Söyleşi: Polonyalı Yönetmenlerden Hasankeyf Belgeseli

Cansu Yumuşak& Onur Yılmaz

Bosna: Maden İşçileri, Toprak ve Su için Birleşin! Adaletsiz Geçişe Hayır!

Bob Myers
Son Yazılar

Veganlar Tutsak Olursa Ne Yapmalı?

8 Mayıs 2026

“Tabiata Tahakküm ve Direniş” Kitap Atölyesi

18 Nisan 2026

Hacettepe Üniversitesi Öğrencileri Doğanın Safında Talana Karşı

13 Nisan 2026

“Ekoloji Mücadelesi Emek Hareketinin Mücadelesi Olduğunda Güçlüdür”

13 Nisan 2026

Sermayenin Doğaya El Koymasına Karşı Sınıf Mücadelesi

13 Nisan 2026
SİTE TAKVİMİ
Mayıs 2026
PSÇPCCP
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031
« Nis    
POLEN EKOLOJİ KİTAPLIĞI

Tabiata Tahakküm ve Direniş: Türkiye’de Kapitalizmin Ekolojik Tarihi

13 Ocak 2026

Cüret

18 Kasım 2025

Tek İstediğimiz Dünya

4 Ağustos 2025

Kızıl Ekolojik Devrim

13 Mayıs 2025

Çoklu Krizler Çağında İktisadi Kalkınma, Büyüme ve Ekoloji

8 Nisan 2025
Hakkımızda
Hakkımızda

POLEN EKOLOJİ KOLEKTİFİ olarak, ekolojik mücadelenin kapitalizme karşı toplumsal kurtuluş mücadelesinin bir parçası olarak örgütlü sürdürülmesi gerektiğini düşünen bir stratejinin hayata geçirilmesinde yol arkadaşlığı yapmak isteyen herkesi kolektifimize ortak olmaya çağırıyoruz.

As the POLEN ECOLOGY COLLECTIVE, we call on everyone who wishes to be a fellow traveler in implementing a strategy in the direction of an well-organized ecological struggle as part of the broader struggle for social liberation against capitalism, to join our collective.

bilgi@polenekoloji.org
polenekoloji@gmail.com

Facebook X (Twitter) Instagram YouTube Bluesky
İçerikler

Veganlar Tutsak Olursa Ne Yapmalı?

8 Mayıs 2026

“Tabiata Tahakküm ve Direniş” Kitap Atölyesi

18 Nisan 2026

Hacettepe Üniversitesi Öğrencileri Doğanın Safında Talana Karşı

13 Nisan 2026

“Ekoloji Mücadelesi Emek Hareketinin Mücadelesi Olduğunda Güçlüdür”

13 Nisan 2026
1 2 3 … 129 Next
Polen Ekoloji’ye Katıl


Kolektif’e Katıl

Destek Ol

Hızlı Destek

Enstitü Seminerlerine Katıl

Bize yaz

  • BİZ KİMİZ
    • Polen Ekoloji Manifestosu
    • Amaç ve İşleyiş
    • Faaliyet Raporları
  • KATIL
  • ENSTİTÜ
  • POLEN BÜLTEN
  • POLEN DERGİ
  • GÜNDEM
  • TEORİ
    • Emekoloji
    • Gıda Egemenliği
    • Hayvan Özgürlüğü
    • İklim
    • Kent Ekolojisi
    • Mücadele ve Örgütlenme
    • Marksist Ekoloji
    • Dosya: Kapitalizm ve Ekolojik Yıkım
    • Madenciliğin Politik Ekolojisi
  • ENGLISH

Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.