Polen Ekoloji Kolektifi Ekstraktivizm Çalışma Grubu’nun bilgi notu.
Maden şirketlerinin sektörün yatırımlarını, teknolojilerini, olanak ve sorunlarını ele aldıkları, doğanın kâr hırsı uğruna görünmez kılındığı, “Türkiye’nin ilk ve tek madencilik ve yerbilimleri dergisi” olduğunu iddia eden ‘Madencilik Türkiye’ dergisinde 30 Haziran 2026’da yayınlanan ‘Açık Ocak Madenciliğinde Kamulaştırma Neden Acele?’ başlıklı yazıda, acele kamulaştırma kararlarını savunmak için sunulan gerekçelerdeki tutarsızlıklar ve eksik bilgiler dikkat çekiyor. Esasında bu bariz ve sıradanlaştırılarak yapılan yanlışlar yazının, dahası derginin, tamamına rengini veren şirketlerin halkı nasıl manipüle ettiğinin örnekleridir. Öncelikle metinde şu iddia ediliyor:
“Kamuoyunda tartışılanın aksine acele kamulaştırmanın amacı, yarın yapılacak kazı için alan açmak değil, birkaç yıl sonra ihtiyaç duyulacak üretimin teknik hazırlıklarını bugünden başlatabilmek olarak değerlendirilmeli.”
Acele kamulaştırmaya yönelik temel sorgulama ‘hukuki meşruiyeti’ üzerinedir. Öncelikle eleştirilen yönü, sadece savaş gibi olağanüstü durumlarda, ülke savunması ihtiyacına cevap vermek için, taşınmaz malların kamulaştırılmasında uygulanması gereken bir kararın, gitgide rutinleşmesi, “acele”yi gerektirecek bir olağanüstü durum aranmaması ve geniş ölçekte yaşam alanlarına el koymaya dönüşmesidir. Yaşamsal önem ortaya çıktığında “ivedilik” gerektiren olağanüstü durumlarla şirket kazançlarını önceleyen maden, enerji vs. projelerinin aynı şekilde gerekçelendirilmesi mümkün değildir. Öyleyse mevcut uygulamada ne kararın aciliyeti ne de kamulaştırma yoluyla el konması meşrudur.
Yazıda toplum olarak aşina olduğumuz ‘enerji güvenliği, ekonomik büyüme, artan enerji ihtiyaçları’ söylemleri vurgulanarak, bu gerekçeler üzerinden madenlere özel şirketlerin el koymalarına yönelik rıza üretilmeye çalışılıyor. Ancak enerji egemenliğinden, aşırı emek sömürüsüne ve doğal varlıkların talanına dayalı ekonomik büyümenin yoksulluğu artırıp, zenginliği şirket patronlarına ve onların siyasi uzantılarına aktardığı gerçeğinden, enerji üretiminin ve minerallerin çıkarılmasının büyük oranda mega projeler, lüks konutlar ve savaş aygıtları yapımına yönelik olduğundan bahsedilmiyor. Üstelik bizzat mega madenciliğin çok derine inen, yüzlerce metrelere ulaşan cehennem çukurlarını açmak için geliştirilen yüksek teknoloji makinaların aşırı enerji sarfiyatlarına ve mineraller azaldıkça enerji sarfiyatının da gitgide arttığına değinilmiyor. Yani özellikle madencilik ve enerji konusu kendi kendinin gerekçesi olan boş bir argüman.
Yazıda ithal kaynaklara bağımlılığın azaltılması gerektiği vurgulanıyor, ancak Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın iddialı maden ihracat hedefi ve madenci şirketlerin bu hedefi gerçekleştirmek için canla başla çalışmaları bu iddia ile çelişiyor. Türkiye’nin bir maden ülkesi yapılması yönündeki çabaları, çok düşük seviyelerdeki devlet hakkını ve emperyalist ülkelerin ihtiyaçlarını karşılamak için minerallerin ihracata yönlendirilmesini birlikte değerlendirdiğimizde acele kamulaştırmanın emek ve doğa sömürüsünü hızlandırıp, şirket kazançlarına yaradığını görebiliriz. Böyle bir mineral akışının tamamlayıcısı olarak yabancı maden tekelleri ülkeye “doğrudan yabancı yatırım” yaparak ucuz emek ve doğadan faydalanırken her türlü teşvik ve yasal kolaylık onlar için düzenleniyor. Yıllardır her bir “orta vadeli” ekonomi planında bahsi geçen “emek verimliliğinin” attırılması için gereken sanayi ve teknoloji atılımı yalnızca savaş sanayisinde görülürken diğer sanayi sektörlerinde montaj, metal ve enerji yoğun tekstil, petrokimya sektörleri Anadolu sermayesinin dünya pazarına bağlanmanın kanalı oluyor. Sonuçta, yazıda bahsi geçen “bağımlılık” mevzuu çok daha bütünlüklü ele alınması gereken bir çarpıtma, günümüz kapitalizminin imkan vermediği bir boş gösteren.
Yine, Türkiye’nin yıllık enerji ithalat faturasının 70 milyar doları aştığı dile getiriliyor ve yeni linyit rezervlerinin açılması, bu muazzam cari açığın kapatılmasına gerekçe olarak sunuluyor. Oysa uzun yıllardır bilinen gerçek, Türkiye’nin linyit rezervlerinin büyük oranda verimsiz olduğu, termik santrallerin çoğunun ithal taşkömürü kullandıkları, üstelik yüksek kükürt miktarı nedeniyle yerli linyitin ciddi sağlık sorunlarına yol açtığı ve elbette iklim krizini ağırlaştırdığıdır. Türkiye’nin kömürde kalma inadı, her yıl yüklü miktarda taşkömürü ithalatı ile cari açığı yüksek tutmakla (Türkiye’nin 2024 yılı taşkömürü ithalatı 5 milyar dolar) birlikte çok ciddi sosyo-çevresel sorunlara yol açmaya devam ediyor. Bu bağlamda termik santraller için kömür madeni açılması gerekçesiyle Milas-Akbelen’de görüldüğü gibi acele kamulaştırma yapılması, açıkça kamu yararının ayaklar altına alınmasıdır.
Yazıda Muğla’daki Yeniköy-Kemerköy Termik Santralleri üzerinden acele kamulaştırma gerekçelendirilmeye çalışılıyor. Oysa bu 2 termik santralin kurulu gücü, Türkiye’nin toplam elektrik kurulu gücündeki payı %0,9’dur. Bölgesel olarak daha ekolojik alternatifler, kamu mülkiyetinde, ekosisteme uyumlu planlanmış güneş ve rüzgar enerjisiyle mevcuttur. Ki, bu alternatifler emre amadelik açısından da bölgedeki nüfusa ve ihtiyaca göre yeterli düzeydedir. Türkiye’de elektrik üretiminde kurulu güç fazlası olduğu yıllardır eleştirilmesine karşın, başta Yeniköy ve Kemerköy olmak üzere zehirli baca gazı salımını yoğun şekilde yapan, kullanım ömrünü çoktan doldurmuş, çok ciddi halk sağlığı sorunlarına neden olan termik santraller ısrarla çalıştırılmaktadır. TMMOB Makina Mühendisleri ve Elektrik Mühendisleri Odaları’ndan enerji konusunda uzman mühendislerin hazırladıkları raporlarda da rakamlarla gösterildiği üzere; bu termik santrallerin kapatılması ile enerji arzında sorun yaşanması söz konusu değildir.
Yazıda maden kazılarının 250 metre gibi derinliklere inebilmesi için nakliye yollarıyla, güvenlik alanlarıyla birlikte yıllar süren bir hazırlık yapılması gerektiği belirtiliyor. Ancak 250 metre kazılan topraktan ne kadar atığın çıkacağı, bunun nasıl bertaraf edileceği, doğaya verilecek geri dönüşü imkânsız tahribata değinilmiyor.
Maden Mühendisleri Odası’nın raporuna göre Türkiye’nin yeraltı maden varlığının çoğu bu yüzyıl içinde tükenecek. Acele kamulaştırmalarla yüzyıl sonunu beklemeden bunlar çıkarılıp ihraç edildiğinde, gelecek kuşakların temel ihtiyaçları için geriye zehirli atık yığınlarından başka ne bırakacağız?
Acele kamulaştırmanın savunulduğu böyle bir yazıda ‘hadi çabuk’, ‘acele!’ denilerek ülkenin dev bir maden sahasına dönüştürülmesi meşrulaştırılırken, metalik mega-madenciliğin yol açtığı ekolojik sakatlanmalara, yılda 1 milyar tonun üzerinde toprağın atığa dönüştürülmesine, aşırı enerji ve su sarfiyatlarına, yeraltı ve yerüstü su varlıklarının zehirlenmesine yer verilmemesi tesadüf olabilir mi?
Sonuçta doğayla ilişkisi zorla el koymak, metalaştırmak, paraya dönüştürmek üzerine kurulu olan ekstraktivizmde tüm madencilik faaliyetleri kısa vadeli bir planlama ve kâr hesabı meselesidir. Bu durumda uzun süreli hazırlık ve işletme fazlarını yönetmek için maden sahalarının alelacele kamulaştırılmasını savunmak sahtekarlıktır.
- Acele kamulaştırma devletin zor gücü kullanılarak halkın yaşam alanlarına el konmasıdır.
- Acele kamulaştırma kırsalın mülksüzleştirme yoluyla tasfiyesine açılan yoldur.
- Acele kamulaştırmanın gerekçesi ancak şirketlerin ‘acele kazanç baskısı’dır.
