Pandeminin Karanlık Tarafı: İnsan, Yaban, Yeryüzü

0
324
Bu yazı, Didem Bayındır’ın derlediği ve Eylül 2020’de Tellekt Yayınevi’nden çıkan Salgın: Tükeniş Çağında Dünyayı Yeniden Düşünmek kitabının yazı başlığıyla aynı isimli bölümünden alınmıştır.

Bu yazıyı, Türkiye’de ve dünyada Covid-19 pandemisinin ortasında, ikinci dalgasının muhtemel arifesinde, bu kıranın şekil, hız ve yayılma yöntemlerini değiştirerek devam edeceğine ilişkin endişeli düşüncelerle yazıyoruz.

Yazının iki temel iddiası, bu iddialar ışığında şekillenen iki odağı var. Birincisi, Covid-19 pandemisinin kökeninde, tıpkı öncülü diğer küresel salgınlar gibi, ekolojik yıkım ve yaban hayatı tahribatının yattığı. Bu, salgının seyrine, idaresine, devletlerin ve küresel piyasaların müdahalelerine dair yapılan son derece zengin ve aydınlatıcı analizlerin arasında kaybolmaması gereken, öncelikli bir odak. Bugün, küresel salgının örtük ama son derece kuvvetli arka plan dinamiklerini ortaya çıkarmak ve hâlâ şansımız varsa dünyayı eşit, adil, yaşanabilir bir ortak-yere dönüştürmek istiyorsak, ekolojik tahribatı, evcilleştirilmemiş doğanın yıkımını, bu yıkımın formlarını, mekânlarını, yasal ve yasadışı pratiklerini yeniden düşünmemiz gerekiyor. İklim krizini de şekillendiren ve onun etkileriyle giderek derinleşen bu yıkım ve tahribatı durdurmanın; salgının yayılışına ve seyrine ilişkin analizlerin, salgın sonrası iyileşme ihtimallerine, normalleşme senaryolarına ve dayanıklılık pratiklerine ilişkin tartışmaların öncelikli gündemi olması gerektiğini savunuyoruz.

İkincisi, ekolojik yıkımın temelinde de, küresel kapitalizmin, neoliberal yönetimselliğin, toplumsal ve güç/iktidar ilişkilerinin şekillendirdiği insan olma halinin, öznellik anlayışının ve dünyasallık tecrübesinin yer aldığını unutmamamız gerektiği. Bu elbette yeni bir bakış açısı değil. Uzun yıllardır biyopolitika, neoliberal yönetimsellik, ölüm politikaları, çevre siyaseti, türler arası ilişkiler, hayvan hakları ve özgürlüğü, son olarak da iklim değişikliğine ilişkin eleştirel yazında hayli geliştirilmiş bir perspektif. Covid-19 pandemisini, bugün sıklıkla dile getirildiği gibi, insan türünün sınırsız, denetimsiz tahakkümü altında yok olan doğanın intikamı olarak görmüyoruz. Benzer biçimde, salgın tedbirleri kapsamında kamusal hareketliliklerin ve insan faaliyetlerinin azalması sonucunda doğanın, yaban hayatının, insan dışı canlılığın görünürlüğünün artmasının da estetize edilmesine, insanın yıkıcı ve dönüştürücü gücünden tarihsizleştirilmiş bir doğa imgesinin şiirselleştirilerek yüceltilmesine de karşıyız. Bir arada yaşama, yerleşme, barınma, üretme, tüketme pratiklerimizi; başkasıyla ve doğayla ilişkilenmemizi gözden geçirmek ve dönüştürmek yerine, eylemsizliğe varan estetize duygulanımların veya ağıt yakmanın verimsiz, geri bir konumlanma olduğunu düşünüyoruz. İlişkisel bir türcülük eleştirisi yerine, insan türünün kendi dışındaki türleri koruma sorumluluğu ve kapasitesini göz ardı eden, insanlığı lanetleyen söylemlere karşı da temkinli olmamız gerektiğini savunuyoruz.

Hastalığın, Aralık 2019’da ilk vakalarını Çin’in Hubei eyaletinin başkenti Wuhan’da göstermesi ve özellikle ilk vaka kümelenmesinin tespit edilmesiyle, hepimiz Wuhan’ın, gezegenin her neresindeysek oraya bir damlacık erişimi mesafesinde olduğunu idrak ettik. Bu idrak, aslında bizi bekleyen kâbusu ortaya çıkaran koşulları, çok uzun zamandır canlı yayın izler gibi izlediğimiz farkındalığını da beraberinde getirdi. Dünya Sağlık Örgütü, 11 Mart 2020 tarihinde Covid-19’un artık bir pandemiye dönüştüğünü açıkladığında, salgın, dünyayı bildiğimiz anlamıyla canlılığın sonunu getirebilecek şekillerde sarsan başta iklim değişikliği olmak üzere küresel ölçekte etkili krizleri; bu krizlerden beslenerek meşruiyet ve rıza üreten neoliberal düzeni; insan, doğa, yaban hayatı arasındaki ilişkinin kapitalist örgütlenmesini; bu örgütlenmeyle oluşan tüm pratiklerin etrafını sarmış olan sis bulutunu dağıtmaya başlamıştı bile. Açıkça ifade edilen “sürü bağışıklığı” söylemi ya da adı konmadan örgütlenen nüfusun belirli bir kesimini ölüme terk etme politikaları, sermaye birikimi düzeninin vaat ettiği kısıtlı refah anlayışının sınırlarını, ona can veren neoliberal öznelliğin kâr, haz ve hayatta kalma ilkeleri etrafında örgütlediği yaşamın kısıtlarını, doğanın, emeğin ve kaynakların gasp edilmesinin yarattığı eşitsizlikleri, adaletsizlikleri, hak ihlallerini, yoksulluğu ve yoksunluğu açık biçimde ortaya koydu. Covid-19 pandemisi, dünya nüfusunun giderek daha büyük bir kısmını oluşturan şehirli vatandaşları, tüketimden gelen, siyasal iktidarların şekillendirdiği bireysel özgürlüklerin barındırdığı kısıtlayıcı bağlılık ve tabiyet ilişkileriyle, kamusallığın erozyonuyla en güvenli birimine ve sosyal medya kabuğuna çekilmiş olan hayatlarımızın karantinadan farksız olduğuyla, hayvan endüstrilerinin, etçil beslenmenin ve yaban hayatının tahribatının getirdiği hastalık ve ölümlerle sert biçimde yüzleştirdi. Bu yüzleşme aynı zamanda, salgından sonraki yaşamın, doğa ile insan arasındaki ilişkinin, yeşil ve adil bir iyileşmenin imkânlarını düşünmemizi de zorunlu kılan hayati bir sınava dönüştü.

Bu yüzleşme, yaşamın devamı ancak adil, eşit bir düzende, tüm canlıların yaşam hakkını gasp etmeden sağlandığında bilimsel bilgi, ancak üretimin ve eleştirel düşüncenin, yaşamın çeşitliliği, canlıların özgürlüğü, sağlığı ve refahı için kullanıldığında felaket getirmeyeceğini gösterdi bile. Çünkü dünyanın büyük ekonomileri, gezegenin en ücra köşesinde üretilen önemli önemsiz her şeyi sipariş etmeyi istememizi sağlayan doyumsuz bir tüketiciliği, dünyanın en ücra köşesindeki kömürü dahi yakmamızı ve oraya giden otoyolu inşa etmemizi gerektiren bir fetih fantezisini ve büyüme politikasını, dünyanın en ücra köşesinde otlayan ineğin etini yememizi, el değmemiş ormanların en kuytusundaki en “egzotik lezzetler”i tatmamızı örgütleyen bir etçil erişebilirliği yaşam tarzı olarak sabitleyeli ve iklim değişikliğini yeni normal haline getireli beri, insanlık bu canlı yayında kendi yıkımını izlemekte ve diğer türleri de yok oluşa sürüklemekteydi. Ekolojik bütünlüğü tehdit ve tahrip ettiği halde devletlerin varsıllık ve kudret ihtiyacı söylemiyle meşrulaştırılan her türlü neoliberal politika hamlesi, sahiplerine, en iyi ihtimalle ara ara dillendirdikleri çevreye saygılılık söylemindeki kelime sayısı kadar bir sorumluluk yüklemeye ise devam ediyor.

Tüm bu gelişmeler ve salgının zaman çizgisi, kapitalizmin bir ekonomik sistem olduğu kadar bir düşünce, var olma ve ilişkilenme biçimi olduğunu da yeniden ortaya koydu. Bununla da kalmadı ve zamanın neoliberal ruhunun güç ve öznellik yapılarına getirdiği dönüşümle örgütlediği “anda var olma”yı ve nedenselliğin reddiyle sonsuz bir şimdiki zaman gerçekliği içine hapsolunmuşluğu da ortaya çıkardı. Sosyal medyanın, karşılaşmaların ve ilişkilerin uzamını örgütlediği bu şimdiki zamanda hapsolma hali, yaşadığımız her türlü krizin tarihselliğini, arkasında yatan karmaşık nedensellik ilişkilerinin, çoklu dinamikleri düşünmemizin de önüne geçen bir ideolojik refleks olarak da varlığını sürdürüyor. Pandeminin hemen sonrasındaki akut milliyetçi ve otoriter savrulmaları da bu perspektiften okumak mümkün. Devletlerin artık iyice zayıflamış olan hesap verebilir olma ve meşruiyet arayışlarına derman olan sürü bağışıklığı söylemiyle karşı karşıyayız. Neoliberal düzende iyiden iyiye zayıflamış olan sosyal yardım ve koruyucu sağlık hizmetlerinden yararlanarak hayatta kalmaya çalışan milyarlarca insan, bu söylemin harekete geçirdiği gayrimeşru ve hiçbir hukuki ilkeye sığmayacak biçimde nüfusun bir kısmını ölüme terk edebilme kapasitesi karşısında, mutlak bir şimdiki-zaman dolayımsızlığı içine hapsolmuş durumda.

Bu süreç yaşamın kapitalist örgütlenmesinde bu şekilde ilerlerken; doğa açısından besin zincirinin tepesindeki türün, bir ekolojik hiyerarşi mobilizasyonu kapsamında gezegenin barındırdığı yaban hayatını tahrip ederek her türlü ekosistem dengesini altüst edişi şeklinde seyretmekte. Yabanın egemenliğinin ihlal, yabanın kendi kurallarıyla yaşadığı özgürlük alanının istila edilmesi gerçeğin ta kendisiyken, insan deneyimi açısından reel durum, meta üretiminin önünün açılması; insanın, “ona hizmet için var olan” doğal kaynaklarla gecikmiş buluşmasıydı. Çıkar, fayda, hazzı tatmin ve kârı ön planda tutan bir sistemin egemen aktörü olarak insan, daha bağlam odaklı bir tanım olarak tüketici, bu göstergelerin sürekli artışının örgütlendiği bir yaşam sürüyor. İnsan olma hali, tarihsel, toplumsal, kültürel belirlenimlerin ve güç dinamiklerinin yarattığı tüm özgünlükleri de şekillendirecek biçimde, dünyanın içinde, kendi haz, arzu, çıkar, aynılık ve kimlik ekonomisinin dışında ve ötesinde başkalığa, farklılıklara yer açma duygulanım ve kapasitesinden uzaklaşıyor. Bu uzaklaşmanın içinde insanın metalarla, canlı ve cansız varlıklarla, kendi dışındaki her şeyle ilişkisi tüketme, sahip olma, kelimenin tam anlamıyla kendine mal etme (appropriation), tekil psikopatolojisinin güdümünde şekilleniyor. İlişkilendiği varlığın yeri, yaşamı ve bağlamı arka planda yok olurken, öne çıkan, çoktan fetişleşmiş varlığın fonksiyonuna, sembolik, kültürel ve ekonomik düzende yarattığı katma değeri oluyor. Bu değere bağlı olarak tüketici edimi de değişiklik gösteriyor elbet, fakat değişiklik gösteren edimin kendisi ve boyutu oluyor. Şeylerle, dünyayla, canlı ve cansız varlıklarla kurulan böylesi bir mülkiyet ve kendine mal etme ilişkisinin doğaya, hayvanlara ve türler arası bir arada yaşamın imkânlarına verdiği zarar aşikârken, ironiktir ki, yaban hayatı tahribatını küresel kamuoyunun gündemine bu perspektifle taşınması fırsatını getiren de Covid-19 pandemisi oldu.

SARS-CoV-2 virüsünün ortaya çıkışının, insana bulaşmasının ve kısa sürede küresel bir salgın yaratmasının doğrudan tek bir kaynağı var: Yaban hayatı tahribatı ve yaban hayvanlarının evcilleştirilmeden, kendi egemenlik sınırları içinde var olma hakkının ihlali.

Salgının ortaya çıkışı, Wuhan’da bulunan Huanan deniz ürünleri pazarındaki, daha önce yarasadan enfekte olduğu tahmin edilen bir hayvanla temas sonucu virüsün insana bulaşmasıyla açıklanıyor. Virüsün bulaşmasına ilişkin tek teori bu değil elbette. Bazı araştırmalar da virüsün insana geçişinin doğrudan değil, bir başka ara tür aracılığıyla olduğu konusunda ısrarcı. Bu araştırmalar, virüsün genetik dizilimindeki protein kodlarıyla, yılanlar ve pangolinlerde bulunan Corona virüslerindeki protein kodlarının büyük benzerlik taşıdığını ortaya çıkarmış durumda. Dolayısıyla virüsün kaynağı; yarasa, yılan veya pangolin. Peki virüsün türler arasındaki geçişine zemin hazırlayan, hastalığı küresel bir salgına dönüştüren ne?

Araştırmalar, 1980’den bugüne enfeksiyon hastalık kaynaklı salgınların sayısının üç katına çıktığını gösteriyor.1 Birleşmiş Milletler Çevre Programı Frontiers 2016 Raporu’na göre, insanlarda görülen enfeksiyon hastalıklarının yüzde 60’ını zoonoz hastalıklar oluşturuyor2; yani çeşitli virüs, bakteri, mantar, parazitler aracılığıyla hayvanlardan insanlara bulaşan hastalıklar.

Zoonoz hastalıkların yayılmasında ana etkenler olan habitat yıkımını, biyoçeşitlilik kaybını ve insanların yaban hayvanlarıyla temasını artıran üç temel faktör var. Bunlardan birincisi ve habitat yıkımının en geniş halkasını oluşturanı ormansızlaştırma. İkincisi avcılık ve yaban hayvanı eti ticareti. Üçüncüsü ise, yaban hayvanlarının etleri, yağları, deri ve kemikleri için parçalanarak öldürüldükleri hayvan pazarları, bugün Uzakdoğu’dakiler için kullanılan tabirle “ıslak pazarlar”.

Nefes Alamayan Dünya

Ormansızlaşma, günümüzde habitat kaybının en büyük sebebi ve salgınların görülme sıklığını da artıran bir etkiye sahip. Tomrukçuluk, madencilik, yol ve yapı inşaatları, kırın içlerine doğru ilerleyen şehirleşme gibi insana has kalkınmacı eylemler sonucu yaşam alanlarını kaybeden türler, yeni yaşam alanları bulmak için göç etmek zorunda kalıyor ve bu da normalde karşılaşmadıkları yeni türlerle karşılaşmalarına, yeni patojenlere maruz kalmalarıyla sonuçlanıyor. Bu yazının hazırlandığı günlerde üst üste bir günde 55 bin ve 30 bin yeni Covid-19 vakası duyuran Brezilya’nın Amazon Ormanları’nda; 2019’un ilk dokuz ayında 93 bin orman yangını kaydedilmiş, 2018 boyunca ise Amazon biyomunun Brezilya kısmında her bir dakikada iki futbol sahası büyüklüğünde ormanlık alan kaybı yaşan mıştı. Kentsel alanlar dışındaki coğrafyalardaki ormansızlaşmanın motor gücü, intansif tarım uygulamaları ve hayvancılık faaliyetleri.

1980 ile 2000 yılları arasında yok edilen 100 milyon hektar tropik ormanın, 42 milyon hektarı Latin Amerika’daki büyükbaş hayvancılığa otlak sağlamak için, 7,5 milyon hektarı ise Güneydoğu Asya’daki palm (hurma) yağı plantasyonları için yok edildi.3 2016 yılından bu yana, her yıl ortalama 28 milyon hektar orman kesilerek ya da yakılarak yok ediliyor. Bu da, geçen her bir saniye içinde bir futbol sahası büyüklüğünde ormanın, ev sahipliği yaptığı milyarlarca canlıyla birlikte yok olması anlamına geliyor. Bugün, toplam yaklaşık sekiz milyon hayvan ve bitki türünü barındıran gezegenimiz, yaklaşık 1 milyon canlı türü neslinin tükenmesi tehlikesiyle karşı karşıya. Üstelik türlerin yok olma hızı, geçtiğimiz on milyon yıl boyunca yaşanan yok oluşların yaklaşık yüz katı ve giderek artan bir hızla devam ediyor.

Ormanlar, karasal biyoçeşitliliğin yüzde 80’inden çoğuna ev sahipliği yapan bütüncül ekosistemler. Birleşmiş Milletler Tarım ve Gıda Örgütü’nün (FAO) beş yılda bir yayımladığı Küresel Orman Kaynakları Değerlendirmesi’nin (FRA) 2020 Raporu ormansızlaşmanın dehşet verici bir hızda arttığını ortaya koyuyor: Her yıl on milyon hektar orman yok oluyor.4 Yangınlar, tarımsal faaliyet, imalat sanayi; altyapı inşaatlarına, hayvan çiftliklerine arazi sağlamak amacıyla ağaçların kesilmesi; arazi bütünlüğünün, toprak yapısının, ormanaltı vejetasyonun bozulması vb. insan faaliyetleri sonucu gerçekleşen ormansızlaşma, her yıl doğal habitatını yitiren milyonlarca hayvanın ölmesine, daha fazlasının yer değiştirmesine neden oluyor. Orman ekosisteminin taşıdığı besin zinciri kırıldığı için, zincirin halkasını oluşturan türlerin hayatta kalma kapasiteleri zayıflıyor. Her yıl milyonlarca canlı türünün yok olmasına neden olurken, binlercesini neslinin tükenmesi noktasına getiren bu yok oluş silsilesi, biyoçeşitliliğin geri dönüşü olmaksızın kaybına neden oluyor.

SARS-CoV-2 virüsünün hızla yayılmasını ve pandemiye dönüşmesini sağlayan temel faktörlerden biri de, küresel ölçekte hızla devam etmekte olan ormansızlaşmanın neden olduğu bu biyoçeşitlilik kaybı. Biyoçeşitlilik açısından zengin bir orman varlığı, patojenlerin yayılmasını güçleştirirken; azalan biyoçeşitlilik patojenlerin, farklı türlere mensup bireyler arasında geçişini kolaylaştıran en kuvvetli faktör olarak ortaya çıkıyor.5 Aslında, ormansızlaşmanın, zoonoz hastalıkların yayılması üzerindeki doğrudan etkisini Covid-19 pandemisinden çok daha önce de, uzun yıllardır biliyorduk. Her yıl yaklaşık 25 bin insanın ölmesine neden olan dang humması, 250 bin insana bulaşan sarıhumma, doğrudan ormansızlaşan arazilerde ortaya çıkmış zoonoz hastalıkların başında geliyor.6 Brezilya’da 21. yüzyılın başından yakın bir tarihe dek azalma eğrisi gösteren sıtma salgını vakalarının, son yıllarda yeniden artış göstermesinin temel nedeninin de, Amazon Ormanları’nın yok edilmesi olduğunu hatırlamak gerekiyor. Kesilen, yakılan, vasfını yitirmiş orman arazileri, Amazon’larda sıtmanın esas taşıyıcısı olan Anopheles darlingi adı verilen sivrisinek türünün üremesi için ideal habitatı oluşturmuştu. Ormanın içinde açılan yolların kenarlarındaki su birikintileri, suyu çekecek ağaçların artık bulunmadığı yerlerde biriken kirli su göletleri bu sivrisineğin larvaları için muhteşem bir yaşam ortamı sunmuştu. Brezilya Amazon Ormanları’nda yapılan bir araştırma, ormansızlaşmadaki yüzde 10 oranındaki artışın, sıtma vakalarında yüzde 3’lük bir artışa neden olduğunu gösteriyor.7 Kesilen ormanların sıtma paraziti taşıyıcıları için mümbit bir kaynak olduğu, özellikle ormanla rın iç ve orta, nemin yüksek olduğu kısımlarında açık biçimde görülebiliyor. 1.600 kilometrekare büyüklüğündeki (yaklaşık 300.000 futbol sahası) Amazon Ormanı’nın kesilmesi, 10 bin yeni sıtma vakası anlamına geliyor.8 Benzer şekilde, Malezya’daki sıtma salgınları da, palm yağı ve diğer plantasyonlar için ormanların kesilmesine paralel olarak ilerliyor. Ülkede 2000 yılından bu yana gerçekleşen toplam ormansızlaşmanın itici gücünü, yüzde 47’lik bir payla endüstriyel palm yağı plantasyonları oluştururken, onu başta sığırcılık olmak üzere besi hayvancılığı ve soya fasulyesi ekimi takip ediyor. Liberya ormanlarının palm yağı plantasyonları için yok edilmesine paralel olarak ortaya çıkan Lassa virüsü de, yaban hayvanlarıyla, özellikle kemirgenlerle artan temasın sonuçlarından biri. Orman vasfını yitirmiş arazilerde, hurma ağaçları ve meyvelerinin varlığıyla popülasyonları hızla artan orman fareleriyle temas eden palm yağı üretiminde çalışan işçiler, yerleşimciler ve aileleri bu virüsün ilk insan konakları. Asya kıtasının en büyük adası olan Borneo ve Batı Endonezya’daki Sumatra Adaları’nda, palm yağı plantasyonlarının kurulabilmesi için ormansızlaştırılan bölgelerde en az 50 bin orangutanın öldüğünü biliyoruz.9 Bataklık arazilerini dönüştürmek için gereken yakma, kurutma, su tahliyesi faaliyetleri ise, bu ekolojik yıkımın bedelini bir üst düzeye, iklim krizine taşıyor: Ormansızlaştırma sonucu bataklık arazilerinin palm yağı plantasyonlarına dönüştürülmesi sürecinin neden olduğu karbon salımları, Endonezya’yı karbon salımıyla dünyayı en çok kirleten ülkeler sıralamasında onuncu sıraya yerleştiriyor.10

Yaban hayatı ile kentsel kurulu çevre arasında bir tür koruyucu masif ara-alanlar oluşturan ormanların bu faaliyetlere arazi sağla mak amacıyla yok edilmesi, başta orman çeperlerinde yaşayan, geçimlerini orman ekonomileriyle sağlayan insan toplulukları ile yaban hayvanları arasındaki teması artırıyor. Temasın bir boyutu, yaşam alanları yok edilmiş olan yaban hayvanlarının zorunlu hareketliliği. Orman ekosisteminde yaşayan pek çok yaban hayvanı türü, hayatta kalabilmek için, yiyecek ve su bulabileceği, üreyebileceği ve barınabileceği güvenli bir alan bulma itkisiyle yer değiştiriyor. İnsan yerleşimlerine yaklaşan yaban hayvanlarıyla karşılaşmalar; sanki yaşam alanları ihlal edilenler hayvanlar değil de, insanlarmış gibi emniyet söylemleriyle, hayvan istilasına karşı savunmacı pratiklerle, istila ve bulaşıcı hastalık paranoyasıyla şekilleniyor ve genellikle hayvanların aleyhine sonuçlanıyor. Şehre inen domuzlar, otoyol kenarlarında yatan tilkiler, geceleri yemek ya da su bulmak için evlerin bahçelerine girip çöp kutularını karıştıran çakallar başta olmak üzere büyük etçiller çoğu kez haberlere taşınmalarından kısa bir süre sonra, asayişi bozan varlıklar olarak düşmanlaştırılıp kovularak ya da öldürülerek insan yerleşimlerinden uzaklaştırılıyorlar. Otçullar ve birincil yiyicilerin görünürlüğü biraz daha sempatiyle karşılanabiliyorken; kemirgenler, sürüngenler ve böcekler sıklıkla istilacı birlikler olarak tanımlanarak düşmanlaştırıcı bir türcü söylemle kuşatılıyor. Bu hayvanlar gözden çıkarılabilir, kitlesel olarak imha edilebilir varlıklar olarak görülüyorlar. Yarasa, fare, rakun, yılan gibi “yarı domestik yaban hayatı” (peri-domestic wildlife) ya da bir başka deyişle kent yaşamının evcilleştirilmemiş yerleşimcileri, Covid-19 pandemisi başladığı günden itibaren bu yıkıcı söylemlerle bir kez daha kuşatılmış durumda. Bazı ülkeler, bu türleri kentlerden uzaklaştırmaya yönelik toplu imha gibi köktenci, agresif ve ekosistem bütünlüğünü bozacağı için çok daha büyük sorunlara neden olabilecek önlemler geliştirmeye başladı bile.11 Türcülük, mikro-türcülük, ayrımcılık, düşmanlaştırıcı farklılaştırma eğilimleriyle kuvvetlenirken, nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan yaban hayvan türlerine yönelik şiddet cezadan muaf tutuluyor ve sıradanlaşıyor. Konaklama ve dinlenme durakları ortadan kalktığı için göç rotalarını tamamlayamayan kuşlar, besin zinciri bozulduğu için aç kalan etçiller, böcekçiller, otçullar; ormanaltı bitki örtüsünün canlılığını ve dengesini sağlayan ayrıştırıcılar, böcekler, solucanlar ve çürükçüller de, ormansızlaşmanın görünür olmayan mağdurları, insan temasından ve patojen geçişinden nasibini alan türler arasında yer alıyor.

Yabanın Gasbı: Av, Egzotik Hayvan Kaçakçılığı, Yaban Eti Ticareti

Dünya çapında ormanlar, yüzde 60’ını dünyanın en yoksul nüfusunun oluşturduğu yaklaşık 1,6 milyar insanın temel yaşam alanını ve geçim kaynağını oluşturuyor. Hızla ormansızlaşan bölgelerde, temel sağlık olanaklarından mahrum koşullarda yaşamını sürdürmeye çalışan pek çok orman yerleşimcisi, geçimini sağlamak için, ormanın yok edilmesiyle adeta koruma kalkanını yitirmiş olan yaban hayvanlarına yöneliyor. Ancak av olgusu, ne kısa bir süre önce öldürdüğü aslanın, filin, geyiğin yanı başında gülerek poz veren avcının hazzından, üstünlük ve egemenlik duygusu tatmininden ne de yoksul orman yerleşimcilerinin geçim stratejisinden ibaret. Avcılık, özellikle yaban hayvanı avcılığı, denetimsiz, cezadan muaf pratiklerle ve ilişki ağlarıyla büyüyen, yüksek kâr marjına sahip uluslararası hayvan kaçakçılığı piyasasının en kritik halkası.

Ormanların yok edilmesiyle adeta koruma kalkanını yitirmiş olan pek çok yaban hayvanı türü, küresel ölçekte hızla büyümekte olan iki piyasanın ucuz, hatta bedava “hammaddesine” dönüşüyor: egzotik hayvan kaçakçılığı ve yaban eti ticareti (bushmeat trade).

Pek çok zoonoz hastalığın, salgının ve nihayet bugün Covid-19 pandemisinin kaynağında da, bu iki sektörün devamı için girişilen yaban hayvanı avcılığı, yakalama ve tecrit etme faaliyetleri bulunuyor. Gerek ulusal mevzuatlar yoluyla yasallaştırılmış avcılık, gerekse yasadışı avlanma nedeniyle milyonlarca hayvan yaşam alanlarından koparılarak, kaçırılarak, tecrit altında, işkenceyle öldürülüyor.

Boynuzları için öldürülen gergedanlar, dişleri için öldürülen filler, derisi ve kemikleri için avlanan aslan ve kaplanlar, safra kesesinden elde edilen ve şifalı olduğuna inanılan bir damla yağ için öldürülen ayılar ya da sırf rekreasyonel amaçlarla öldürülen, egzotik evcil hayvan pazarlarına, deri ve kürk endüstrisine satılan milyonlarca memeli, sürüngen, omurgasız hayvan, iki yaşamlılar ve balıklar. Küresel ölçekte örgütlenen yaban hayvanı kaçakçılığı yıllık yaklaşık sekiz ila on milyar dolarla değişen bir ticaret hacmine sahip. Tıpkı silah, uyuşturucu ve insan kaçakçılığı ticareti gibi devasa hacme sahip olan yasadışı piyasaların başında geliyor.12

Egzotik ve yabani hayvanların uluslararası ticaretini belli esaslara bağlayan Nesli Tehlike Altında Olan Yabani Hayvan ve Bitki Türlerinin Uluslararası Ticaretine İlişkin Sözleşme (CITES) 1975 yılında imzalandı ve yürürlüğe girdi.13 Bugün 183 devletin imzacısı olduğu ve 35 binden fazla canlı türünü kapsayan CITES, uluslararası yaban hayvanı ticaretini denetlemekle kısmi bir başarı göstermiş olsa bile, böylesi bir kitlesel hayvan kıyımına, zincirleme habitat yıkımlarına ve biyoçeşitliliğin hızla yok olmasına neden olan yaban hayvanı avcılığını durdurmakta yetersiz kalıyor.14 Çünkü sözleşme uluslararası yaban hayvanı kaçakçılığının denetlenmesini öne çıkarırken, ulusal sınırlar içindeki avcılık ve hayvan ticaretini engelleme konusunda etkili değil. Türkiye dahil olmak üzere pek çok imzacı ülkenin ulusal mevzuatında yaban hayvanı avcılığına yönelik cezai yaptırımlar yok ya da yetersiz. Pek çok ülkede kara avcılığı, hayvan hakları ihlali ve ekolojik yıkımın ana faktörü olarak değil, belirli koşullara bağlanarak sürdürülmesi, hatta doğa turizminin teşvik edilmesi gereken bir başlığı olarak görülüyor. Özellikle çeper ülkelerin büyüyen ekonomilerinde istihdam dışı kalan yoksul kesimlerin geçim kaynağını oluşturması sebebiyle varlığını sürdürmesine müsaade edilen yaban hayvanı avcılığı ve ticareti, zoonoz hastalıkların ortaya çıkmasını ve yayılmasını sağlayan en geniş halkayı oluşturuyor.

Yaban hayvanı avcılığını, salgınların ana kaynağı olarak görmemizi gerektiren tecrübelerimiz hayli ağır. Liste uzun: Bugüne kadarki en ölümcül zoonoz salgınlarından biri olan Batı Afrika Ebola salgınının kaynağı kesin olarak bilinmese de yarasalar, primatlar, kır faresi ve kemirgenlerin, orman etçilleriyle temastan geçtiği tahmin ediliyor. HIV, HIV-1 ve HIV-2 virüslerinin kaynağının da, Batı ve Orta Afrika’da yaşayan maymun türlerinde görülen SIV virüsleri olduğunu; etleri için, geleneksel medikal pratikler ya da egzotik evcil hayvan piyasasına satılmak üzere avlanan bu maymun türleriyle temasın HIV/AIDS salgınının kökeninde yattığını biliyoruz. Afrika ve Güneydoğu Asya ormanlarında yaşayan misk kedilerinden ve yarasalarla temasla bulaşan SARS salgını da, misk kedisi ticaretinin yasaklanmasıyla kontrol altına alınabilmişti. İspanyol gribi, kuş gribi, domuz gribi listenin en bilinen zoonoz kaynaklı salgınlarından. Asemptomatik olması sebebiyle küresel ölçekte kısa zamanda en yüksek vaka ve ölüm oranına ulaşmış olan Covid-19 ise bu listeye en üst sıradan giriş yapmış durumda.

Listenin sonuna eklenen ve bu yazının yazıldığı tarihte hâlâ kontrol altına alınmamış olan Covid-19 pandemisinin kaynağında da yaban hayvanı avcılığı ve ticareti var: SARS-CoV-2 virüsünün yarasa ile insan arasındaki kayıp geçiş halkası olduğu tahmin edilen canlı türlerinden biri olan pangolin, dünyada, CITES listesinde yer alanlar arasında en çok kaçakçılığı yapılan memeli türü.15 Üstelik geleneksel Çin ilaçlarının yapımında kullanılan ve eti birçok Asya ülkesinde yenen pangolinin sekiz alt türünün tamamı, 2014’ten bu yana Dünya Doğayı ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği’nin “Tehlike Altındaki Türler Kırmızı Listesi” içinde yer alıyor. Buna rağmen, merkezi Afrika ormanlarında yılda 400 bin ile 2.7 milyon arasında pangolinin avlandığı ve 2000 yılından bu yana, dünya genelinde bir milyondan fazlasının da yasadışı yollarla ticaretinin yapıldığı tahmin ediliyor.16

Başta CITES olmak üzere uluslararası sözleşmelerin bağlayıcı maddeleri, ülkeleri uluslararası ölçekte yaban hayvanı kaçakçılığı ve ticaretini denetlemeye sevk etse de, ulusal pazarlardaki denetimsizlik, cezadan muafiyet, yaban hayvanı avcılığı zoonoz hastalıkların ortaya çıkışı için gerekli koşulları sağlıyor. Yaban eti ticareti (bushmeat trade) adı verilen bu sektör, endüstriyel et endüstrisinin henüz örgütlenmediği coğrafyalarda, hayvan yemenin ve öldürmenin de yeni mecralarını oluşturuyor.

Islak Pazarlar

Covid-19 salgınına neden olan SARS-CoV-2 virüsü de dahil olmak üzere zoonotik virüslerin üremesinde ve insanlara bulaşmasında önemli bir diğer faktör de “ıslak pazar” adı verilen, envai tür yaban hayvanının ölü, yarı ölü ve canlı olarak satıldığı açık et pazarları.

Covid-19’un çıkış noktası olan Wuhan’daki ıslak pazarda canlı kurt yavrusu, semender, timsah, akrep, fare, sincap, tilki, kaplumbağa ve 2002 ve 2003’te yüzlerce insanın ölümüne neden olan SARS salgınının da kaynağı olduğu ifade edilen misk kedisi de bulunuyordu. Benzer şekilde, batı ve merkezi Afrika’daki kent hayvan pazarlarında da maymun, yarasa, birçok kuş türü, memeliler, böcek ve kemirgenler, açık çöp toplama alanlarına çok yakın noktalarda, bir lağım şebekesi olmadan öldürülüp oracıkta satılıyorlar. Habitat tahribatıyla başlayan yaban hayatın yıkımı, türlerin bu pazarlarda öldürülerek satılmaları ve hayvansal gıda tüketimi sistemine sokulmasıyla sistematikliğini koruyor. Endonezya’daki Tomohon Pazarı’nın bir uç örnek olarak öne çıktığı ve bu pazarlarda üretilen dehşet öğesi de, “öldürülebilirlik” mesajını kuvvetlendirerek bu sistemin toplamdaki normalizasyonunu tahkim ediyor ve yaban hayatına saygılı mesafe pratiğini daha da zayıflatıyor. Yaban hayatının yıkımının, arkasına bir endüstri almış olan bir düşünce pratiği olduğunu, bu gibi örnekler üzerinden de akılda tutmak gerekiyor. Emory Üniversitesi Çevre Bilimleri Bölümü’nden Thomas Gillespie, ıslak marketlerin türler arası patojen geçişi için kusursuz fırtına koşulları oluşturduğunu belirtiyor ve uyarıyor: “İster orman gibi doğal bir ortamda, ister ıslak pazarda, türler arasında yeni bir etkileşim gerçekleşiyorsa, kontrolsüz yayılma an meselesidir.”17

Avlanan yaban hayvanları çoğu kez parçalanmadan, bazen de eti, iç organları, yağı, derisi, kürkü, tırnakları ayrıştırılarak şehirlere taşınıyor. Avlanırken, avlandıktan sonra ve avlanan hayvanın şehre transferi sırasındaki ilk temaslar, zoonozların ortaya çıktığı ve genelde en ölümcül etkilerinin görüldüğü basamağı oluşturuyor. Zoonotik enfeksiyonların çoğu öldürücü semptomlara neden olduğu için, virüsün yayılması mümkün olamayabiliyor. Ancak avcılığın yoğunluğu, giderek daha fazla mülksüzleşen, ormansızlaşan ve yerinden edilen yoksulun bu enformel sektörde geçim araması, avlanan hayvanların yüzlercesinin bir arada kent merkezlerinde pazarlara ulaştırılması, tüm bu hareketlilik, salgın ihtimallerini kuvvetlendiriyor.

Çoğu kez en acımasız yöntemlerle öldürülen binlerce yaban hayvanı, insanla temasında ortaya çıkacak sonsuz sayıda zoonoz ihtimaliyle birlikte, henüz adını, patojen davranışını, yapısını ve etkisini bilmediğimiz milyarlarca virüs, parazit, bakteri, mantar ve enfeksiyonla birlikte kent merkezlerine taşınıyor. Ebola virüsünün yayılması da, şehirdeki et piyasalarında satılmaları için kırsaldan yaban hayvanlarının avlanarak getirilmesiyle, böylesi bir rotayla gerçekleşmişti. Afrika’da, Çin’de ve Güneydoğu Asya’da pek çok şehirde bulunan, yarasa, maymun, kamış sıçanı (cane rat), antilop gibi hayvanların cesetlerinin yoğun ilgi gördüğü yaban eti pazarlarında, bu hayvanlar tuzlanarak, kurutularak ya da tütsülenerek satılıyor. Bu yöntemlerin hiçbiri, bu pazarlarda satılan ölü ya da yarı ölü yaban hayvanlarındaki enfeksiyonların varlığını ya da geçişini azaltmıyor.

Güneydoğu Asya’nın, Afrika’nın, Çin Hindi’yle özdeşleştirilen ancak yaban hayvanlarının avlandığı hemen her coğrafyada giderek yaygınlaşan ıslak pazarlar, yalnızca türcülüğün ve hayvan hakları ihlallerinin özelleşmiş mekânları değil. Binlerce hayvanın diri diri parçalandığı, çıplak elle dağıtıldığı, istiflendiği, taşındığı, açık tezgâhlarda satıldığı, kimisi yarı ölü halde, pek çoğunun kanı, salyası, dışkısı, idrarının birbirine ve insanlara bulaştığı bu pazarlar, aynı zamanda müreffeh Batı’nın, küresel Kuzey’in, gelişmiş ülkelerin, sermayenin ve servetin biriktiği güç merkezlerinin, egemen kültür ve ideoloji dünyalarının ürettiği yıkıcı söylemlerin hedefinde de yer alıyor.

Covid-19 pandemisiyle birlikte, ıslak pazarlar, bulunduğu ülkeler, bu pazarlarda çalışan insanlar, yaban hayvanı yeme kültürü ve alışkanlıkları; hayvan öldürmenin şekere bulanıp rafineleştirilen, insanileştirilmiş söylemlerle kuşatılmış formlarını ifade eden entegre et endüstrisi modelleriyle sahte bir karşıtlık tahayyülüyle ele alınıyor. Çünkü hayvanlarla kurulan sömürü, gasp ve öldürme ilişkisinin farklı kültürel-toplumsal pratikleri arasındaki kurulan bu sahte karşıtlık; ırkçılığı, ayrımcılığı, doğanın, hayvanların, emeğin sömürüsünü ve gasbını, egemen olanın kendi dışında yaşamı bedava kaynak olarak görmesini, güçsüzün, yoksulun ve yoksunun yaşam ve geçim pratiklerinin vahşileştirilmesini, egzotikleştirilerek düşmanlaştırılmasını, böylelikle daha kolay sömürülebilir, dışlanabilir, yok sayılabilir ve yok edilebilir kılınmasını mümkün kılan bir sembolik evrenin temelini oluşturuyor.

Oysa ıslak pazarlar, her gün binlerce hayvanın tecrit ve işkenceyle öldürüldüğü yüksek güvenlikli hapishane görünümündeki mezbahaların, üniversitelerin ve araştırma kurumlarının steril ve her türlü kontaminasyona karşı özenle korunan hayvanlı deney laboratuvarları, yaşam alanlarından koparılan hayvanların sakinleştirici ilaçlarla kontrol altında tutulup sergilendiği hayvanat bahçelerinden farksız.18 Hayvanları avlamanın, eti, derisi, kemiği, yağı için öldürüp satmanın, doğal yaşamlarından kopararak çalıştırmanın, esaret altında sergilemenin eşkökenli ve farklılaşmış tertipleri, mekânları ve formları. Islak pazar ile yüksek teknolojili bir mezbaha arasındaki temel fark, her ikisine de içkin olan şiddete dair niceliksel ya da niteliksel bir fark değil. Aralarındaki fark; şiddetin görünürlüğü, sembolik ve materyal ekonomilerdeki yerine, örgütlenme yollarına dair. Hayvanları kullanma, sömürme ve öldürme ilişkisinin ıslak pazarlarda görünür, açık ve enformel ilişkiler ağıyla örgütlenmiş; entegre et endüstrisinde ise gizlenmiş, görünür olmayan ve kurumsallaşmış halini görüyoruz. İlki, her türlü hayvanın belirli bir protokolü takip etmeksizin öldürülüp yenebilmesini sağlayan dolayımsız, ritüelistik olmayan, şiddeti görünür kılmanın yarattığı normalleşme içinde işleyen bir düzen. İkincisi ise, Batı metafiziğine içkin kolonyalizmin, hayvan ölüsü yemenin ataerkiyle, insan, bilinç, mantık ve dil merkezciliğiyle bütünleşik öldürme ilişkisinin, doğa, hayvan ve ve aynılık tahayüllerine dahil olmayan başkalık üzerindeki tahakküm, kullanma ve sömürü geleneğinin bir ürünü.19 Bu geleneğin içinden ona karşı bir hareket olarak gelişmiş, (hayvanların yaşam haklarını öne çıkaran hayvan özgürlüğü düşüncesinin aksine) iyileştirmeci bir yaklaşım olan hayvan refahı perspektifiyle şekillenen rafine edilmiş ölüm, insani ve acısız muamele (humane treatment) anlayışının ürünü.

Bir Sonraki Salgının Merkez Üsleri: Hayvan Çiftlikleri

Büyük kısmı kent merkezlerinden uzakta inşa edilen, dışarıdan bakıldığında içeride örgütlediği vahşete dair en ufak bir fikir vermeyen, hayvanların birbirleriyle ve insanlarla herhangi bir etkileşimine izin vermeyecek şekilde organize edilmiş, her biri yüksek güvenlik önlemleriyle korunan birer tecrit mekânı olan endüstriyel hayvan çiftliklerinin, bir sonraki pandeminin merkez üsleri olacağı düşünülüyor.

Türkiye’de örneklerini yalnızca yumurta ve tavukçuluk endüstrisinde gördüğümüz endüstriyel hayvan çiftliklerini, Covid-19 pandemisinden sağ çıkan dünyayı bekleyen felaketlerin merkezine taşıyan iki boyutu var. İlki, binlerce hayvanın tecrit koşullarında, doğal olmayan yollarla döllendirilip üretildiği, birbirleriyle ve insanlarla sosyallaşmeden, vücutlarının ancak sığabildiği kafeslere zincirli halde, düzenli olarak ilaç verilerek tutulduğu, yapay yollarla havalandırılan, soğutulan ve aydınlatılan bu fabrikalar, zoonoz salgınlarının ilk basamağı olan “antijen kayması” adı verilen süreç için en verimli ortamı sunuyor. Antijen kayması, sadece hayvanlarda bulunan bir virüsün insan metabolizmasına zarar veren bir forma evrilmesi anlamına gelen ve bugüne dek en sık tavuk ve domuz çiftliklerinde görülmüş bir tür mutasyon. Domuz gribi (H1N1) ve kuş gribi (H5N1) virüslerinin de bu çiftliklerde ortaya çıktığı bugün artık bilinen bir gerçek.20

Endüstriyel çiftlikler ve mezbahalar, hayvan endüstrisinin ve intansif tarımcılığın özelleşmiş mekânları. Antijen kaymasının yoğun olarak yaşandığı bu mekânlar, büyük çoğunluğu güvencesiz, düşük ücretlerle, koruyucu sağlık hizmetlerinden yoksun koşullarda çalıştırılan işçilerin doğrudan zoonoz enfeksiyonlara maruz kaldığı, yapay olarak havalandırılan ve soğutulan tecrit merkezleri. Hayvanların döllendirilmesi, doğurtulması, ilaçlanması, öldürülmesi, “işe yaramayan” kısımlarının ayrıştırılması, kan, dışkı ve idrarlarının, yağ, tırnak ve kıllarının tasfiye edilmesi süreçlerinin her biri zoonoz salgınların en kritik arayüzünü oluşturuyor. Ancak bu arayüzlerin arka planında işleyen, hayvanların doğadan koparılıp çiftliklere taşınmasından ve market rafında plastik pakete sarılmış bir et yığınına dönüşmesi arasındaki tüm süreçler, antijen kaymasının henüz bilinmeyen varyasyonlarına da gebe. Üstelik bu süreçlerdeki zoonoz riski, yalnızca çiftliklere kapatılan hayvanlarla bu sektörün çeşitli aşamalarında çalışan insanlar arasındaki temaslarla sınırlı değil. 2015-2016 yılında El Nino kasırgasının ve yoğun yağışların tetiklediği Rift Vadisi Humması (RVF) adı verilen zoonozun yayılmasında, çiftliklere taşınan büyükbaş hayvanlar ara konak işlevi görmüşlerdi. Son olarak 2016’da Nijerya’da görülen hastalık, ilk olarak yaban hayvanları ile sivrisinekler arasında geçiş gösteren patojenlerin büyükbaş hayvanlara, oradan da çiftliklerde çalışanlara bulaşmasıyla zoonotik bir epidemiye dönüşmüştü.21

Milyarlarca hayvanın eti, sütü, yağı, derisi için öldürüldüğü bu kanlı endüstriyi ayakta tutmak, çiftliklerinden otlarına, atık tesislerinden soğuk depolarına kadar tüm süreçlerine yer açmak için her yıl milyonlarca dönüm orman arazisinin yok edildiğini de unutmamamız gerekiyor. Yok edilen ormanların giderek şiddetlenen iklim krizi karşısında tek can simidimiz olabilecek karbon yutakları olduğunu, binlerce hayvanı öldürürken iklim krizinin etkilerini azaltmak için tek şansımızı da yok ettiğimizi düşünürsek durumun vehameti ortaya çıkıyor. Ormansızlaşma, yaban hayatı tahribatı, avcılık, endüstriyel hayvancılık ve iklim krizi. Her biri birbirini tetikleyen bu süreçler, bugün Covid-19 pandemisinin ve hayatta kalanlarımızı bekleyen bir sonraki pandeminin arkasında yatan temel süreçler.

İklim Krizi: Bir Sonraki Salgının Ayak Sesleri

Gezegen, Covid-19’la sarsıldığında, aslında dün temelleri atılan, bugün kriz haline gelen, yarın ise kendinden başka hiçbir şeyi belki de tartıştırmayacak başka bir krizle sarsılmaktaydı – hâlâ da sarsılıyor: İklim krizi. Günümüzün yakıcı sorunu Covid-19’un sebeplerine dair bu yazıda tartışılan her bir öğeyi, yaşamın istisnasız her bir öğesini etkilemekte olan iklim krizini derinleştiren faktörlerin arasında saymak mümkündür. Eşi benzeri görülmemiş bir eylem ve önlemler dizisi devreye alınmazsa on yıldan daha kısa bir zaman içinde geri dönülemez noktanın da ötesine geçebileceği tartışılan iklim krizi, hem yeni küresel salgınların ortaya çıkması hem de mevcut şartlarda öngörülebilen salgınlarla mücadelede zayıflama ihtimalini de beraberinde getiren yakıcı bir sorun, insanlığın karşılaştığı en büyük sorun. Dahası, iklim krizinin; uygun çevresel ortamların oluşmasına neden olarak, yeni salgınlara doğrudan yol açabileceği de biliminsanlarının öngörüleri arasında. Nitekim, Covid-19 patlak vermeden önce, 6. Değerlendirme Raporu’nu hazırlamakta olan Intergovernmental Panel on Climate Change (IPCC)22, iklim değişikliği ile biyoçeşitlilk arasındaki ilişkiler üzerine çalışmak amacıyla, mayıs ayında Hükümetlerarası Bilim-Politika Platformu’yla ortak bir atölye planlamıştı. Fakat IPCC’nin İklim Değişikliğinin Etkileri çalışma grubunun eşbaşkanı Hans-Otto Pörtner, bu etkinliğin erteleneceğini, daha fazla biliminsanının biyoçeşitlilik, iklim değişikliği ve Corona virüsü arasındaki ilişkiler üzerine çalıştığını ve ilk bulguların da raporda yer alacağını ifade etmişti: “Bilim temelli politikalara olan ihtiyaç anlamında, bu krizler (Corona virüsü ve iklim değişikliği) arasında benzerlik var – Corona virüsündeki başarısız olan aynı politikacıların, iklim tarafında da başarısız olduğunu görüyorsunuz. Riskleri anlayan politika yapıcılarına ihtiyacımız var.”23 Pörtner, bir başka demecinde, insanlarla diğer canlıların arasındaki karşılaşmaların salgınla olan ilişkisini çok daha doğrudan bir biçimde kurmuştu: “Hayvanlardan bulaşan her yeni hastalık, insanın vahşi yaşamla temasa geçmesiyle başlar. Üstelik, iklim değişikliği ve biyoçeşitlilik tahribatının, bu karşılaşmaların sıklığını, zamanlamasını ve konumunu şekillendirmede rol oynaması çok olasıdır. İklim değişikliğinin bu ilişkileri etkilemede bir aktör olduğu çok açıktır. İklim değişikliği, türlerin biyocoğrafi dağılımını şekillendirir. Gelecekte eğer türlerin, insanların hâkim olduğu bölgelere doğru göç ettiğini görürsek, salgınların evrimleşmesi için yeni fırsatlar görebiliriz.”24

Sıcaklıkların artmasına bağlı olarak canlıların, gezegenin daha serin kesimlerine doğru hareket ettiği iklim biliminin genel geçer olarak bilinen olgularından. Gerçekten de, uzmanlar, iklim değişikliği kaynaklı tür göçlerinin son 25 bin yıldaki en yüksek seviyesine ulaştığını ifade ediyor. Karasal türler, kutuplara doğru on yılda ortalama 17 kilometre kat ederken, denizel türler ise yine her on yılda kutuplara ortalama 72 kilometre yaklaşıyorlar.25 İklim değişikliği kaynaklı bu hareketlilik, göç eden türlerin barındırdığı patojenlerin de hareketi; dolayısıyla bu, patojenlerin etki alanlarının da genişlediği anlamına geliyor. Bu hareketliliğin insan üzerindeki etkisi, salgın hastalık açısından bulguları ise, kendini çok yakın geçmişte sivrisinek türlerinin göçleriyle göstermiş durumda. Sivrisineklerin, sıcaklık değişiklikleri nedeniyle Avrupa’da daha sık görülmeleri sonucu, o güne dek endemik olmadığı kabul edilen bazı Orta ve Kuzey Avrupa ülkelerinde, Plasmodium parazitlerinin neden olduğu sıtma olguları görülmeye başlanmış durumda. Bir diğer örnek ise, Aedes cinsi sivrisineklerin, İtalya’da neden olduğu Chikungunya salgını.26 İklim krizi nedeniyle salgın riski oluşturan bir diğer hastalık ise Lyme hastalığı. İklim değişikliğine bağlı sıcaklık artışları, Kuzey Amerika’da kenelerin sayısında, türlerinde, aktivite seviyelerinde ve coğrafi dağılımında artışa neden olmuş durumda.27 Aynı şekilde, sıcaklık artışlarıyla daha ılık geçen kışlar, İngiltere’de de Lyme hastalığının önemli ölçüde ilerlemesini de beraberinde getirdi.28 İngiltere Ulusal Sağlık Hizmetleri’nin (NHS) 2015’teki bülteni, hastalık vakalarında 2001 seviyesinin tahminen on katına ulaşıldığını, buna ek olarak, Londra’nın güneyindeki parklarda kene sayısında artış olduğunu,29 dolayısıyla Londra kent nüfusunun da Lyme hastalığı tehdidiyle karşı karşıya olduğunu ifade ediyor.

Tüm bu yeni salgın risklerini ortaya çıkaran iklim krizinin sebeplerine eğildiğimizde ise, bu yöndeki tartışmaların başat ekseninin, iklimde ortaya çıkan ve birçok türün sonunu getirme riskini doğuran yüksek hızlı değişikliğin, antropojenik (insan kaynaklı) olduğunu görüyoruz. Bu bulgunun temeli, endüstrileşme öncesi ve sonrası dönemler arasındaki sera gazı salım miktarları arasındaki, her şeyi değiştiren fark. Bu miktarların hangi insan faaliyetlerinden kaynaklandığı da; hangi faaliyete yönelik nasıl bir acil iklim önlemi alınacağını belirlemesi açısından hayati.

IPCC’nin 8 Ağustos 2019’da yayımladığı İklim Değişikliği ve Arazi Özel Raporu’na göre tarım, ormancılık ve diğer arazi kullanımı (AFOLU) faaliyetleri, 2007-2016 arasında insan faaliyetleri sonucu atmosfere salınan karbondioksidin (CO2) yüzde 13’ünü, nitröz oksidin (NO2) yüzde 82’sini ve metanın (CH4) yüzde 44’ünü üretmiştir. Bu, insan kaynaklı toplam sera gazı salımlarının yüzde 23’üne eşit30 ve içinde çok önemli bir aktör barındırıyor. Bu aktör, yaban hayatı ve ekosistem tahribatının yol açtığı Covid-19 salgını ile iklim krizinin ortak dinamiklerinden birini oluşturuyor: Hayvancılık endüstrisi.

Hayvancılık endüstrisi, hayvan yemi üretimi, enterik fermantasyon31, gübre yönetimi, hayvansal gıda üretimi ve hayvansal gıda lojistiği gibi, doğrudan ve dolaylı parçaları aracılığıyla küresel sera gazı emisyonlarını çok büyük oran ve miktarlarda artırıyor. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) 2013’te yayımladığı “İklim Değişikliğine Hayvancılıkla Karşı Koymak” başlıklı raporda, hayvancılık sektörünün tedarik zincirlerinden kaynaklanan toplam sera gazı emisyonları, 2005 rakamlarına göre yıllık 7,1 gigaton CO2 eşdeğeri seviyesinde. Bu miktar, tüm insan kaynaklı sera gazı emisyonlarının yüzde 14,5’ini oluşturuyor. Arazi kullanım değişikliği de dahil olmak üzere yem üretimi ve işlemesi, enterik fermantasyonla birlikte bu salımların önemli bir kısmından sorumlu. Toplam hayvancılık sektörü salımlarının sırasıyla yüzde 45’ini ve yüzde 39’unu yaratıyorlar. Gübre yönetiminin payı yüzde 10 iken, kalan kısım da hayvansal gıdaların işlenmesinden ve taşınmasından kaynaklanıyor.32

İklim Eylemlerinin Etkisini Yeniden Düşünmek

Dikkate değer olmanın çok ötesinde; oldukça önemli bir miktardan söz ediyoruz. IPCC’nin 2014 tarihli Beşinci Değerlendirme Raporu’na göre, 2010 yılında insan kaynaklı enerji üretiminden ortaya çıkan sera gazları, tüm sera gazı salımının yüzde 25’ini oluşturuyor. Basit bir matematikle, hayvancılık sektörü, enerji sektörünün yarısından fazla bir miktarda sera gazı salımı yapıyor. Elbette bu, iklim eylemi konusunu da doğrudan tartışmaya sokuyor. Günümüzde iklim kriziyle mücadelede, geniş mobilizasyonun yöneldiği sektör, enerji sektörü; özel olarak da kömür yakımı ağırlıkta olmak üzere fosil yakıtlar. Bunun anlaşılır sebepleri var; örgütlenmenin genişliği, sektörün altında ezildiği toplumsal ve finansal baskı ve sağlık etkileri. Dolayısıyla, iklim eyleminin; en hızlı sonuç alabileceği alana yönelmesi normal ve gerekli. Bununla birlikte, enerji şirketlerinin ve devletlerin üzerindeki baskıyı iklim için kazanca çevirmek, arazi kullanımı ve özel olarak hayvancılıktan kaynaklı iklim krizi sorunlarını ortadan kaldırmayacak. Kömürden kaynaklanan küresel sera gazı salımlarını azalttığımız ve buna devam etmemiz gerektiği kesin, fakat bu, Covid-19 bağlamında, ormansızlaşma ve ekosistemler tahribatının sürükleyici etmenlerini bertaraf edecek eylem kasımızı tembel bırakmamız gerektiği anlamına gelmiyor. Büyük eylemlerin arkasındaki ana faktör olan zihniyet değişimini, ekohiyerarşinin yerine diğerkâmlığı ve birlikte var olma becerisini koymak üzere şimdiden iklim eylemlerimizi yeni döneme hazırlamayı da düşünmemiz gerekiyor. 

Gelişimini ve sebeplerini yaratan küreselleşme pratikleri ve yaban hayatıyla kurulan ilişkinin doğduğu zihin yapısı dikkate alındığında Covid-19 ve gelecekteki olası küresel salgınlara, sadece semptomlarının giderilmesini ve sonuçlarının hafiftetilmesini ön plana alan çözümlerle karşı konamayacağı açık. Mesele, bu gerçekliğin kabul edilip edilmeyeceği ve gelecekteki benzer salgınlara karşı önleyici bir pozisyonlanmaya geçilip geçilmeyeceği; yani mesele bir dönüşüm meselesi. Bu dönüşüme dair kilit kavrayış noktası ise, doğanın, ekosistemlerin ve iklimin, kesintisiz insan müdahalesini içeren mevcut gidişatta artık kendini tamir etme becerisinin ortadan kalkmış olduğu gerçeği. Bu gerçek, insan dahil tüm türler için evin çatısını uçuran kasırgadan farksızdır. WWF (Dünya Doğayı Koruma Vakfı) ve Londra Zooloji Derneği’nin ortaklaşa hazırladığı Yaşayan Gezegen 2018 Raporu, son 44 yılda canlı popülasyonunun yüzde 60 oranında azaldığını ortaya koydu.33 Yine aynı çalışma, son 25 yılda üretilen küçük moleküllü ilaçların en az yüzde 70’inin doğrudan doğal kaynaklardan veya onlar örnek alınarak üretildiğini de ifade ediyor.34

Mesele iklimde de benzer bir seyir izliyor. 2019’da gezegen, 1850-1900 arasına atfedilen sanayi öncesi dönem ortalamalarına kıyasla 1,1 derece daha sıcaktı.35 Bu durumu yaratan temel etkenin, başta karbondioksit (CO2) olmak üzere insan faaliyeti kaynaklı sera gazı salımları olduğu konusunda ise bilim dünyası uzun zamandır hemfikir. İçinde bulunduğumuz iklim krizinin göstergeleriyle ilgili yapılan hesaplamaların arasında, karbon bütçesi hesaplaması da önemli bir yer tutuyor. Karbon bütçesi, belirli bir sıcaklık eşiğini aşmadan salımı yapılabilecek karbon miktarı anlamına geliyor. Avrupa Birliği’nin Horizon 2020 isimli programı kapsamında yürütülen CONSTRAIN (Çoklu On Yıllık İklim Projeksiyonlarının Belirsizliğini Kısıtlamak) projesinin karbon bütçesi hesabı, iklim krizini oldukça basit bir şekilde ortaya koyuyor: 2020’nin başından itibaren, küresel ısınmayı, yüzde 66 ihtimalle 1,5 derecenin altında tutmak için salabileceğimiz maksimum CO2 miktarı 235 milyar ton.36 2018’de salınmış olan toplam CO2 miktarı ise 40,2 milyar ton. Önümüzdeki yıllar boyunca 2018’deki kadar CO2 salınacağını kabul edersek, yaklaşık altı sene içinde karbon bütçemizi dolduruyor ve 1,5 derecelik ısınma sınırına varıyoruz. Bu sınır ise, ekosistemler dengesini tehdit edecek biyoçeşitlilik kaybından küresel su krizine, iklim göçlerinden ciddi deniz suyu seviyesi yükselmelerine kadar çeşitli felaketler için geri dönülmesi güç nokta anlamına geliyor.

Resim çok net; doğanın muhafazasının, insan hayatının mevcut üretim ve tüketim dinamiklerinin muhafazasından hiyerarşik olarak aşağıda konumlandırılması, bizzat bunu yapan insan türünü felakete sürüklemekte. Felaketi önleyecek dönüşüm ise, ancak, onu uzun erimli kılacak bir zihniyet değişikliğiyle mümkün. Yakın geçmişte, yaban hayatının dokunulmazlığının ne kadar hayati olduğunu Covid-19 kadar net gösteren bir benzer deneyim daha yok. Bu tür deneyimler, her ne kadar bir şok dalgasıyla gelseler de, dönüşümün yola çıkarılabileceği momenti de beraberinde getiriyorlar. Bugün de aslında benzer bir süreçten geçiyoruz: Bu momenti; karar vericilerin, doğaya ve toplumsal adalete karşı sorumluluk üstlendikleri eylemler dizisine kanalize etme süreci.

Covid-19 pandemisinin, insan türü için sadece sağlığa değil; topyekûn yaşam tarzına karşı da bir tehdit olduğunun anlaşılması çok sürmedi. Sadece el sıkışma ya da toplantı yapma gibi üstyapıdaki insan sosyalleşme araçları; yani genel itibarıyla insan ilişkileri değil, bilinen insan yaşamının altyapısını örgütleyen tüm belirleyiciler; küresel ölçekte her türlü üretim, lojistik, planlama, eğitim, iletişim, ekonomi ve nihayetinde devletler ve siyaset de pandemiden kendi payına düşeni aldı. Mevcut durumu sınayan bir güç olarak pandemiye karşı koymak, ondan canlı çıkmak için bir önlemler dönemi başladı. Her ne kadar, bugün bu çözüm önerileri açısından, pandeminin yarattığı ekonomik krizin etkilerini gidermek için alınacak önlemlerin iklim ve çevre dostu odaklı oluşunu ifade eden yeşil iyileşme (green recovery) perspektifi son derece doğru bir şekilde ön plana çıksa da, gezegenin ihtiyacı olan, yeşil iyileşmeyi, bir cevabi tutum olmaktan çıkarıp bir yaşam tarzı; bir sistem dönüşümü olarak işletmek. Bu da, iyileşen gezegeni; ekonomiyi düzeltirken ortaya çıkan bir yan ürün olarak elde etme ya da işler olduğu gibi devam edebilsin diye doğayı korumaya belli ölçülerde taviz verme yaklaşımının terk edilmesi demek. Yeni normalin; pandemiler ve doğal olmayan afetler karşısında çaresiz kalmak değil; doğanın ve türlerin yaşam hakkına saygı; ekolojik savunuculuk olması gerekiyor.

Yıkım barındıran eylemlerinin yanı sıra, insanın, yaşamın geleceğini onarmak ve iyileştirmek adına yarattığı bir dağarcığın da olduğunu hatırımızda tutmamız gerekiyor. Gelecekte bu tür salgınları nasıl önleyeceğimiz, büyük ölçüde bugünün Covid-19’undan çıkaracağımız derslere bağlı. Çok açık ki, Covid-19 gibi küreselleşme, ekolojik tahribat, yabanın yaşam hakkının ihlali ve iklim krizi gibi birbiriyle çok güçlü etkileşimler içinde olan süreçlerin yarattığı sorunlara; çeşitliliği ve çok disiplinliliği temele alan, insan eylemini ve birikimini; bütünsel anlamda yapıcı ve onarıcı nitelikte yeniden tanımlayan bir yaklaşımla cevap vermemiz gerekiyor. İklim bilimi, doğa koruma, halk sağlığı ve toplumsal adalet gibi alanlarda çalışan birçok kişi ve kurum şimdiye kadar, bu soruna ayakları yere basan çözüm önerileri ve yaklaşımlar geliştirmek üzerine çalışıyor. Bunların arasında ise, sorunun, bu yazı boyunca ortaya konan perspektifine cevap veren ve son yıllarda gittikçe daha fazla tartışılan Tek Sağlık (One Health) yaklaşımı ön plana çıkıyor. Tek Sağlık’ın kökleri, epidemiyoloji profesörü Calvin Schwabe’nin bulaşıcı hastalıkların önlenmesinde insan ve hayvan patolojistlerinin ortak çalışmasının gerektiğini ifade ederek, Tek Tıp (One Medicine) kavramını öne sürdüğü 1964’e kadar gidiyor. Günümüz açısından kritik köşe taşları arasında ise, Amerikan Veteriner Hekimleri Birliği ile Amerikan Tabipleri Birliği arasında 2007 yılında konseptin kabul edilişi37 ve ABD Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezlerinin (CDC, Centers For Disease Control and Prevention) bünyesinde Tek Sağlık Ofisi kurulmasıyla yaklaşımın küresel ölçekte daha da görünür hale gelişi bulunuyor.

Tek Sağlık, çevre, insan ve hayvan sağlığını birlikte ele alma pratiği üzerinde duran; veterinerlik, doğa koruma ve tıp gibi birçok disiplinin işbirliğini öneren bir yaklaşım. Bu yazıda da, zoonoz hastalıkların yakın geçmişte kaydettiği büyük ilerlemenin yarattığı küresel etkilerle ilişkili olarak anılan yaklaşım, bu hastalıkların kontrolünde daha bütünsel bir yönteme doğan ihtiyaçla şekilleniyor. Yaklaşım, zoonoz hastalıkların kontrolünün yanı sıra, antibiyotik direnci ve gıda güvenliği konularında da disiplinlerarası bir metodoloji öneriyor.

Elbette ki, Tek Sağlık’ın önerdiği bu bütünselliğin vücuda gelmesi, modelin eyleme dökülüşüne dair fiili programların yürütülmesine, modelin işlerliği için gerekli olan mevzuat çalışmalarının yapılarak, ilgili kurumların bu perspektife göre görevlendirilmesine bağlı. Türkiye’de modelin mevzuatta kendine yer bulmasına yönelik çalışmalara, Türk Tabipler Birliği ve Türk Veteriner Hekimleri Birliği’nin, 2009’da yayımladığı ortak deklarasyon38 örnek verilebilir. Deklarasyonda, dönemin Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığı bünyesinde aktif ve güçlü bir Veteriner Halk Sağlığı biriminin oluşturulması, zoonotik hastalıklara ilişkin epidemiyolojik çalışmaların artırılması ve entegre bir veri tabanı oluşturulması, tıp ve veterinerlik fakülteleri ile araştırma enstitüleri arasında tek sağlık konseptine yönelik açılımların yapılması ve işbirliğinin geliştirilmesi gibi öneriler yer almıştı.

Covid-19 pandemisinden alınan bir diğer önemli ders ise, bu tür yakıcı sorunlara karşı mücadelede devletlerin ilgili sorumlu kurumlarının, salgın yönetimi kapsamında alınacak önlemler konusunda toplumu motive etme ve sosyal yaşama kısıtlayıcı düzenlemeler getirmenin ötesine geçerek, proaktif bir önleyici tutum ve problem tespitini hızlı yapabilen bir acil eylem planı geliştirmesi gereğidir. Covid-19 pandemisinde hem önleyici program hem de acil müdahale süreçlerinin aldığı sonuçlara bakıldığında, başarılı addedilebilecek bir ülke göstermek hâlâ güç.

Tek Sağlık yaklaşımı bu proaktif önleyici sürecin uygulamalarını da barındırması açısından önemli. Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın 2020’de yayımladığı, “Bir Sonraki Pandemiyi Önlemek – Zoonoz Hastalıklar ve Bulaşma Zincirinin Kırılması” başlıklı rapor39, zoonoz hastalıklarla ortaya çıkan salgınların sıklıkla görüldüğü Uganda’da, Tek Sağlık kapsamında alınan önlemlerin önemli bir örnek oluşturduğunu ifade ediyor. Zoonoz hastalıkları önleme ve kontrol etmeye yönelik küresel programlarda, çevre sağlığı inisiyatiflerinin, hayvan, çiftlik hayvanları ve insan sağlığı inisiyatiflerine kıyasla daha az temsil edildiğinin altını çizen rapor, bu alanda Uganda çevre sağlığı uygulayıcılarının çalışmalarının, zoonoz hastalıkların neden olduğu ölüm ve rahatsızlıkların azaltılmasında ciddi katkısı olduğunu ileri sürüyor. Bu çalışmalar şöyle özetleniyor: kesim öncesi hayvancılığın ve mezbaha ve kasaplardaki etin denetimi, sağlıksız etin imhasının izlenmesi, zoonoz hastalıkların ortaya çıkışının araştırılması ve hastalık önleme programlarının izlenmesi; fare, bit, sivrisinek ve maymun gibi hastalık vektör ve verminlerinin (haşeratlarının) kontrolünün sağlanması; komünitelere çocukların ve evcil hayvanların aşılanması gibi ilgili konularda sağlık eğitimi verilmesinin sağlanması, gıda güvenliğiyle ilişkili tüm konularla ilgili çalışmalara dahil olma ve Uganda’nın halk sağlığı mevzuatını kuvvetlendirici çalışmaları destekleme.

Peki Ya Bundan Sonra?

Bugün, biz pandeminin ikinci dalgasının eşiğinde bu yazıyı yazarken, ilk dalganın artçı şokları, şimdiden ekonomiyi, henüz üretim ilişkilerini değil belki ama kesinlikle tüketim örüntülerini, siyasetin seyrini, bilimsel bilgi ile iktidar arasındaki ilişkiyi, bu ilişkinin canlı yaşam ve bedenlerin idaresiyle kuvvetli bağını, en önemlisi toplumsallık tecrübesini ve insanın kendi dışındaki varlıklarla, doğayla ve yaşamla ilişkilerini kökten sarsmış durumda. Bu sarsıntı bedenselliği, canlılığı, hareketliliği, karşılaşmaları örgütleyen ve düzenleyen biyopolitik iktidarın kendini yenilediği bir tür iyileşme sürecine evrilecek. Bu iyileşmenin, biyopolitik iktidarın ve ilişkilenme biçimlerinin kendini, takip eden krizlere hazırladığı bir iyileşme mi; yoksa ekolojinin, canlılığın, doğanın yaralarını sararak daha dayanıklı hale getirebileceği eşitlikçi, adaletli, korumacı bir iyileşme mi olacağını bilmiyoruz. Hayatta kalanlarımız bilinmezlerin çevrelediği bu darboğazı geçmeye çalışırken, kendini gizlemeyi kısmen başarmış bazı karşıtlıklar, çatışmalar, çıkmazlar ve içine çekildiğimiz yıkıcı eğilimler giderek daha da belirgin hale geliyor: devletlere karşı toplumlar, küresel sermayeye karşı halkların ve doğanın egemenliği; tıbbın ve bilimsel bilgi üretiminin, yaşamı ve canlılığın haklarını savunmak yerine ölüm/kıyım/öldürme politikasının aklına hizmet etmesi; daha adil, eşitlikçi, yaşanabilir yeşil yeni düzen imkânına rağmen doğanın talanı; ormanların yok edilmesi; salgının kökeninde yatan yaban hayatı yıkımını durdurmak yerine giderek şiddetlenen ekolojik tahribat; tüm yaşamı yok eden hayvancılık endüstrisi; habitat yıkımlarına, her yıl binlerce canlı türünün neslinin tükenmesine neden olan toprakla, suyla, havayla, insan dışı yaşamla kurduğumuz yok edici büyüme, gelişme, yerleşme, sermaye birikimi, üretim, tüketim ve geçim ilişkileri.

Ve bugün en acil, bizi birbirimize ve dünyaya etik ve politik sorumlulukla bağlayan en yakıcı sorun, geleceğin imkânına dair. Biz, bu felaketi atlatabilmek için gereken umut ve müdahale noktalarını, ancak bizi felaketin eşiğine getirdiğimiz dünyanın içinde, bu krizin temelinde yatan yıkımlarla yüzleşerek bulabileceğimize inanıyoruz. Bu yüzden, yazıda pandeminin arka planında yatan, onu tetikleyerek şekillendiren, seyrini belirleyecek olan koşulları ele aldık. Küresel kapitalist ekonominin, onu mümkün kılan ve şekillendirdiği neoliberal özne ve yönetimsellik ilişkilerinin artık gizleyemediği eşzamanlı bu krizleri, yıkımları, çatışmaları yeniden düşünmeye çalıştık.

Çünkü bugün, bu illetin yarattığı felaketin ve bilinmezlik girdabının içinde bildiğimiz bir şey var. Ve bunu her yıl onlarca canlı türüne veda etmekte ve gezegendeki yaşamını bitirmekte olan insanlığın en acı tecrübelerinden, tarih boyunca salgınlardan, savaşlardan, soykırımlardan, toplama kamplarından, mezbahalardan, hay van pazarlarından biliyoruz: Bazı yaşamlar ihmal edilebilir, gözden çıkarılabilir, çıkar için yenebilir, kesilebilir, parçalanabilir, hiçbir cezai yaptırımı olmadan öldürülebilir kılındığı sürece adil, eşit ve özgür bir yaşam mümkün olmayacak.

Her şey için artık çok geç değilse bile, bildiğimiz anlamıyla hayatı, gelecek imkânlarını, gezegeni, doğayı ve hayvanları kaybetmenin eşiğindeyiz. Tüm dünyanın içinden geçtiği bu yakın-ölüm deneyiminin ardından, bize yeniden hayatı, toprağı, yeryüzünü, yabanı, doğayı ve hayvanları bahşedecek olanın, insan olmaya, yerleşmeye, doğayla ve hayvanlarla ilişkilenmemize dair kökten bir dönüşüm olduğuna inanıyoruz. Bu, insana ve insanın dünyayla, hayvanlarla, doğanın ve yabanın sonsuz başkalığı, farklılığı ve zenginliğiyle kurduğu ilişkiye dair bir dönüşüm.

Dünyada olmanın ayrıcalıklı tüketicisi, başkalarının ölümünün sessiz tanığı, doğayı kendi çıkarının sonsuz bedava rezervi olarak gören insan olma halinden, böylesi bir yaşam anlayışının örgütlediği iktisadi ve siyasi düzenden nasıl uzaklaşacağız? Doğanın sonsuz cömertliğine, zenginliğine ve kırılganlığına, başkalarının varlığına ilişkin nasıl bir tahayyül ve tasarruf, insanı yeniden yaşamın koruyucusu olarak düşünmemizi sağlayabilir? Pandemi sonrası, şiddetin yerine ihtimamın ve diğerkâmlığın, tahakküm yerine bir arada yaşamanın, sömürü yerine özgürlüğün ve adaletin mümkün olduğu, kapitalist üretim, tüketim ve gasp ilişkilerinin yerine doğanın ve yaban hayatının egemenliğinin, hayvanların yaşam haklarının tanındığı dünyayı ancak bu sorulara cevap arayarak inşa edebiliriz.

1Smith, K.F.; Goldberg, M.; Rosenthal, S.; Carlson, L.; Chen, Chen, C.; Ramachandran, S., “Global rise in human infectious disease outbreaks”, 2014, https://royalsocietypublishing.org/doi/full/10.1098/rsif.2014.0950#RSIF20140950F1

2Birleşmiş Milletler Çevre Programı, Frontiers 2016 Raporu, “Emerging Issues of Environmental Concern”, https://environmentlive.unep.org/media/docs/assessments/UNEP_Frontiers_2016_report_emerging_issues_of_environmental_concern.pdf

3Biyoçeşitlilik ve Ekosistem Hizmetleri Konulu Hükümetlerarası Bilim-Politika Platformu, Küresel Değerlendirme Raporu, 2019, https://www.un.org/sustainabledevelopment/blog/2019/05/nature-decline-unprecedented-report/

4Birleşmiş Milletler Tarım ve Gıda Örgütü (FAO), 2020 Küresel Orman Kaynakları Değerlendirmesi (FRA). http://www.fao.org/forest-resources-assessment/2020/en/

5Grandcolas, P.; Justine, J., “Covid-19 or the pandemic of mistreated biodiversity”, 29 Nisan 2020, https://theconversation.com/COVID-19-or-the-pandemic-of-mistreated-biodiversity-136447

6Wilcox, B.A.; Ellis, B., “Forests and emerging infectious diseases of humans”, Unasylva, 2006, Cilt 224, Sayı 57, s. 11-19.

7MacDonald, A.J.; Mordecai E.A., “Amazon deforestation drives malaria transmission, and malaria burden reduces forest clearing”, 2019, https://www.pnas.org/content/116/44/22212#F1

8de Oliveira Padilha, M.A., de Oliveira Melo, J., Romano, G., “Comparison of malaria incidence rates and socioeconomic-environmental factors between the states of Acre and Rondônia: a spatio-temporal modelling study”, Malar J, 2019, Cilt 18, s. 306, https://doi.org/10.1186/s12936-019-2938-0

9Zimmer, K., “Deforestation is leading to more infectious diseases in humans”, 22 Kasım 2019, https://www.nationalgeographic.com/science/2019/11/deforestation-leading-to-more-infectious-diseases-inhumans/

10Küresel Karbon Atlası, erişim tarihi: 13 Temmuz 2020, http://www.globalcarbonatlas.org/en/CO2-emissions

11Redferan, G., “Fear of flying foxes: coronavirus is topping off a bad year for Australia’s bats”, 8 Mayıs 2020, https://www.theguardian.com/environment/2020/may/09/fearof-flying-foxes-coronavirus-is-topping-off-a-bad-year-for-australias-bats

12Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi (UNODC), “Wildlife crime worth USD 8-10 billion annually, ranking it alongside human trafficking, arms and drug dealing in terms of profits: UNODC chief”, 2014, https://www.unodc.org/unodc/en/frontpage/2014/May/wildlife-crime-worth-8-10-billion-annually.html

132020 yılı itibarıyla CITES’i imzalamayan iki ülke bulunuyor: Kuzey Kore ve Güney Sudan.

14CITES’in özellikle Ek-1 listesinde yer alan, “nesilleri tükenme tehdidi ile karşı karşıya bulunan ve bu nedenle ticaretinin sıkı mevzuata tabi tutulması ve bu ticarete sadece istisnai durumlarda izin verilmesi zorunlu olan türler” arasındaki 930 türün uluslararası ticaretini büyük ölçüde engellemiş olması, sözleşmenin pek çok ülkede ekoloji ve hayvan hakları mücadelesinde çerçeve metin olarak görülmesini sağlamış durumda.

15Wildlife Conservation Research Unit – Araştırma: Pangolinler – Kaçak Avcılık, Ticaret ve Tanıtım, https://www.wildcru.org/research/pangolins/

16Ingram, D.J.; Coad, L.; Abernethy, K.A.; Maisels, F.; Stokes, E.J.; vd., “Assessing Africa-Wide Pangolin Exploitation by Scaling”, 2017, https://constrain-eu.org/assets/docs/CONSTRAIN-Zero%20In%20On%20The%20Remaining%20Carbon

17Vidal, J., “Destruction Of Habitat and Loss Of Biodiversity Are Creating The Perfect Conditions For Diseases Like COVID-19 To Emerge – As habitat and biodiversity loss increase globally, the novel coronavirus outbreak may be just the beginning of mass pandemics”, 2020, https://ensia.com/features/covid-19-coronavirus-biodiversity-planetary-health-zoonoses/

18Grace, D.; Roesel, K., Food Safety and Informal Markets: Animal products in sub-Saharan Africa, Routledge, 2014.

19Derrida, “Ends of Man” [İnsanın Amaçları] adlı metninde hayvanların varlığına, bedenlerine, haklarına ilişkin tasarruflarımızın eşkökenliliğini tartışır. Batı metafiziğinin temelinde yatan öznellik anlayışının, Kartezyen geleneğin klasik insan-hayvan ayrımının da ötesine geçen, bir dizi dışlayıcı ilişkilerin içinden kurulduğunu savunur. Carno-phallo-logo-centrism olarak adlandırdığı bu ilişkiler ağında fedacı (bedensel ve etçil, carno), eril (phallo), dil merkezci (logos) öznellik metafiziğinin yattığını, hayvanların da, tıpkı bu ilişkiler içinde öznellik atfedilmeyen diğer tüm varlıklar gibi, kanunun korumasından mahrum, şiddet karşısında korumasız bırakılmasını tartışır. Derrida’nın 1969 tarihli bu metni, hayvanların yaşam koşullarını iyileştirmeyi öne çıkaran hayvan refahı perspektifinin ve liberal hayvan hakları yaklaşımının, bugün küresel ölçekte iktisadi, politik ve dilsel olarak örgütlenen hayvan hakları ihlalleri karşısındaki açmazlara işaret etmesi açısından da kritik öneme sahip.

20Schmidt, C.W., “Swine CAFOs & novel H1N1 flu: separating facts from fears”, Environmental health perspectives, 2009, Cilt 117, Sayı 9, https://doi.org/10.1289/ehp.117-a394

21World Health Organization, “Rift calley fever”, 2018, https://www.who.int/en/news-room/fact-sheets/detail/rift-valley-fever

22Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli.

23Doyle, A., “Next UN climate science report to consider lessons from coronavirus”, 23 Nisan 2020, https://www.climatechangenews.com/2020/04/23/next-un-climate-science-report-consider-pandemic-risk/

24Dunne, D., “Q&A: Could climate change and biodiversity loss raise the risk of pandemics?”, 15 Mayıs 2020, https://www.carbonbrief.org/q-and-a-could-climate-change-and-biodiversity-loss-raise-the-risk-of-pandemics

25Pecl, G.T.; Araujo, M.B.; Bell, J.; Blanchard, J.; Bonebrake, T.C.; Chen, I.; Clark, T.D.; Colwell, R.K.; Danielsen, F.; Evengard, B.; Robinson, S. vd., “Biodiversity redistribution under climate change: Impacts on ecosystems and human well-being”, Science, 2017, Cilt 355, Sayı 6332, s. 1-9.

26Badur, S., “Küreselleşmeden İklim Krizine: Enfeksiyon Hastalıklarında Gelinen Nokta”, 2020, https://ipc.sabanciuniv.edu/Content/Images/CKeditorImages/20200521-19053922.pdf

27Sonenshine, D.E., “Range Expansion of Tick Disease Vectors in North America: Implications for Spread of Tick-Borne Disease”, International journal of environmental research and public health, 2018, Cilt 15, Sayı 3, s. 478, https://doi.org/10.3390/ijerph15030478

28Ogden, N.H.; Radojevic, M.; Wu, X.; Duvvuri, V.R.; Leighton, P.A.; Wu, J., “Estimated effects of projected climate change on the basic reproductive number of the Lyme disease vector Ixodes scapularis”, Environmental health perspectives, 2014, Cilt 122, Sayı 6, s. 631-638, https://doi.org/10.1289/ehp.1307799

29National Health Services, “Concern about rise in UK Lyme disease cases”, 2015, https://www.nhs.uk/news/medical-practice/concern-about-rise-in-uk-lyme-disease-cases/

30IPCC, 2019, “Politika Yapıcılar için Özet: İklim Değişikliği ve Arazi: Karasal ekosistemlerde iklim değişikliği, çölleşme, arazi bozulumu, sürdürülebilir arazi yönetimi, gıda güvenliği ve sera gazı dalgalanmaları üzerine bir IPCC özel raporu, yay. haz., P.R. Shukla, J. Skea, E. Calvo Buendia, V. Masson-Delmotte, H.-O. Pörtner, D.C. Roberts, P. Zhai, R. Slade, S. Connors, R. van Diemen, M. Ferrat, E. Haughey, S. Luz, S. Neogi, M. Pathak, J. Petzold, J. Portugal Pereira, P. Vyas, E. Huntley, K. Kissick, M. Belkacemi, J. Malley.

31Enterik fermantasyon, hayvanlarda şekerin küçük moleküllere parçalanarak kana karıştırıldığı sindirim sürecidir. Bu süreç sırasında metan oluşur ve solunum yoluyla atmosfere salınır.

32Gerber, P.J.; Steinfeld, H.; Henderson, B.; Mottet, A.; Opio, C.; Dijkman, J.; Falcucci, A.; Tempio, G., “Tackling climate change through livestock – A global assessment of emissions and mitigation opportunities”, Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), Roma, 2013.

33WWF, Yaşayan Gezegen Raporu 2018: Daha İyiyi Hedeflemek, yay. haz. Grooten, M., Almond, R.E.A., WWF, İsviçre, 2018.

34Newman, D.J.; Cragg, G.M., “Natural products as sources of new drugs over the last 25 years,” Journal of Natural Products, 2007, Cilt 70, s. 461-477.

35WMO, “WMO confirms 2019 as second hottest year on record”, 2019. Erişim tarihi: 13 Temmuz 2020, https://public.wmo.int/en/media/press-release/wmo-confirms-2019-second-hottest-year-record

36“CONSTRAIN, 2019: ZERO IN ON the remaining carbon budget and decadal warming rates”, The CONSTRAIN Project Annual Report 2019, https:// doi. org/10.5518/100/20, https://constrain-eu.org/assets/docs/CONSTRAIN-Zero%20In%20On%20The%20Remaining%20Carbon%20Budget%20&%20Decadal%20Warming%20Rates.pdf

37Amerikan Veteriner Hekimleri Birliği (AVMA), American Medical Association (AMA) adopts one-health policy. Physicians’ association supports ties with AVMA 2007, https://www.avma.org/javma-news/2007-08-01/ama-adopts-one-health-policy

38Türk Tabipleri Birliği, “Tek Dünya, Tek Sağlık”, 2009, https://www.ttb.org.tr/haberarsiv_goster.php?Guid=6691bf7c-9232-11e7-b66d-1540034f819c

39Birleşmiş Milletler Çevre Programı, “Preventing the Next Pandemic: Zoonotic Diseases and How to Break the Chain of Transmission”, 2020, https://wedocs.unep.org/bitstream/handle/20.500.11822/32316/ZP.pdf