Hileli Tartı Ne Yana Düşerdi: 16 Ton

0
54

Üç aylık edebiyat dergisi Şahsiyet Dergisi’nin “salgın” temalı 10/11 birleşik sayısında yer alan Polen Ekoloji’den Sultan Gülsün’ün yazısı.

Yönetmen-Senaryo: Ümit Kıvanç
Yapım yılı: 2011
Yapılandırılma yılı: 2021
Tür: Belgesel
Süre: 92 Dakika (Vimeo, 2021)

Ümit Kıvanç tarafından yönetilen belgesel çağlara göre madenciliği, serbest piyasayı, hileli tartıları, madenlerde çalışmaya zorlanan çocuk işçileri ve maden emekçilerinin yaşadığı sağlık sorunlarını merkeze almakta. Elbette Ümit Kıvanç birikiminden belgeselin bu konularla sınırlı kalması beklenmemeli. İlk versiyonu 2011’de yayımlanan 16 Ton’u, 2021’deki görsel anlamda yapılandırılmış haliyle izleme şansına eriştim. Dilerim ki daha fazla izleyeni olur. 92 dakikanın bu denli değerli geçirilebileceğine az şahit olmuşumdur.

Belgeselde Frankie Laine’den Johnny Cash’e, Rockapella’dan Kızılordu Korosu’na adını aldığı Sixteen Tons (16 Ton) adlı ezgiyi dinliyoruz. Fitness Yolunda, Bronz Çağı, Ateşin Bulunuşu, Halkla İlişkiler Çağı, Yüzde Çağı, Elmas Çağı, Yazının İcadı, Radyo Çağı ve Özgürlük Çağı bölümleriyle izliyoruz belgeseli. Tüketim anlayışını ve yaşamdaki uçların ekonomik varsayımlarını değerlendirmeyi vaat ediyor belgesel. Hem de bunu dolu dolu kültürel donanımıyla yapıyor. Görece tanrı sorumluydu, denerek yol alıyor başlangıcında. Düşünceye göre insanın içine kötülük konmuştu. Akabinde akla atıfta bulunurken Kant ve Hume’dan bahsedilmesi koltuklarımıza daha sıkı konuşlanmamız gerektiğini hissettiriyor. Büyük bir iştahla bekleyişe geçiyoruz. Beyazlar, siyahlar, soyut düşünmede yeteneksiz olduğu düşünülen Hintliler, tembel Amerikalılar denilen dönemlerden bahsediliyor. Kristof Kolomb yerlilerden “boyları posları münasip, iyi hizmetçi olurlar” bahsini eden biriymiş misal. Silahsızları silah zoruyla madenlere gitmeye zorlamak o zamanlardan başlamış, evet. Şaşırma eşiğimiz yükseldiği için fazla şaşırmadık elbette. Parası ve silahı olmayanlar çoğunluktaydı, çocuklar çoğunluktaydı. Hepsi madenlere gönderilirken nefesleri tutuyoruz, ardından ne mi geliyor? Din aracılığıyla yine can verenlerin arkasından ilâhiler söylenerek kalanların kandırılması…

O sırada Frankie Laine’in 16 Tons ezgisiyle baş başa kalıyoruz:

Some people say a man is made out of mud

A poor man’s made out of muscle and blood

Muscle and blood and skin and bone

A mind that’s weak and a back that’s strong

You load sixteen tons, and what do you get

Another day older and deeper in debt

St. Peter don’t you call me ‘cos I can’t go

I owe my soul to the company store

I was born one morning when the sun didn’t shine

I picked up my shovel and I walked to the mine

I loaded sixteen tons of number nine coal

And the straw boss said ‘well bless my soul’

I was born one morning it was drizzling rain

Fighting and trouble are my middle name

I was raised in cane-brake by an old mamma lion

Can’t no high toned woman make me walk the line

If you see me coming better step aside

A lotta men didn’t and a lotta men died

One fist of iron the other of steel

If the right one don’t get you then the left one will

Bazı insanlar der ki insan çamurdan yapılmıştır

Zavallı adamcağız kas ve kandan yapılmıştır

Kas ve kan ve deri ve kemikler

Zayıf bir zihin ve kuvvetli bir sırt

On altı ton yüklersin, eline ne geçer

Daha da yaşlanıp daha da borca batarsın

Aziz Peter beni çağırma çünkü gidemem

Ruhum şirkete zimmetli

Güneşin ışıldamadığı bir sabah doğdum

Küreğimi alıp madene doğru yürüdüm

9 numara kömürden on altı ton yükledim

Ve patron da dedi ki “vay be”

Bir sabah doğmuştum, hafif yağmur yağıyordu

Dövüşmek ve bela benim göbek adımdır

Bambu çalılığında bir anne aslan tarafından yetiştirildim

Hiçbir cırtlak sesli kadın beni hizaya sokamaz

Eğer beni karşıdan gelirken görürsen kenara çekil

Bir çok adam çekilmedi, bir çok adam öldü

Bir yumruğum demirden, öbürü çelikten

Eğer sağdaki halledemezse soldaki halleder

Ezginin ardından Bronz Çağı’na geçiyoruz, emek tarihindeki yolculuk devam ediyor. Pennsylvania’da grevdeki emekçiler, 1897 senesinde sendikal hakları için Lattimer ocağına yürüyorlar. Kolluklar, silahlarıyla “Dağılın!” baskısı yapıyor. Çağdan çağa görüyoruz ki bir şiddet bir de sömürü düzeni değişmemiş; birçok konuda da geriye gidilmiş. Dağılmaya başlayan grevcilerin ardından ateş açıldığında Polonyalı, Slovak ve Litvanyalı emekçilerden 25’i yaşamdan alınıyor. İngiliz, İskoç, Galli bir araya geliyor, topluca ölüyorlardı. Hırvat, Bohemyalı ve İtalyan emekçiler de arkadaşları öldürülünce tıpış tıpış işe dönmüyorlardı. Virden’da yaşamını yitiren emekçiler için sendika, zeytin dağında anıt yaptırıyor. Amerikan emekçi hareketinden Mother Jones “Beni bu cesur oğlanların yanına gömün” vasiyetinde bulunuyor.

Ateşin bulunuşu bölümünde vardiyalar planlamasında birbirlerinin dilini anlayamayanlar bir araya konuyor ki konuşamasınlar. Lojmanlarda ise kökenlerine göre ayrıştırılıyorlar. Şirketlerin devlete ödedikleri bir dolar ile sermayedarlar tetikçilerini alabiliyorlardı. İşçiler şirket lojmanlarında oturmak zorunda bırakılıyor ve kiralar maaşlarından alınıyordu. Şirketin marketlerinden alışverişlerini yapmak zorunda bırakılıyorlar ve yine maaşlarından kesiliyordu. Yani emekçilerin eline para vermemiş oluyordu şirket. Rockefeller’in Colorado Fuel&Iron Company’sinin bölgedeki yöneticisi Lament Bowers’ın “Sendika örgütçüleri hapishaneye, reformdan yana çıkan sanayiciler de tımarhaneye atılırsa sorun kalmaz” sözünün caniliği günümüzdeki sermayedarların da zihniyle öyle benzer ki.

Halkla ilişkiler çağında bütün kurbanların unutulduğundan bahsediliyor. Rockefeller yırtıyor. Taş devrinden ileri bir aşamayı ifade eden bu çağda Bernays, kadınlara yönelerek “erkeklerle eşit olun, sigara için” diye sesleniyordu ve o sırada sigara şirketine danışmanlık yaptığı bilinmiyordu. Rockefeller, Naziler için zehirli gaz üreten sanayi deviyle ortak işlere girmişti ve itibar kaybetmemişti. Yüzde çağında Sixteen Tons, müzik listelerinin bir numarasına yükseldi ve uzun süre zirvede kaldı. Elmas çağında gemiden terhis olan komutan, eline bir parça kömür almış “git bundan bul” emri almıştı.

Uzun Mehmet diye biri muhtemelen hiç yoktur diye bahsediliyordu. Osmanlı’da bu durum bilindiği için “Ereğli Sancağı’nda 13 yaşını geçmiş, 50’sine varmamış bütün erkekler madende çalışacak!” emri verilmiş. Sonra cumhuriyet olan ama devlet olmaya Osmanlı’da kaldığı yerden devam eden devlet “ocakların civarına amele mahalleleri kuralım, emekçileri buralarda toplayalım, gözümüzün önünde olsunlar” diyerek işçilerin yaşamını yine kendi çıkarlarınca planlamaya girişmişti.

Yazının icadı bölümü İlhan Berk’in 1940’ta Zonguldak’ta öğretmenlik yaptığı dönemdi “Burada iki şey açıkça belliydi,” diye yazar Berk, “Yöneten ve yönetilen tarih. Yönetilen tarih yeraltlarına gömülmüştü. Yeryüzüne sanki hiç çıkmayan bir dünyaydı. Yöneten, bir yeryüzü adamıydı; ışıklı, beyaz, bayındır. Yeraltlarına iniyorsa salt yeryüzündeki işlerini daha iyi yürütmek, denetlemek için iniyordu, o kadar.” diye ekliyordu. Şiirinde demiş ya ne güzel değinilmiş belgeselde de “Öyle insanlar gördüm ki”, “ölüm peşlerine düşmeye korkardı… Ya kuyulara iniyorlar ya kuyulardan çıkıyorlardı… Bir düdük sesinde bütün şehir ayaktaydı… İkinci bir düdüğe kadar… tıs yoktu. Uyudum uyandım aynı seslerdi… Anladım en kısa ömür insanoğlunundu.” Şair F. Hüsnü Dağlarca’nın da Bolivyalı madencilerle aynı düşündüğü çıkarımında bulunuluyor: “Tanrı yeryüzünündür, bir pay düşmez sana / Sen yeraltındasın, Tanrısızsın, anlasana.

Radyo çağı bölümünde emekçilerin önünden kaçan yöneticiler ve jandarma barikatın arkasına geçiyor ve emekçiler geliyor, kendilerine doğrultulmuş tüfeklere yürüyor. Satılmış Tepe ile Mehmet Çavdar vuruluyor ve hayatlarını kaybediyorlar. Madencileri durdurmak mümkün değildir artık deniyor. Çatışmada 10 emekçi ile 12 jandarma yaralanıyor. 12 Mart günü Zonguldak’ta devlet daireleri boşaltılmış ve sokaklar kolluklara kalmıştı. Türk-İş Genel başkanının devleti kışkırtmasıyla 100 küsür emekçi tutuklanıyor. 1965 madenci ayaklanması üzerine F. Hüsnü Dağlarca “Zonguldak Ağıtı” yazmış.

Özgürlük çağı bölümüne geçildiğinde madende sağlığa karşı metan gazı tehlikesi ve kömür tozu fark ediliyor. Maden emekçisi çalıştıkça, ömründen harcıyor. Herhangi bir reaksiyonda patlama oluşuyor ve kömür tozu yok olmuyor, yok ettiği hayatlar oluyor.