13 Mayıs 2014’te Soma’da 301 madenci katledildi. Aradan 12 yıl geçti; acımız da öfkemiz de dinmedi.
Soma bize bir düzeni gösterdi
Soma bir “kaza” değildi. Taşeronluğun, rödovansın, üretim baskısının ve denetimsizliğin birikimli sonucuydu. Havalandırma sistemi yetersizdi, iş güvenliği önlemleri kâğıt üzerindeydi, denetim bir biçimsellikten ibaretti. Bütün bunlar biliniyordu. Yine de maden çalıştı, işçiler indi.
Soma’da korunan yalnızca bir şirket değildi; korunan kömür ve maden politikalarıydı. Mesele tekil kusurlara ve birkaç sorumluya indirgenerek düzenin kendisi aklandı. “Ucuz enerji”, “kalkınma” ve “istihdam” söylemiyle meşrulaştırılan bu düzen; işçinin canını, halk sağlığını, toprağı, suyu, havayı ve tüm yaşam alanlarını sermayenin kârına feda etti. 301 madenci öldü; ama aynı havzada maden yatırımları duraksamadan sürdü. Soma’dan bu yana her yıl ortalama 2 madenci direnişinin olmasının sebebi de bu duraksız sömürüdür.
Adalet gelmedi – bu da tesadüf değil
12 yılın sonunda hesap sorulmadı. Kamu görevlilerinin yargılandığı davada 28 sanıktan 10’u beraat etti, 18’ine 5 ay ile 6 ay 7 gün arasında hapis cezası verildi. Sanıklar, ailelerin ve avukatların talep ettiği “taksirle öldürme ve yaralama” suçundan değil, çok daha dar kapsamlı “görevi kötüye kullanma” suçundan yargılandı; dava ağır ceza mahkemesinde değil, asliye ceza mahkemesinde görüldü. Soruşturma dosyası yıllar boyunca savcılıkta bekledi; yargılama beş celsede tamamlandı.
Denetim görevini yerine getirmeyen kamu görevlilerinden siyasi sorumlulara, katliam sonrası madenciye yönelen devlet şiddetine kadar uzanan sorumluluk zinciri gerçek anlamda yargı önüne çıkmadı. Aileler tazminat dosyalarına, sembolik cezalara ve yıllara yayılan süreçlere sıkıştırıldı. Soma’da yalnızca emekçiler değil, hukuk da göçük altında bırakıldı.
Soma bitmedi – düzen sürüyor
Bu düzen işçiyi yalnızca yerin altında öldürmez. Onu başka geçim seçeneği bırakmadan madene mahkûm eder. Endüstriyel şirket tarımı tercihi ve kırsalın tasfiyesi, yoksullaşma ve işsizlik tehdidiyle emekçiler, ölüm riskini bildikleri ocaklara dönmek zorunda bırakılır. “İstihdam” diye sunulan şey, çoğu zaman sermayenin işçi üzerinde kurduğu zorunluluktan başka bir şey değildir.
Madencilik talanı yalnızca çevresel yıkım da değildir. Vahşi emek sömürüsü, köylüsüzleştirme, halk sağlığının tehdit edilmesi, yaşam alanlarının gaspı ve insan hakları ihlalleriyle birlikte işleyen bütünlüklü bir sömürü rejimidir. Bu yüzden ekoloji mücadelesini “istihdama engel” olarak göstermek bu düzenin ideolojik silahıdır. Oysa işçilerin sağlıklı ve insanca çalışma hakkıyla halkın temiz suya, temiz havaya ve toprağa sahip çıkma hakkı birbirinin karşıtı değildir. Karşıtlık emek ile ekoloji arasında değil; yaşam ile kâr düzeni arasındadır.
Bugün aynı düzen İliç’te Fırat havzasını zehirleyen altın madenciliğinde, Akbelen’de ormanı kömür için yok eden şirketlerde, ücretleri ve tazminatları için direnmek zorunda bırakılan Doruk Madencilik işçilerinde sürüyor. Soma’dan İliç’e, Akbelen’den Varto ve Karlıova’ya biliyoruz: Madencilik rejimi işçinin emeğini, bedenini ve doğayı birlikte tüketiyor.
Soma’yı anmak yalnızca yas tutmak değildir. İş cinayetlerine, cezasızlığa, kömür ve maden talanına, yaşam alanlarımızın sermayeye feda edilmesine karşı emek ve ekoloji mücadelesini birlikte büyütmektir.
301 madenciyi unutmadık, unutturmayacağız.
Kaza değil katliam. Kader değil kapitalizm.
Emek ve ekoloji mücadelesi ortaktır.
