Georges Gastaud | Monthly Review | 4 Ağustos 2026
İngilizce’den Çeviri: Cemre Nayir
Bu makale, Stephen Chalk tarafından Fransızca’dan İngilizce’ye çevrilmiştir.
Çevirmen Notu: Bu çeviride İngilizce “reaction” kelimesi için “gericilik” karşılığı kullanıldı. Gericiliği yalnızca en geniş anlamıyla halkların enternasyonalist çıkar ve yararına olan politikalarına karşı harekete geçen güçleri ifade etmek için kullandık. Makale, İngilizce çeviriden Türkçe’ye çevrilmiştir. “Exteminationism” olarak çevirilen kavramı “kırımcılık” olarak çevirdik.
Bir zamanlar ılıman olan ülkem Fransa’da arka arkaya yaşanan sıcak dalgalarının tek bir olumlu yönü var: Washington’da kasılıp duran o algısı kıt zorba gibi, küresel iklimdeki mevcut bozulmayı ve ona eşlik eden biyolojik çeşitliliğin hızla çöküşünü inatla inkâr edenlerin tutumunu savunulamaz hale getiriyor.
Bu kaygı verici gözlemi yaptıktan sonra, birçok dar görüşlü çevreci “teknolojiye” veya bir o kadar soyut biçimde, kendi tabirleriyle “üretimciliğe” karşı sert eleştiriler dile getirmekle yetinmekteler. Bu durum, çevre mücadelesinde gerici bir bakışı besleme riskini meydana getiriyor. Buna karşın, bizim iddiamız şudur: Ekoloji mücadelesi, ancak kapitalist-emperyalist kırıma karşı yükselen bilinçli direnişle sıkı bir ittifak kurduğu durumda, insanlığı, yutulmaya doğru hızla ilerlediği çevresel felaket çukurundan kurtarabilecektir; zira bu kırım, yalnızca türümüzün medeniyetinin hayatta kalmasıyla değil, Dünya’daki en ufak karmaşıklığa sahip yaşamın sürebilmesiyle bile bağdaşmaz hale gelmiştir.
Kapitalist kırımcılık, çevresel felaket ve küreselleşmiş savaşlara sürükleniş
Çağdaş kapitalizme içkin olan azami kâr peşinde koşma özelliği insanlık için nesnel olarak intihar niteliği kazandığı bir aşamaya ulaşmıştır. Çevresel, askeri ve sosyokültürel düzeylerde toplumsal çürümenin bu düzeye ulaştığı emperyalist kapitalizmin bu biçimi, bizim görüşümüze göre “kırımcılık” nihai aşamasında ifadesini bulur. Bu durum, aynı zamanda jeostratejik ve askerî başlıklarda da açıkça görülür. 1980’ler kadar erken bir tarihte bile Reagan ve küresel gericilik, o dönemde sermayenin küresel yağmacı egemenliğini ciddi şekilde kısıtlayan Sovyetler Birliği ve Avrupa sosyalist blokundan kurtulmak için, insanlığın varlığını tehlikeye atabilecek tam ölçekli bir nükleer çatışmayla Moskova’yı tehdit etmenin son derece meşru olduğu fikrini desteklemişlerdi. Avrupa’da Pershing füzelerinin konuşlandırılmasını meşrulaştırmak amacıyla, Alman gericiliğinin “kızıl olacağına ölü olsun!” (lieber tot, als rot!)— şiarıyla özetlenen kırımcılığının fanatik bir savunucusu olan, (gelecek vadeden Raphaël Glucksmann’ın babası) anti-filozof André Glucksmann o zamanlar La Force du Vertige (Grasset, 1983) adlı kitabında şöyle diyordu:
“Sevgili çocuğumun küresel bir “Sibirya’ya” sürüldüğünü düşüneceğime, oğlumla beraber bir Pershing ve SS-20 füze çatışmasında ölüp gitmeyi tercih ederim.”
Bu skandal niteliğindeki şantajın, o dönem “sosyal-kırımcı”, lafta sosyalist ama eylemde fanatik bir Avro-Atlantikçi olan François Mitterrand’ın desteğiyle beraber ciddi karşıdevrimci sonuçları olmuştur. Nitekim bu söylem Moskova’da süper-kapitülasyoncu Gorbaçov’un yükselmesine katkı sağlamıştır. Gorbaçov da Batı kırımcılığını tersten alıp, buna sözde “yeni politik düşünce” formunu vermiştir (“Evrensel insani değerleri proleteryanın sınıf çıkarlarına yeğlemiştir”: Dümdüz söylemek gerekirse dünya sosyalizmini barışı koruma bahanesiyle tasfiye etmek. Bugünün Sovyet sonrası Rusyası, bu sözde pasifist kapitülasyonun geldiği noktayı gösterebilir!).
Sahiden de Marx ve Engels’in çok önceden kavradığı üzere, kapitalist düzen “yalnız şu iki kaynağı tüketerek servet meydana getirir; Yeryüzü ve emekçi.” Böylece iklim krizi, biyo-çeşitlilik çöküşü ve toplumsal sefaletin iç içe geçişiyle Washington’dan Paris’e, Kiev’den Brüksel’e şahlanan faşistleşme birleşerek bu yıkıcı eğilimin nitel bir eşiği geçtiğini çok net biçimde gösteriyor.
Düzenin bu kırımcı niteliği, Trump ABD’sinin benimsediği ekstraktivist çözümlere dizginsiz koşuş, iklim değişikliği inkârcılığı ve süreğen aşırı silahlanmada kendini gösteren Batı hegemonyacılığıyla katmerlenmektedir. Avrupa Birliği ve NATO da bu konuda geri kalmıyor; zira Merzler, Macronlar ve Ursula von der Leyenler, Moskova ile (eğer patlak verirse, kaçınılmaz olarak yok edici ve nükleer nitelikte olacak) bir savaştan artık korkmadıklarıyla övünüyorlar. Böyle bir savaşı, nazileştirilmiş Ukrayna’ya Rusya’nın derinliklerine kadar saldırmasına olanak tanıyan askeri imkanları sağlayarak durmaksızın kışkırtıyorlar. Böylece “modern” küresel kırımcılık Banderacı Kiev rejiminin hortlayan Nazi kırımcılığıyla birleşiyor.
Bunun karşısında, Çin Halk Cumhuriyeti’nin medyada sistematik olarak düşmanlaştırılması, bu ülkenin özellikle fotovoltaik sektöründeki hızlı yükselişi aracılığıyla sanayileşme, planlama ve çevre politikalarını somutlaştırmak için gösterdiği gerçek çabaları görünmez kılıyor. Tabii bu, Çin’in kalkınma modelinin çelişkilerden müstesna olduğu anlamına gelmez; ancak “özgür dünyanın” lideri olan ABD’nin aksine, Çin’in Paris İklim Anlaşması’ndan çekilmediğini kimse inkâr edemez. Tam tersine, Pekin, isteyen tüm ülkelere, hem bağımsız ulusal sanayi gelişimini hem de olası bir enerji dönüşümünün temellerini birlikte barındıran, her iki tarafın da kazançlı çıkacağı işbirliği modelleri sunmaya devam ediyor. Ve Çin’in dışında, Trump tarafından kuşatılıp açlığa mahkûm edilmeden önce, Fidel ve Raúl Castro’nun önderliğinde alternatif ekolojik kalkınmanın küresel bir modeli olma yolunda emin adımlarla ilerleyen sosyalist Küba’yı da unutmayalım.
Teknofetişizm, tüketimcilik ve çevresel kırımcılığın kapitalist kökenleri
Ekolojik krizi genel olarak “teknolojiye” bağlayanlar olduğu gibi, İkinci Dünya Savaşı sonrası ekonomik yükseliş dönemindeki tüketim çılgınlığına bağlayanlar da bulunuyor; sanki teknoloji ve meşru bir şekilde refahın peşinde koşmak başlı başına bir sorunmuş gibi. Ancak, çağdaş kapitalizmin üretici güçleri içeriden yanlış yönlendirmesini, yani insanı desteklemekten çok onun yerini almaya yönelik olarak tasarlanmış olmasını ve tüketim kalıplarını sapkınlaştırmasını hiçbir şekilde inkar etmeksizin, bu olgunun temel kökünün, teknolojinin ve üretici güçlerin gelişimini azami kâr arayışına tâbi kılan ve bilimin kazanımlarını hem Dünya’nın hem de insan bedenlerinin özel mülkiyete dönüştürülmesi ve yok edilmesinin araçlarına dönüştüren sermaye mantığında yatmakta olduğunu belirtiyoruz. Ve bu durum, büyük sermaye ve gerici güçlerin milyarlarca insanın, özellikle de gençlerin düşünme, yaşama ve kendilerini ifade etme biçimleri üzerinde benzeri görülmemiş ve ölümcül bir baskı kurmasına da yol açıyor.
Dolayısıyla reddedilmesi gereken teknoloji değil, emperyalist kırımcı aşamaya gelmiş, bilimsel ilerlemeyi bir küresel talan, kalıcı savaş hali ve işçilerin birbiriyle sürekli rekabet halinde olmasını sistematik haline getiren dinamiklere entegre eden kapitalist üretim biçimidir. Bir “yeşil kapitalizm” fikri de dolayısıyla aslında oksimorondur. Yatırım kararlarını tek başına kârlılık belirlediği sürece doğrudan yeryüzündeki yaşamın koşullarını yok etme mantığı herhangi bir kozmetik sahte düzenlemeye baskın gelecektir.
İnsan ile doğa arasındaki ezeli diyalektik
Tarihsel olarak insanlık ezeli bir diyalektiğin içinde yer alıyor. Bu diyalektiğin başlarında insanlık, doğa güçlerinin hakimiyetindeydi. Bunu antik pagan doğa dinlerinin Hava’yı, Su’yu, Toprak’ı, Şimşek’i ve Ateş’i kişileştirmesinden biliyoruz. Türümüz daha sonra kendisini, René Descartes’in harika ama her zaman doğru anlaşılmayan ifadesiyle doğanın “efendisi ve hakimi” haline getirmeye çalıştı. Hâkimiyete ulaşma arzusu, kendi başına suç teşkil etmez. Bu, insanlığı açlıktan ve doğal döngülere doğrudan bağımlı olma koşulundan özgür bırakmak adına üretici güçleri geliştirme iradesinin ifadesidir. Ancak bu irade yaşamın sınırlılıkları ve içkin ritimlerinin farkındalığından koparıldığında ve yaşamın içkin olarak insanlık dışı ve canlılığı ortadan kaldıran, sermayenin genişletilmiş yeniden üretimi sürecine tâbi kılınmasıyla ölümcül bir günaha dönüşür.
Gerçekten de, toplumsal üretimin, kendi çevresel varoluş koşullarının yeniden üretimini bilinçli ve bilimsel olarak eline almak zorunda olduğu, aksi taktirde kendi kendini küresel çapta yok edeceği antropolojik bir dönüm noktasına ulaştık. Bu, olumsuzlamanın olumsuzlanmasının eksiksiz bir örneğini teşkil eder. Kültür ilkin, kendisinin içinden çıktığı doğayı “olumsuzlamıştır”. İnsan kültürü ve tarihi biyolojk evrimin konsolide olduğu o upuzun yolun sonucudur. Ve bu olumsuzlama da insanlık ve doğa arasındaki bağı yeni temeller üzerinde kurmak üzere kendisini olumsuzlamak zorundadır. Bu olumsuzlama, Voltaire’in Rousseau’yu alçakça suçladığı gibi “dizler üstünde sürünerek” yapılmayacaktır. Aksine, bilimin şimdiye kadar görülmemiş ölçüde gelişmesi yoluyla olacaktır. (Bu gelişimde çevrecilikten ayrı olarak ekolojiye rakipsiz bir birleştiricilik ve koordinasyon rolü düşüyor.) İnsanlar arasında olduğu kadar uluslar arasındaki ilişkilerin eş zamanlı devrimcileşmesiyle, uygarlaşarak ve bu ilişkiler içerisindeki vahşilik ve barbarlığı sona erdirerek olacaktır.
Bu, kültür ve doğa arasındaki ilişkinin devrimci dönüşümünü zorunlu kılar. Böylelikle kültür artık yalnız kaba bir hakimiyet aracı değil, doğa kanunlarının akılcı şekilde düşünceli, saygılı ve örgütlü biçimde benimsenmesi olur. İnsanın insana karşı barbarlığı ve kimi ülkelerin diğerleri üzerinde kurduğu hakimiyetin ortadan kalkması bunun ön koşuludur. Toplum, insanlar arasında hâlâ var olan vahşi, doğal ve düşünülmemiş her ne ilişki varsa bundan arındırılmalıdır ki, bunun yerine insan ve kendi dışındaki doğa arasında uyumlu ilişkiler bunların yerine konulabilsin.
Yeni nesil sosyalizm – komünizm
Doğanın sorumluluğunu bilinçli şekilde kültür aracılığıyla almak, emperyalist-kapitalist çerçeve içerisinde mümkün değil. Bu çerçeve açısından mevcut kırımcılık en üst gerçekliktir. İşte bu durum; ileri bilimi, demokratik planlamayı, üretim araçlarının toplumsal mülkiyetini, demokrasinin hiç görülmemiş şekilde genişletilmesini, kârın değil insan ihtiyaçlarına öncelik verilmesini ve doğa ve tarihin diyalektiğinin uzun patikasının kısa ve orta vadeli üretim ve değişim kararlarına entegre edilmesini bir araya getirebilen yeni nesil bir sosyalizm-komünizmi çağırıyor. Bu türden bir devrimin, nihayetinde toplumun önderliğini ücretli işçiler sınıfının üstlenmesi gerektiğini nasıl görülemez? Öyle ki bu önderlik, kriminal bir kapitalist oligarşiyi devirme anlamına geldiği gibi, kendi doğası gereği tutarlı bir antikapitalist ve antiemperyalist mücadele yürütme becerisinden yoksun küçük burjuvanın ekolojik geçişe önderlik etmesinin engellenmesi anlamına da gelir. Küçük burjuvanın bu becerilerinin olmadığını, Avrupa Birliği’nde baskın olan savaş çığırtkanı güçlere umutsuzca parazit gibi yapışmış olan Fransız ve Alman Yeşilleri’nin bahsettiğimiz beceriksizliği de göstermiştir.
Komünist ekolojik planlama özgürlüğü kısıtlamak bir yana dursun, yıkılmış bir dünyada dürtüsellikle sürekli tüketmek yerine bireylerin korunmuş bir çevre içerisinde onurlu bir yaşama ulaşmasını sağlayarak özgürlüğün kapsamını genişletir. Uluslararası düzeyde, özellikle Küresel Güney’de emperyalist müdahalenin sürekli boyunlarının üzerinde sallandırdığı Demokles’in kılıcından kurtarılmış hür ülkeler tarafından demokratik ve birleşik örgütlü üretimin ortak planlanması anlamına gelir.
Avrupa Birliğinden kopuş ve halk egemenliğinin yeniden kazanılması
Ulusal düzeyde Fransa’nın elleri ve ayakları AB’nin “serbest ve tahrif edilmemiş rekabeti” ile bağlıdır. Bu durum herhangi bir sınai, zirai, çevresel politikanın demokratik olarak planlanmasına izin vermiyor. Ulusların hapishanesi olan, işçi haklarının en düşük asgari müşterek düzeyine indirgenmesini, sermaye akışlarına mutlak açıklığı örgütleyen; üretici tabanımızı kan emici ulus aşırı tekellere kusursuz bir formda “savaş ekonomisi” ile teslim eden, bu sırada da kapitalist balıkçılık ve tarım sanayiinin yarattığı tahribata göz yuman bu yapıdan kopmamız gerek.
Avrupa Birliği’nden, avrodan ve NATO’dan çıkış Fransa’nın üretken kapasitesini kurtarmak için, sanayi ve tarımı Fransa’ya geri getirmek için ve işçi hakları ile beraber yeniden canlandırma süreçleri bakımından kabul edilebilir bir enerji geçişini planlamak için şarttır. Bu geçiş ulusal ve halk egemenliğini ekonomik kararların boyunduruğundan kurtarmayı ifade eder. Brüksel’in, Frankfurt’un, büyük patronların emirlerine amade olmaktansa işçilerin, çiftçilerin, teknik işçilerin ve bilim insanlarının kaynakların nasıl kullanıldığını birlikte planlamasını sağlar bu geçiş.
NATO’cu ‘Yeşilciliğin’ çıkmazları
Bu nedenlerle, yüzünü mücadeleye dönmüş bir ekoloji bilimi, NATO’ya boyun eğmekle ve onun askeri ve ekolojik açıdan sorumsuz Rusya’yla sınırsızca çarpışma stratejisiyle uzlaşamaz. Bir yandan elinde nükleer silahlar olan büyük bir güçle, potansiyel bir nükleer savaşı tırmandırmayı destekleyen, diğer yandan her gün iklim değişikliği hakkında zırıldayan “yeşil” partilere nasıl itibar edilebilir ki? Nasıl bir kötü niyetli aptal sürüsü sürekli tekrar eden aşırı sıcak hava olaylarından sürekli yakınırken, küresel nükleer savaş ve hemen ardından gelecek nükleer kış gerçekleşsin diye uğraşır? Ukrayna, Gazze, İran, Lübnan ve daha fazla yerde sürdürülen emperyalist savaşın kendisi başlı başına, çevresel yıkımı ve kaynak israfını körükleyen, ekolojik geçiş için zorunlu olan bilimsel işbirliğini engelleyen orantısız bir faktördür.
Dolayısıyla NATO ile uyumlu bu yeşilcilik yalnız Batı hegemonculuğu üzerine örtülmüş bir ahlak örtüsüdür. Halkın öfkesini tüketici davranışlarına, hepsinden öte işçi sınıfından tüketicilerin davranışlarına, yani bireylere yönlendirirler, böylece suç algısı kapitalist sistemin kendisinden uzak tutulur.
Maastricht’in feci bedeli ve aşırı silahlanmanın önceliklendirilmesi
Birbiri ardına gelen Maastricht yanlısı hükümetler, tam da iklim dengesizliklerinin sağlık krizlerini ve kirlilik kaynaklı hastalıkları yaygınlaştırmaya başladığı bir dönemde, kamusal sağlık hizmetini düzenli biçimde zayıflattı. Okulların aşırı iklim olaylarıyla başa çıkabilmelerini sağlayacak ekipmanları sağlamayarak çocukların aşırı ısınmış sınıflarda havasızlıktan boğulmasına neden oldular, raylı taşımayı aşırı kirletici trans-Avrupa yol taşımacılığına kurban ettiler; denize ve atmosfere aşırı yıkıcı etkisi olan, yüz binlerce konteynerden oluşan ardı arkası kesilmeyen kıtalar arası nakliyeyi saymaya gerek bile yok.
Bugün aynı liderler, aşırı silahlanmak için yüzlerce milyarlık kamu kaynağını utanmazca dağıtırken toplumun üretken kapasitesinin ekolojik ve toplumsal dönüşümüne kaynak olmadığını iddia ediyorlar. Bu bütçe seçimi kırımcılığın bariz göstergesidir: Bize, “Bizler ölümün araçlarını bonkörce ödüllendiriyor, çevresel krizi hafifletebilecek hayati altyapı için gereken kaynakları alay edercesine alıkoyuyoruz,” diyorlar.
Yükselen kırımcılık karşıtı direnişler için
Bu durum karşısında asıl mesele, neoliberal politikalara “yeşil takviyeler” eklemek değil, çok çeşitli halk direniş hareketlerini kapitalist kırımcılığın kendisine karşı birleştirmektir. Barış için; enerji, taşımacılık, sağlık gibi ekonominin kilit sektörlerinin yeniden millileştirilmesi için; ekolojik planlama için; Avrupa Birliği’nden, avrodan ve NATO’dan halk demokrasisi ve demokratik millileştirmeleri getiren sol bir çıkış için mücadeleler: Bütün bu çatışmalar tek ve aynı cepheye, emeğin sermayeye, günümüzdeki şartlarda da yaşamın yok oluşa karşı kurduğu cepheye aittir.
Yüzünü mücadeleye dönmüş bir ekoloji bilimi bu yüzden sınıf mücadelesiyle, gerçek ve tavizsiz bir komünizm projesiyle ve doğa ile tarihin diyalektiğinin yeniden tesisiyle yakından bağ kurmalıdır.
Yalnız bu şart altında insanlığın üzerinde toplanan karanlık bulutlar kızıl bir ışıkla dağıtılacak: Bu imge Trump ve Netenyahu’nun hayalini kurduğu iyiyle kötü arasındaki bir son savaş (Armageddon) değil, kapitalizmin aydınlık sonunu ve yeni bir dayanışma uygarlığının Jours Heureux’ü* olacaktır.
*Jours Hereux: İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilere karşı savaşan Fransız Direniş Örgütü’nün toplumsal yeniden inşaya dair kurtuluş programının adı.
