Aralarında Polen Genç üyelerinin de olduğu Hacettepe Üniversitesi öğrencilerinin 10 Nisan 2026’da kampüs içinde düzenlediği yürüyüşte Polen Genç üyesinin okuduğu konuşma metni, ekoloji mücadelesinin gençler için anlam ve önemini vurguluyor.
Sevgili dostlar,
Kampüsümüzde belki de hiç olmadığı kadar önemli bir gündemle bir aradayız. Küresel çapta ekolojik dengelerin altüst olduğu, çok hızlı ilerleyen bir çöküşün içindeyiz ve diğer herhangi bir siyasi gündemde olmadığı kadar ne yapılacağı konusunda dağınık bir haldeyiz. Biz, yani dünyanın işçi ve emekçileri, bugünün ve geleceğin taşıyıcıları, emekçi gençliği, bu soruna verilecek tek yanıtın, kapitalizmin tarihin çöplüğüne atılması zorunluluğunun bilincindeyiz. Her bir adımımızı, eylemimizi, örgütlenmemizi bu amaca en kısa vadede odaklamakla mükellefiz.
Ve tarihin tam bu anında çok büyük bir savaştayız! Füze, bomba, iha-siha’lar bölgemizin her bir yanını yerle bir ederken bir başka ucunda, burada ise, zaten keyfi uygulanan burjuva hukuk kuralları tamamen ilga edilmiş, anayasasız, çeteleşmiş bir şekilde polis-jandarma copu, biber gazı, kaba şiddet, ev baskınları, gözaltı-tutuklamaların düzlemeye çalıştığı zeminde şirketlerin iş makineleri, kazmaları, sondajlar ile saldırıyorlar, kimyasal zehirleriyle, filtresiz bacalarıyla, asbestle, radyasyonla saldırıyorlar.
Sermaye güçlerinin doğaya ve insanlığa açtığı savaşın yüksek bir noktasındayız! Emperyalist kapitalizm politik, ekonomik, ideolojik boyutlarıyla derin bir bunalımda. Onun varoluş temellerini tehdit eden bu istikrarsız hal, süreğen bir kriz görüntüsünü sıradanlaştırıyor. Süreğen bir olağanüstü hâl, süreğen bir savaş ve yıkım hâli. Barbarlığın dayatılması. İşte tüm bu durum emeğin daha fazla sömürülmesi, doğanın emperyalist canavarın dişlileri arasında daha fazla öğütülmesine bağlı olarak gelişiyor.
Sonda söyleyeceğimizi burada söyleyelim, doğanın yıkımı insanlığın yıkımıysa buna karşı mücadele içinde bilincimizi şekillendirmek, örgütlülüğü yaşam tarzımıza dönüştürmek yürüyebileceğimiz tek yol olarak önümüzde duruyor. Doğanın yıkımı karşısında acısız bir yol yok, ama acılarımızı dindiren birbirimizin ellerini şimdiden tutmak mümkün.
Türkiye’nin büyük biyoçeşitliliğe, özgün iklim özelliklerine sahip doğası neoliberal politikalarla emperyalist tekellerin ve yerli işbirlikçilerin yağmasına açılmıştır. AKP yılları maden, enerji, inşaat, petrokimya, tekstil, metal-montaj sektörleriyle büyüyerek tekelleşen yerli sermaye grupları bahsettiğimiz savaşın vurucu güçleri oldular. Tamamen bu şirketlerin planlama aygıtına dönüşen faşist devletin yasama ve kolluk güçlerinin hamleleri artık halkın gözünde meşruluğunu da tamamen yitirmiştir.
Son birkaç yıldır, emperyalist işbölümünde Türkiye gibi ülkelere biçilen rol yoğun madencilik, enerji ve emek yoğun sektörlerin en ağır çalışma koşullarında sürdürülmesi oldu. Her bir kentin orman, mera, sulak alan, sit alanı, hatta yerleşim alanları dahi maden ruhsat alanı olarak belirleniyor, Organize Sanayi Bölgeleri, meta tedarik zincirlerinin depolama ve ticaret üslerine dönüşüyor. Birkaç gün önceki tek bir örnek durumun vahametini gösteriyor: Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’nün 317 no’lu maden ruhsat ihalesinin 25 Mart’ta başlayan satışları 8 Nisan’a gelindiğinde 49 ilde toplam 228 adet ruhsat sahasının satışıyla 243 bin hektara ulaştı. Diğer bir deyişle Düzce ili yüzölçümüne yaklaştı.
İktidarın kurumsal yalan bürosu Dezenformasyonla Mücadele Merkezi farklı kentlerde gelişen halk tepkilerine yönelik yine bir manipülasyona girişti ve bir dizi kentte sadece kazı işlemi yapılan alanların oranlarını paylaştı. Oysa zehirli kimyasal depolama alanı, şantiye alanı, liç toprak yığma alanı ve potansiyel olarak kazılması için satılmış bir bütün ruhsat alanı ekosistem bütünlüğünü yitirmesine neden olacak çaptadır.
Peki iktidarın yalan bürosu, polisi, jandarması neden böyle bir telaşa düşüyor bu günlerde? Çünkü bıçak kemikte. Çünkü halk nefes alamıyor. Ekonomik yoksullaştırma ve her alanda özgürlüklerin kısıtlanmasının yanında büyük sağlık ve beslenme krizleri ile geçimlik ekonominin tasfiyesi ile nefes alamıyor.
Sadece son günlerde Giresun Piraziz’de, Tirebolu’da, Varto’da, Dersim’de, İkizköy’de, Çorum-Karakaya’da madenlere karşı, Diyarbakır’da hidrolik kırma yöntemiyle yeni petrol sahalarına karşı, Şırnak’ta Dicle Nehri’ne sızan petrole karşı hem kendiliğinden hem de yerel çevre platformlarının çabalarıyla büyüyen tepkiler ve direnişler ortaya çıktı. Kentlerde barınma, ulaşım, altyapı sorunları, kuraklık ve kamusal alanlara el konulmasına karşı metropollerin mahalle ve semtlerinde insanlar bir araya gelerek seslerini yükseltiyor. Sokakta yaşayan hayvan dostlarımıza yönelik iktidar ve düzeniçi muhalefet partilerinin katliamlarına karşı öfke dinmiyor. Bayram günü 5 çocuğuyla serada yanarak can veren göçmen kadın işçinin emeğiyle yetişen pahalı gıdalara erişemeyen kır ve kent yoksullarının her gün içlerinde biriktirdikleri öfke büyüyor.
26 Nisan’da Çernobil faciasının yıldönümüne yaklaşırken Akkuyu’da işçileri kölece çalıştırarak bitirme noktasına geldikleri santralin yanında, Sinop’ta devasa bir alanı ormansızlaştıran, Trakya’da da bir benzerini yapmayı planlayan nükleer tehlike yine uzun vadeye yayılan ve kötü inşaatlarıyla, savaş ve depremleriyle bilinen bir ülkede tüm yaşamı riske atan bir tehdit olarak önümüzde duruyor.
Toplumsal huzursuzluk doygunluğa erişirken mücadele birleşip büyüyeceği, akacağı bir kanal arıyor. İşte bu isyan, öfkenin akacağı kanalları sokakta birlikte şekillendirmek istiyoruz. Birbirimizi günlük dertlerimizden ve geleceğe dair umutsuz bakışlarımızdan tanıyoruz. Doğayı koruma, sağlıklı bir çevrede yaşama talebinin birleştiriciliğini, gücünü biliyoruz. Artık bu noktada her birimiz bu büyük mücadelenin örgütçüsü olarak rol almak zorundayız. Sadece katılımcısı, izleyicisi değil.
Bütün bunlar günbegün yaşadığımız yaşama yönelik tehditler. Ama belki de hepsinden daha acil ve yakıcı olanı elbette iklim krizi. Önceki yıllarda uzak geleceğin konusu olan iklim değişikliği bugün birçok boyutuyla coğrafyaları felaketlerle vuruyor. Aşırı sıcak ve soğuk günlerin artışıyla bütün altyapılar çöküyor. İşçi ve emekçilerin çalışma koşulları ağırlaşıyor. Aşırı hava olayları yerleşim alanlarını vuruyor, on binlerce insan şu an için çoğunlukla ülke içlerinde yer değiştirmek zorunda kalıyor. Önümüzdeki 5-10 yıl içinde yerkürenin bir kısmı insanların sürekli yaşaması için uygun olmayan iklim koşullarına sahip olacak. Kuraklık öyle sert geliyor ki, şimdiden birçok kentte yaşadığımız su kesintilerinin yanına, mutlak gıda yetmezlikleri eklenecek. Ve daha nice büyük toplumsal kriz bu koşullarda derinleşecek.
Peki egemenlerin bu krize yanıtı ne oluyor? Küresel bir iklim apartheid’ı inşa etmek. Sınırları yükseltmek, sınıfsal eşitsizlikleri derinleştirmek, atmosferi finansallaştırmak, kitlesel ölümleri, iç savaşları, altyapı çöküşünü yaratıcı yıkımlar olarak değerlendirmek. Sermayenin kendini yeniden üretmesinin koşulları ortadan kalkmıyor, aksine, iklim kötüleştikçe daha barbar emek rejimlerinin önü açılıyor. İşte böyle bir ortamda, İran’a yönelik emperyalist saldırganlık sürerken yazın en büyük ekokırımcı, en büyük sera gazı emisyoncusu, savaş makinesi NATO zirvesi yazın Ankara’da düzenleniyor. Zirve için dev bir inşaat ile çoktan kent suçları işleniyor. Kasım ayında ise artık boş bir kabuğa dönüşmüş olan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Konferansı COP’un 31.’si Antalya’da düzenleniyor. İktidarın “sıfır atık” ile yeşil aklama propagandasına, düzeniçi muhalefetin ise “yeşil yeni anlaşmalar”la ehven-i şer çağrısına dönüştüreceği bu zirveye giderken de Türkiye’nin hem emisyonları artmaya devam ediyor, hem orman alanları parçalanıyor, imara ve madenciliğe açılıyor. Yeni çıkan yasayla koruma parkları dahi yapılaşmaya açılıyor.
Türkiye egemen sınıfı devlet eliyle işte buna karşı mücadeleyi örgütleyenleri, olası tehditleri uzun yıllardır yaptığı gibi şimdi de, ama hiç olmadığı kadar akılsızca gerekçelerle tutukluyor. Polen Ekoloji Kolektifi’nden Cemil, Cemre, Yağmur ve Pınar’ın yanı sıra İkizköy’ün öncü direnişçisi Esra Işık tutuklanıyor. Sendikacılar Kanber Saygılı, Başaran Aksu, Mehmet Türkmen tutuklanıyor. Gazeteciler İsmail Arı ve Alican Uludağ tutuklanıyor. Bu tutuklayarak kitlelere gözdağı verme, sindirme, örgütlerin işleyişini dağıtma, mücadeleler arası bağları koparma amaçlı saldırılar evet etkili oluyor. Mücadeleyi güçten düşürüyor. Geniş kitlelerde geri çekilmelere neden oluyor. Ama tarih hükmünü oynamayı sürdürüyor, çelişkiler olduğu yerde duruyor. Bıçak kemikte yaşayanların öfkesi birikmeye, patlamaya, yıkıcı gücünü toplamaya devam ediyor. İşte bu çelişkili sistem bunu engelleyemiyor.
Geleceksizleştirilen, toplumsal bağları koparılan, kültürel çürümeye ve bireycileştirme saldırılarına maruz kalan biz gençler tam da buna karşı kendi çelişkilerimizi ancak toplumsal mücadeleler içinde yönetebileceğimizi kendi deneyimimizle biliyoruz. Gezi’den 19 Mart’a uzanan yıllarda bu bölgedeki her özgürlük atılımında en saflarda olanlar olarak biliyoruz, birbirimizden öğreniyoruz.
Tüm dünyadaki gençlik isyanlarından yalnız olmadığımızı görüyoruz. Yanı başımızdaki soykırıma karşı ablukaları aşma iradesi gösteren Greta gibi antiemperyalist direnişçi gençlerden görüyoruz.
Kampüsteki her bir ağacın, kuşun, fabrikadaki, seradaki her bir işçinin, evde bakım emeği veren kadınların canları için buradayız. Genel grev, genel direniş şiarı, korona salgınıyla birlikte yaşam grevi biçiminde güncellenmişti. Bugün bunun sırası geldi, 1 Mayıs’a doğru giderken yaşamın olduğu her bir yerelde, her noktada sistemi kitleyecek böyle bir grevi ve isyanı bilinçlere yerleştirmeli ve mayalamalıyız. Ve elimizi çabuk tutmalıyız. Bizler kendi yaşam süremiz içinde büyük değişimleri görecek bir nesiliz. Kopuşlara ve yeniyi kurmaya hazır olmalıyız.

