Tam 2 yıl önce, 13 Şubat 2024’te, Erzincan’ın İliç ilçesinde Çöpler Altın Madeni’ndeki yığın liçin çökmesi sonucunda dokuz maden işçisi yaşamını yitirdi. Tüm Fırat havzası siyanür ve zehirli kimyasallarla kirlendi. Bu kaçınılmaz felaket, yaşadığımız toprakların can pazarı halini bir kez daha yüzümüze vurdu. Bir mayın tarlasında yaşadığımızı hatırlattı. Ancak, ölmemek için kıpırdamadan durmanın emredildiği bu zehirli ve kanlı topraklar, canlarımızın anıları ve umutları için her şeye rağmen el ele vererek yeniden ve yeniden kök saldığımız topraklar. Acımızla adalet sorma irademizden, berrak bir suyun hasretinden beslenerek hareket ediyoruz 2 yılın ardından.
İliç felaketi, son yıllardaki deprem, yangın, sel gibi; zehirlenme, susuzluk, açlık, evsizlik gibi; sokak çeteleri, kadın cinayetleri, çocuk ve işçi cinayetleri gibi diğer toplumsal sorunlardakine benzer şekilde, gerçekleşmesi ağır çekimde izlenen halk düşmanı, doğa düşmanı bir plandı.1 Hatırlayalım!
Munzur Dağı ekosistemi ve Fırat Nehri havzası gibi hassas doğal alanların hemen yakınında yer alan, 2010’dan bu yana üretim yapan ve Anagold Madencilik tarafından işletilen Çöpler Altın Madeni Türkiye’deki en büyük yığın liç tesisiydi. 2014 ve 2021’de verilen ÇED olumlu kararlarıyla liç yığın kapasitesi yüzde 250’den fazla artırıldı ve toplamda 250 metreyi aşan devasa bir yığın oluşmasına izin verildi. Şirketin kullandığı 6.500 ton siyanrü bu artışla 11 bin tona yükseldi. Anagold burada siyanür, sülfürik ve nitrik asit gibi ağır kimyasallar kullanarak altın üretimi yaptı; bu kimyasalların çevreye yayılma riskleri defalarca raporlandı.
Siyanür ve ağır metal içeren işleme atıkları toprağı ve suyu kalıcı olarak kirleterek bölgedeki canlı çeşitliliğini azaltırken insan sağlığında da gıdalar üzerinden kronik solunum, sindirim, bağışıklık sistemi hastalıklarına yol açtı. Fırat Nehri’nin başlangıcında yer alan bu maden tüm Munzur ve Fırat havzasında uzun vadeli etkilere neden oldu.
2014’teki siyanürlü solüyon sızıntısının üstü kapatıldı ve duyurulmadı ama civardaki köylüler köyün ortasından akan zehri gördü. 21 Haziran 2022’de siyanür taşıyan borularda patlama ve sızıntı yaşandı, toprağa ve suya kimyasal bulaştı, TMMOB’un açtığı davada sadece idari para cezası verildi, kısa bir süre durdurma cezası uygulandı. Ve katliam göz göre göre geldi.
Bilirkişi raporları, sahada “uyarı sistemlerinin yetersiz” olduğunu, proje yönetim mekanizmasının sağlıklı işlemediğini ve üst düzey yöneticilerin asli kusurlu bulunduğunu ortaya koydu. Madnein her bir genişlemesinde maden sahasındaki kurumsal sorumluluklar bilerek muğlaklaştırıldı, alan bilinçli bir şekilde denetlenmekten kaçırıldı. Tüm bunlar Anagold’un faaliyetlerinin ve denetim süreçlerinin sistematik olarak felaketi hazırladığını, 9 işçinin ölümünün kasıtlı bir süreç olduğunu gösteriyor.
İşin siyasi kısmında ise cinayet mahalinin hazırlığı yapıldı. Maden Kanunu (3213 sayılı kanun), şirketlerin hızlı hareket etmesini sağlamak için çevresel denetimleri ve katılım mekanizmalarını zayıflatacak şekilde özellikle AKP iktidarı döneminde 20’den fazla kez değiştirildi. 2020’de TENMAK’ın kurulmasıyla maden, nükleer ve enerji alanındaki kurumlar birleştirilmiş ve idari süreçlerin “bürokrasiyi azaltmak” bahanesiyle şirket lehine düzenlendi. Böylece, ÇED süreçlerindeki değerlendirmeler jeolojik, jeomorfolojik ve ekolojik riskler yeterince dikkate alınmadan olumlu sonuçlandı, teknik “hataların” önü açıldı.
Felaketin sonrasında ise kaderci bir soğutma faaliyeti yürütüldü. Kanadalı SSR Mining sahadaki operasyonel sorumluluk bizde diyerek topu Çalık Holding’e atarken onlar ise projede ancak % 20 pay ile finansal ortak olduğunu iddia ederek yine sorumluluktan kaçıyor. ÇED olumlu raporu ve kapasite artış izni veren bakan Murat Kurum ve diğer kamu görevlilerinin sorumluluğunun üzeri örtülüyor. İlk duruşması 17 Mart 2025’te görülen davada 43 sanıktan 12’si asli, 31’i tali kusurlu olarak belirtiliyor. Bunlardan 6’sı firari ve yalnızca 3’ü tutuklu. Tutuksuz yargılanan asli kusurlulardan Anagold’un Türkiye yöneticisi Cengiz Demirci bir kez bile mahkemeye getirilmezken önceki duruşmada ikametinin ABD’de olması nedeniyle yurtdışına çıkış yasağı da kaldırıldı.
Liçin çökmesinin teknik sebepleri belli olsa da o noktaya gelene kadar şirketlerin bu kadar pervasız hareketini sağlayan yerel bürokrasi ve siyasetle, merkezi siyasetle kurulan ilişkiler ve İliç halkının kökten geri dönüşsüz dönüştürülen yaşamları, 9 işçinin cinayet sürecinin parçasıdır.
Öyle ki şirketin ailelere dava açmaması için “kan parası” ödemesi normalleşti, aileler adaletten umudu keserek yaşamlarına devam edecek anlaşmaları kabul ettiler. Mevcut davayı sadece 2 aile takip ediyor ve Türkiye Barolar Birliği’nin, DİSK’in ve siyasi partilerin müdahillik talepleri reddedildi. Davada devlet kurumlarının ve bürokratların sorumluluklarına işaret eden ilk bilirkişi raporu yerine siparişle hazırlatılan üçüncü bilirkişi raporu “Bakanlık yetkilileri ile facia arasında illiyet bağı kurulamaz” ifadesiyle failleri adaletten kaçırıyordu.
İliç faciası coğrafya için bir kırılma olmadı. Giresun’da AKP vekili Cantürk Alagöz’ün atık havuzunun patlamasında gördüğümüz gibi olacağı bilinen doğa suçları, cinayetler yaşanmaya devam etti. Ciddi sızıntı ve stabilite riskleri barındıran siyanürlü liç yöntemini kullanan 24 madenin 10 tanesi faaliyetlerini fay hatları üzerinde sürdürüyor. Süper izin ve iklim yasası gibi talan ve ticaret yasaları geçirildi. Bu iki yıllık süre içinde maden talanı daha da katlandı, tam 1037 maden alanı ihaleye açıldı. Bunlar içinde Çöpler Altın Madeni’ne 5 km mesafede olan ruhsat alanı da bulunuyor.
Ekstraktivizmin tüm coğrafyayı birkaç yıllık şirket kârına bağlayarak nasıl yaşamsızlaştırdığını İliç’te çok net gördük. Taşınan köyler, yok olan meralar, elden çıkan hayvanlar ve geçimlik üretimin unutulması. Artık madenden önceki ekonomik yaşantıya, geçimlik işlere dönmek hem madenin ekolojik tahribatı hem de kültürel asimilasyonu nedeniyle mümkün değil. Yeniden hayvancılığa dönmeye çalışan, bölgedeki bazı aileler bunu sürdüremedi ve başka işlere yöneldi. Bu dönüşüm sırasında fiziksel ve ruhsal sağlık sorunları pek çok insanın yaşamını altüst etti.
2 yıl önce yaşanan hem bir işçi cinayeti hem de bir ekokırımdı. Bu kaçınılmaz felaketler kapitalizmin özünü oluşturan değersizleştirme saldırılarının parçasıdır. Ve herhangi bir günde madende çalışan işçilerin milyonlarca dolar kâr eden şirketin emek sömürüsüne, ailelerinin ve tüm coğrafyadaki canlılarının ise bu şekilde çok katmanlı bir toplumsal tahribata maruz kalması meselenin emek ve ekolojik boyutunun bütünselliğini, yani bu cendereden çıkışın yollarını işaret ediyor. Kapitalizmin bu ülkedeki faşist, azgın emek rejimi alaşağı edilmeden Fırat’ı, Munzur’u koruyamayız.
Yeni felaketlerin kapıda olduğunu görüyoruz. Şirketlerin yaşamlarımızı yok etmesine daha fazla beklemeden bu hoyratlığı, bu umursamazlığı, bu çöküşü durduracak bir örgütlü gücü oluşturmalıyız. Bu dönem geçecek diye beklemek, kaderciliğe yenik düşmek ancak bizi insan olmaktan, değerlerimizden uzaklaştıracaktır.
Bu yüzden 13 Şubat, bir yas günü olduğu kadar bir yeniden yaşama bağlanma günü. Kamu görevlileri dahil tüm sorumluların yargı önünde hesap vermesiyle, Fırat havzasında bağımsız ve sürekli çevresel izleme mekanizmalarının kurulmasıyla, mevcut tüm madencilik projelerinin bilimsel ve toplumsal denetime açılmasıyla, işçi, halk sağlığı ve çevresel önlemlerinin maliyet değil zorunluluk olarak ele alınmasıyla, ÇED gibi tüm yasal süreçlerin bu demokratik ve bilimsel ilkelerle yeniden düzenlenmesiyle mümkün olabilecek bir bağlanma. Kapitalizmin izin vermeyeceği ama bizim kazanacağımız bir bağlanma.
Bir kez daha İliç’te yaşamını yitirenleri sevgi ve saygıyla anıyoruz.
1 Son kapasite arttırımından önceki yazımızda felaketin geldiğini görebiliyorduk: https://www.polenekoloji.org/firatin-kaynagina-siyanur-havuzu/

- Fırat Nehri’nin yanı başında dev bir depolama alanı kayması kimyasalların suya karışmasına neden oldu.

