Skip to content
Close Menu
polenekoloji.org
  • BİZ KİMİZ
    • Polen Ekoloji Manifestosu
    • Amaç ve İşleyiş
    • Faaliyet Raporları
  • KATIL
  • ENSTİTÜ
  • POLEN BÜLTEN
  • POLEN DERGİ
  • GÜNDEM
  • TEORİ
    • Emekoloji
    • Gıda Egemenliği
    • Hayvan Özgürlüğü
    • İklim
    • Kent Ekolojisi
    • Mücadele ve Örgütlenme
    • Marksist Ekoloji
    • Dosya: Kapitalizm ve Ekolojik Yıkım
    • Madenciliğin Politik Ekolojisi
  • ENGLISH
Sitede Gezinin
  • ADALET MÜCADELELERİ (30)
  • EKOLOJİ/İKLİM HAREKETLERİ (74)
  • English (23)
    • maın (5)
  • GÜNDEM (310)
    • ETKİNLİKLER (11)
  • MEDYA (5)
    • PODCAST (2)
    • VIDEO (3)
  • SÖYLEŞİ (50)
  • TEORİ (264)
    • Dosya: Kapitalizm ve Ekolojik Yıkım (24)
    • Emekoloji (22)
    • Genel (1)
    • Gıda Egemenliği (21)
    • Hayvan Özgürlüğü (8)
    • İklim (25)
    • Kent Ekolojisi (26)
    • Madenciliğin Politik Ekolojisi (27)
    • Marksist Ekoloji (23)
    • Mücadele ve Örgütlenme (26)
  • YAYINLAR (63)
    • Faaliyet Raporları (3)
    • Polen Bülten (26)
    • Polen Dergi Yazıları (8)
    • Polen Ekoloji Kitaplığı (10)
Facebook X (Twitter) Instagram YouTube
polenekoloji.org
  • BİZ KİMİZ
    • Polen Ekoloji Manifestosu
    • Amaç ve İşleyiş
    • Faaliyet Raporları
  • KATIL
  • ENSTİTÜ
  • POLEN BÜLTEN
  • POLEN DERGİ
  • GÜNDEM
  • TEORİ
    • Emekoloji
    • Gıda Egemenliği
    • Hayvan Özgürlüğü
    • İklim
    • Kent Ekolojisi
    • Mücadele ve Örgütlenme
    • Marksist Ekoloji
    • Dosya: Kapitalizm ve Ekolojik Yıkım
    • Madenciliğin Politik Ekolojisi
  • ENGLISH
X (Twitter) Instagram YouTube
polenekoloji.org
Home » Ekososyalist Siyasetin Üç Prensibi

Ekososyalist Siyasetin Üç Prensibi

By Polen Ekoloji15 Haziran 2026Updated:15 Haziran 202613 Mins Read
Share
Twitter Facebook Bluesky Threads Copy Link

Kai Heron | 19 Şubat 2026 | Rupture | Çeviri: Damla Altunyurt


Eylül 2019’u hatırlayın. Hafta boyu süren iklim protestolarında dünyanın her yanında altı milyon insan eyleme geçti. Angola’dan Küba’ya, Almanya’ya, Hindistan’a, Nijerya’ya, Pakistan’a, hatta Antarktika’ya kadar her yerde insanlar okullarından, iş yerlerinden çıkıp meydanlara indi. Ben bu insanlardan biriydim. Güneşli bir güz gününde, yüzlerce işçi ve öğrenciden oluşan birliğimiz, binlercesiyle buluşmak üzere Manchester’daki Oxford Yolu’ndan Peterloo Katliamı’nın yaşandığı, artık sterilize edilmiş bir şehir merkezi olan St. Peter Meydanı’na yürüdü. Oradan sonra da Manchester’ın soylulaştırılmış alanlarına, zamanında Engels’in “yeryüzü cehennemi” olarak betimlediği Northern Quarter ve Ancoats’a gittik. [1]

Rotamız, etkinliği düzenleyenler ve Manchester polisi tarafından önceden kararlaştırılmıştı, Manchester’ın radikal geçmişine dair bir turistik gezi değildi bu yürüyüş. Aksine, rota bizi Manchester’ın otoyolları boyunca gezdirmeyip yalnızca bu yollardan karşıya geçirdi, sonunda da bizi özel lüks apartmanlar yapılması için çitlerle çevrilmiş bir açık otoparka getirdi. Yani, aslında bir nezarethaneye doğru güdülüyorduk. Alana yaklaştıkça buraya girmeyi reddetme planları yapılmaya başlandı. Neden trafiği biraz daha kapatmıyorduk? Neden gözaltına alınmayı göze alıp gerçek bir güç gösterisi yapmıyorduk? Aramızda bu fikirlere katılmayanlar da vardı. Onlara göre, Manchester boyunca yürümek zaten başlı başına bir güç gösterisiydi, daha fazlası yalnızca yolları kullanan halkı sinirlendirirdi ve etkinliği düzenleyenlerin başına iş açardı. Ortak bir karara varmak imkânsızdı. Bazıları yolları kapattı, bazıları da davetli konuşmacıların coşkulu sözlerini dinlemek için otoparka girdi. Birçok kişi ise dağıldı. Anın bütün enerjisi, geçen zamana baktığımızda geri gelmemek üzere dağıldı.

Birkaç ay sonra, COVID-19, Britanya’yı ve dünyanın çoğunu karantinaya sürükledi. Her ne kadar politik ve stratejik olarak net bir çizgide olmasa da etkinliğimizin küresel iklim hareketinin zirvesi denebilecek bir günde kilit bir nokta olduğu görüldü. Altı yıl sonra dönüp baktığımızda, soyut bir “iklim” üzerine yapılan, devletin bizim adımıza harekete geçmesinin talep edildiği bu tarz iklim mücadelelerinin artık öldüğünü görüyoruz. Bu durumun kötü bir şey olmadığı da aşikâr. Haklı olarak, iklim hareketinin enerjisinin büyük bir kısmı, Siyonist istilanın ve soykırımın bütün gücüyle karşı karşıya olan Filistin ile dayanışma eylemlerine yöneltiliyor. Bu mücadele, birçok nesilden aktivisti radikalleştirerek kapitalizm, emperyalizm, ırkçılık ve ekoloji arasında hiçbir filmin, kitabın, ya da dersin kuramayacağı bağlar kurmaya zorluyor.

Bu dersler öğrenilmişken emperyalist merkezdeki çevre siyaseti asla aynı kalamaz. Çevre siyaseti daha cesur, devlet baskısı hakkında daha uyanık olmalıdır. Hem evde, yani emperyalist merkezde, hem de küresel çeperlerde iklim yıkımının yaşanmış deneyimlerine daha derinden bağlı olmalıdır. Odağını, yılmaksızın iklim yıkımının ve Siyonist soykırımın ardındaki ortak güçlere, yani kapitalist dünya-sisteminin kendisine yöneltmelidir. Başka bir deyişle, iklim siyaseti ekososyalist olmalıdır.

Bu yenilenen Ekososyalizmin biçimi, yapısı ve yol gösterici ilkeleri; iklim aktivistleri, kapitalizm karşıtları ve emperyalizm karşıtları arasındaki tartışmalarda yeni yeni ortaya çıkmaktadır ve nihai olarak gelecek tartışmalarda belirlenecektir. Ancak, bu noktada fikrimce açıkça ortada ve vazgeçilmez olan üç ilkeye değineceğim:

  1. Ekososyalist siyaset devrimcidir, öyleyse devrim çoktan başlamış gibi davran

İnsan ve insan-dışı dünya, peş peşe gelmekte olan ve acil radikal müdahaleler gerektiren bir dizi sosyal, ekonomik ve ekolojik krizle boğuşmakta. İklim bilimciler, sorunların ne kadar ciddileştiğine dair onlarca yıldır uyarılarda bulunuyorlar, ama nafile. Geçen sene, Guardian gazetesi, alanında önde gelen 380 iklim bilimci ile görüşerek onlara gelecek hakkındaki düşüncelerini sordu. [2] Meksikalı bilim insanı Ruth Cerezo-Mota şu cevabı verdi: “Bazen, umutsuz ve yıkılmış hissetmemek neredeyse imkansız oluyor. Son üç yılda dünya genelinde görülen iklim değişikliği kaynaklı bütün bu sellerden, yangınlardan, kuraklıklardan ve kendi ülkem Meksika’da meydana gelen Otis Kasırgası’nın bütün şiddetinden sonra, hükümetlerin bilime kulak vermeye, insanların yararına harekete geçmeye hazır olduğunu sanmıştım.”

Bu, iklim bilimi topluluğunda yaygın olarak görülen gerçekdışı bir düşünce. Hükümetlerin “bilime kulak vermesi” fikri (ki bu laf Yokoluş İsyanı [Extinction Rebellion – XR] grubunun ve Greta Thunberg’in de daha genç ve naif olduğu zamanlarda kullandığı bir slogandır), siyasetin idealar dünyasında yürütüldüğünü varsayar. Eğer yeterli kanıt toplayabilirsek ve bu kanıtları yeterince yüksek sesle güç sahiplerine duyurabilirsek bu güç sahiplerinin harekete geçeceğini ve bizim istediğimiz şekilde hareket edeceğini varsayar.

Dünya liderlerinin “bilime kulak vermesi” gerçekdışı bir inanç, çünkü bilime kulak vermiyor değiller. Bunun tam aksine, krize verdikleri cevap sadece yetersiz değil aynı zamanda zararlı. Trump yönetimi haricinde emperyalist merkez, iklim krizine karşı eyleme geçiyor ve krize cevap olarak daha da fazla piyasa merkezli çözüm ve askerileştirme öneriyor. İklim modellerimizin ne kadar incelikli hale geldiği, bir sonraki felaketin ne zaman ve nerede meydana geleceğini ne derece doğrulukla öngörebildiğimiz, kaç kişiyi sokaklara çıkarıp acil bir çözüm için rica ettirdiğimizin bir önemi yok. Hiçbir ayrıntılı kanıt, hiçbir güçlü argüman bu liderlerin tutumunu değiştirmeyecek.

Cerezo-Mota, kriz eğer yeterince kötüleşirse halkın elbet uyanıp eyleme geçeceği yönünde bir başka yaygın fikri de dile getiriyor ve konuşmasında Otis Kasırgası’ndan bahsediyor. Otis, karaya çıkış şiddeti 5 olan ilk kasırgaydı.1 25 Kasım 2023’te yerel saatle 01:45’te, Otis, Meksika’nın kıyı şehri Acapulco’yu saatte yaklaşık 266 kilometre hızla vurarak evleri söküp attı, arabaları savurdu, elektrik ve içme suyu hatlarını kesti. Kasırgayla gelen şiddetli yağış, sellere ve heyelanlara sebep olarak bölgenin sahil şeritlerini, dağlarını ve dere yataklarını yerle bir etti. Otis, Meksika tarihindeki en yıkıcı kasırga olmakla beraber ayrıca bölgenin orman yangınlarına, sellere ve heyelanlara karşı uzun vadeli kırılganlığını da artırdı. Ama etkilenen bölge dışında kim Otis Kasırgası’nı hatırlıyor? Kim dünya siyasetçilerinin bu kasırgadan bahsettiğini duyuyor? Ya da daha yakın zamanda ve buraya daha yakında gerçekleşen Haziran 2025 sonundaki sıcak hava dalgasının Avrupa’yı nasıl vurduğu, 12 büyük şehirde 2300 kişiyi nasıl öldürdüğü hakkında kim bir şeyler konuşulduğunu duyuyor?

Maalesef, bir şeyler yeterince kötüleşirse insanların eyleme geçeceği fikri doğru değil. COVID-19 sonrasında biliyoruz ki dünya çapında bir kriz bile kesin olarak insanları bizim istediğimiz şekilde eyleme geçirmeyecek. COVID önemli bir örnek, çünkü devam eden bir küresel sağlık krizi olmasının yanında, aynı zamanda sermayenin şehirleşme amacının ve buna bağlı olarak orman habitatlarını yok etmesinin başlattığı bir ekolojik kriz. Tekrar ediyorum, burada hata insanların eyleme geçmediğini düşünmekte. Rahatsız edici gerçek şu ki, herkes tam şu anda bir değil birden fazla dünya tarihi açısından önemli krizle yüz yüze olsaydık nasıl davranacaktı ise öyle davranıyor. İklim krizi, ekolojik çöküş, soykırım ve emperyalist merkezde kurgulanan ırkçı ve proto-faşist post-liberal bir düzen de bütün bunların örneği.

İnsanlar nasıl davranıyorsa, yani çoğunlukla normal hayatlarına devam ediyorlarsa, olan biteni önemsemediklerinden öyle davranmıyorlar. Birçok kişi sorunları önemsiyor. Hem de o kadar önemsiyor ki, Filistin’den gelen fotoğraflara bakmaya ya da gelecek nesillere bıraktığımız dünya hakkında fazla düşünmeye dayanamıyorlar. Sorun şu ki, çoğumuzun, özellikle de devrimci siyasetin en ön saflarında yer alması gereken işçi sınıfının elinde farklı şekilde davranmamız adına bize güç verecek eylemsellik yapıları mevcut değil. İş ve bakım görevlerimizin yükü altında eziliyoruz. Tükenmişlik içinde dinlenmek istiyoruz ancak buna asla zamanımız olmuyor, tam işleri yoluna koymuşken hemen bir sonraki kişisel ya da küresel krizle yüzleşmek zorunda kalıyoruz.

Bahse girerim ki bu birçok sosyalist için de geçerli. Sosyalistler, 500 yıldan fazla süredir sermaye tarafından bozulan, sömürülen ve yok edilen insan ve insan dışı dünyayı iyileştirmemizin tek yolunun itina ile yapılacak sosyal ve ekonomik planlamalar olduğunu biliyor. Ayrıca “ulusal güvenlik” fikrini terk edip gerçek bir enternasyonalizmi savunmanın, küresel bir krizin gerektirdiği boyutta eyleme geçmek için tek yol olduğunu da biliyor. Bütün bunların reformlar ile yapılamayacağını da biliyoruz, komünist devrime ihtiyacımız var. Ama kimin devrime zamanı var? Kim hâlihazırda örgütleyebildiğinden daha da fazla kişiyi örgütleyebilecek kapasiteye sahip?

Ekososyalist bakış açısından, bu sorgulama biçimi hatalıdır. Ekososyalizm öznelci bir siyaset anlayışı değildir. Herkese “ekososyalist” kimlik kazandırmak kulağa hoş gelse de, ekososyalizm bunu hedeflemez. Ekososyalizm, devrimin belirli uzak bir tarihte gerçekleşeceğini de söylemez. Farkındadır ki devrim, sermayenin kolektif yeniden üretimimizi sıkıştırdığı kıskaçtan kendimizi kurtarmak amacıyla ve birlikte özgürce, güzelce yaşayabilmemiz adına küresel işçi sınıfının ve köylülerin yürüttüğü mücadelelerde bir anlamda çoktan başlamıştır. İnsanlar savaşıyorlar çünkü buna mecburlar.

Bu hâlihazırda aktif olan devrimci gücün, var olan durumu değiştirebilecek bu gerçek hareketin hız kazanması ve yenilmemesi, ancak kendini ekososyalist olarak tanımlayan bizlerin bazen aramıza giren sinizmden sıyrılıp siyasal stratejilerimizi mücadelenin güncel koşullarının ve sınıf bilincinin seviyesine göre ayarlayabilmemizle mümkün.

Bu önemli bir nokta, çünkü devrimin başarılı olması için halkçı bir devrim olması gerekiyor, yani çoğunluğa hitap etmesi, çoğunluğu güçlendirmesi gerekiyor. Kitleler, en son yaşanan kasırganın kilometrelerce ötede yarattığı heyelanın ya da bir GBU-39 Küçük Çaplı Bomba tarafından parçalanan bedeni aile evinin enkazıyla karışmış en son Filistinlinin fotoğraflarına bakabilmeli ve gördüklerine dair yapacak bir şeyleri olduğunu bilmeliler. En önemlisi de devrim, radikal sağın dünya problemlerine yönelik sunduğu sahte, gerici çözümlerden etkilenen işçi sınıfı gruplarını kendi tarafına çekmelidir. Bu da bizi ekososyalizmin ikinci prensibine götürüyor.

  1. Çevreciliği asla toplumsal sorunlardan ayrı tutma.

“Çevre” kelimesini duyduğunuzda aklınıza ne geliyor? Belki ağaçlarla, tarlalarla, yaban hayvanlarıyla dolu yeşil bir manzara geliyordur. Belki de bir deniz geliyordur. Çoğu kişinin aklına şehir merkezleri, banliyöler, siteler, kanalizasyonlar, havalimanları ya da tersaneler gelmiyordur.

1970’lerde Siyah radikal Nathan Hare, “Siyah Ekoloji” adlı kısa bir deneme yazdı [3]. Bu denemede Hare, beyaz ekoloji ve siyah ekoloji olarak adlandırdığı yaklaşımlar arasında bir ayrımda bulundu. Hare’e göre, beyaz ekoloji; ağaçların, tarlaların, oradan oraya koşturan hayvanların oluşturduğu huzurlu manzaralar anlamına geliyordu. Siyah ekoloji ise şehirdeki kenar mahalleler demekti, vurguncu ev sahiplerinin barınılamaz koşullarda yaşamaya zorladığı insanlarla dolu bir coğrafya, resmî ve gayri resmî ırk ayrımı, soylulaştırma demekti. Siyah ekoloji, karıncaların bastığı bir evdi. Ev sahiplerinin bir türlü düzeltmediği rutubet yüzünden insanların ciğerlerini işgal edip onları nefessiz bırakan küftü. Kalabalık şehir ortamlarındaki yüksek atmosferik azot dioksit oranları yüzünden öğrenme güçlüğü ile doğan çocuktu.

Hare’in vurgulamak istediği şey, 1962’de Rachel Carson’ın Sessiz Bahar kitabını yayımlaması ile büyüyen “çevre hareketinin”, çevreciliği insanların nerede yaşadığından, çalıştığından ve öldüğünden ayrı ele almasının bir hata olduğuydu. Bu yaklaşım, çevre sorunlarını güç, ırk, cinsiyet ve sınıftan soyutladı.

Hare’in eleştirileri tekrarlanmaya değer, çünkü çevre hareketindeki bazı gruplar ve hatta bazı ekososyalistler bile bugün hala Hare’in anlatmaya çalıştıklarını anlayabilmiş değil. Çevrecilik, hepsiyle ayrı ayrı mücadele etmemiz gereken uzun bir “sorunlar” listesine eklenecek bir başka “sorun” değil. Adalet bir matematik hesabı değildir, iklim adaletini ırkçılığa karşı adaletle, feminist adaletle, engelliler için adaletle ve diğer türlü çeşit adaletle toplayarak nihai bir adalet elde edemeyiz. Yapmamız gereken, ekolojik sorunların zaten diğer her mücadelenin bir parçası olduğunun farkına varmak.

Bazen bu kesişim kolaylıkla görülebiliyor. Örneğin, eskimiş konut stoklarının yenilenmesi için verilen mücadele, hem evleri ısıtmak için ihtiyacımız olan enerji miktarını azaltması bakımından çevrenin yararınadır hem de enerji faturalarının ucuzlaması bakımından işçilerin yararınadır. Tabii, bağlantılar her zaman bu kadar net olmayabiliyor. Ekososyalizm, her sınıf mücadelesinin ve ırkçılık karşıtı mücadelenin aynı zamanda ekolojik mücadeleler olduğunu yalnızca söylemekle yetinmez, bu unsurları güçlü ve popüler bir şekilde tek bir mücadelede birleştirmekte de oldukça başarılı bir siyasal yaklaşımdır.

Bugün, bu beceriyi geliştirmek her zamankinden daha önemli. Sağ, maalesef çevre sorunlarının çok pahalıya patladığı fikrine dayanan, son derece tehlikeli bir fosil yakıt popülizmi kurguladı. Sırf iklim krizinin ciddiyeti üzerine yaratılan sansasyon yüzünden emperyalist merkezdeki işçilerin, karşılayamayacakları bir enerji dönüşümünün faturasını ödemek zorunda bırakıldıklarını söylediler. Bu hikâye o kadar başarılı oldu ki, Avrupa’da halkın büyük bir kısmı bunu tamamen içselleştirdi. Örneğin, yakın zamanlı bir araştırma, Britanya halkının Net Sıfır’ın maliyetini şaşırtıcı bir şekilde gerçek maliyetinden %14.000 daha yüksek tahmin ettiğini ortaya koydu. [4]

Ekososyalist siyaset, net sıfır emisyon hedeflerinin gerçek maliyetleri hakkında kamuoyunu eğitmeye çalışmaz. Bunun bir sebebi, net sıfır hedeflerinin küresel ekonomiyi karbonsuzlaştırmaktan ziyade daha fazla fosil yakıt kullanımına alan açmak için kullanılmasıdır. Ancak asıl önemli sebep, ekososyalist siyasetin insanların argümanlarla harekete geçirilemeyeceğini, bunun yalnızca ekososyalist bir bugünün ve geleceğin hem kendileri hem de sevdikleri için daha kaliteli bir yaşam demek olduğunu onlara pratikte kanıtlayarak mümkün olduğunu bilmesidir.

Amilcar Cabral’ın dediği gibi, “İnsanların fikirler uğruna ya da birilerinin zihnindeki şeyler için savaşmadığını her zaman hatırlamak gerekir. İnsanlar, maddi kazanımlar elde etmek, daha iyi ve barış içinde yaşamak, hayatlarının ilerlediğini görebilmek ve çocuklarının geleceğini güvence altına almak için savaşıyorlar.” [5]

  1. Antiemperyalizm bir tercih meselesi değil.

Yakın zamana kadar, Batı solunda emperyalizm tartışmaları yalnızca Lenin’den etkilenen geleneksel Marksist grupların arasında dar bir alanla sınırlıydı. Bugün, İsrail ve ABD’nin Avrupalı müttefikleri ile Filistin’de sürdürdükleri soykırımla beraber emperyalizm herkesin diline girdi. Yine de emperyalizmin ne olduğuna dair güçlü bir fikir birliği olduğunu söyleyemeyiz. Emperyalizm ABD’nin, müttefiklerinin ve bölgesel vekillerinin dış politikası mıdır? Emperyalizm ekonomi-dışı şiddetin bir halka uygulanması mıdır? Dünya-sisteminin çevre ülkelerinden merkez ülkelerine değer çekilmesi ile mi kendini gösterir? Rusya emperyalist midir? Peki ya Çin?

Bu fikir ayrılıkları, emperyalizmle mücadelenin anlamı üzerine de bir uzlaşma olmadığını gösterir. Gazze’deki soykırımın sonlanması için verilen mücadele çok bariz ama emperyalizmin yalnızca bu mücadele ile sonlanmayacağı da çok bariz. Emperyalizm karşıtlığımızın yalnızca Filistin ile dayanışmanın ötesinde bir anlamı olmalıdır. Bunun için de ekososyalist siyaset, emperyalizm karşıtlığının neleri içerdiği, emperyalist merkezdeki bireyler ve kolektifler olarak neler yapmamızı gerektirdiği konusunda daha net bir tutum sergilemelidir.

Lenin, Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması kitabında birçok Marksistin “yalnızca söylemde enternasyonalist, pratikte ise sosyal şovenist” olduğu konusunda uyarıda bulunur. Burada Lenin, Avrupalı komünist partilerin kendi burjuva hükümetlerinin savaş tahvillerini destekleme yönünde aldıkları karardan bahsetmektedir. Ekososyalizm, bugün birçok kişinin hâlâ yalnızca söylemde enternasyonalist ve emperyalizm karşıtı, pratikte ise sosyal şovenist olduğunu, ancak bu durumun daha örtük biçimlerde görüldüğünü kavramalıdır.

Küresel Güney’e kâr amacıyla satılacak ve orada yalnızca Batılı bankaların ve uluslararası örgütlerin vereceği kredilerle alınabilecek yeşil ürünler üretmek amacıyla emperyalist merkezde sendikalar kurmak emperyalisttir. Karbon hedeflerine ulaşmak amacıyla çevremizin bazı bölgelerini yeniden vahşileştirmemiz, araştırmaların da gösterdiği üzere ekolojik yıkımı ve emisyonları Küresel Güney’e kaydırması bakımından emperyalisttir [7]. Ekososyalist bir geleceğe geçişin parçası olarak, emperyalist merkezde toplam enerji ve malzeme tüketimimizi azaltmaya gerek olmadığını söylemek emperyalisttir. Venezuela gibi devletlerdeki sözde “ekstraktivist” kalkınma projelerini eleştirmek ya da Küba gibi yaptırım uygulanan ülkelerin demokratik yetkinliğini sorgulamak da emperyalisttir. Bu örneklerin hepsi emperyalisttir çünkü aynı zamanda sosyal şovenisttir. Maalesef, sosyal şovenizm, emperyalist merkezdeki bazı sözde sosyalistler ve çevreciler arasında oldukça yaygındır.

Bütün bunlar, enternasyonalizmin emperyalist merkezdekiler için ne anlama gelmesi gerektiği üzerine Lenin’in söylediklerini doğrulamaktadır:

“Baskıcı ya da sözde ‘büyük’ uluslar için (ki yalnızca şiddette, zorbalıkta büyüktürler) enternasyonalizm, yalnızca ulusların resmi eşitliğini gözetmekle kalmamalıdır. Aynı zamanda bu baskıcı, “büyük” uluslar, fiilen yarattıkları eşitsizlikleri telafi etmek adına kendileri daha eşitsiz bir pozisyonda olmayı kabul etmelidirler.”

Bugün bu ne anlama geliyor? Fiilen var olan eşitsizliği telafi etmek, hem merkezdeki bizleri hem de çevre ülkelerdekileri farklı şekillerde sömüren emperyalist aygıtı evimizde yok etmek anlamına geliyor. Emperyalizm bugün küresel kapitalizmin aldığı biçimdir, kapitalizm de kolektif var oluşumuzun önünde bir engeldir. Daha fazla boş zamanımız olmasını, daha iyi koşullarda çalışmamızı, daha fazla biyoçeşitliliğe sahip olmamızın, daha kaliteli ve besin değeri açısından zengin yiyeceklere erişmemizi engelleyen, kapitalizmdir.

Karl Liebknecht’in dediği gibi, “gerçek düşman, evdedir” [9]. Ekososyalizm, bunu içselleştirmeli ve bu konuda harekete geçmelidir, emperyalist dış politikaya direnmeli, silah üretimini aksatmalı, şovenist sendikaları dağıtmalı, uluslararası emperyalizm karşıtı güçleri ve Küresel Güney’deki popüler kalkınma hareketlerini maddi olarak desteklemelidir. Çünkü hayatlarımız ve dünyadaki tüm işçilerin hayatı, buna bağlıdır.

  • Bu yazı, Kai Heron’un Ağustos 2025’te RISE Yaz Kampı’nda yaptığı bir konuşmanın düzenlenmiş halidir.

Notlar
  • [1] Engels, Friedrich, ve Tristram Hunt. 2009. The Condition of the Working Class in England. ed. Victor Kiernan. Penguin Classics.
  • [2] Carrington, Damian, Damian Carrington Environment ed., Alessia Amitrano vd. 2024. ‘“Hopeless and Broken”: Why the World’s Top Climate Scientists Are in Despair’. Environment. The Guardian, 8 Mayıs. https://www.theguardian.com/environment/ng-interactive/2024/may/08/hopeless-and-broken-why-the-worlds-top-climate-scientists-are-in-despair
  • [3] Hare, Nathan. 1970. ‘Black Ecology’. The Black Scholar 1 (6): 2-8.
  • [4] Oliver, Craig. 2025. The Public Don’t Understand Net Zero – It’s Time for New Arguments’. City AM, 16 Haziran. https://www.cityam.com/the-public-dont-understand-net-zero-its-time-for-new-arguments/
  • [5] Cabral, Amilcar. 1965. ‘Tell No Lies, Claim No Easy Victories…’ Marxists.Org. https://www.marxists.org/subject/africa/cabral/1965/tnlcnev.htm.
  • [6] Lenin, Vladimir. 2010. Imperialism: The Highest Stage of Capitalism. Penguin Classics.
  • [7] Balmford, Andrew, Thomas S. Ball, Ben Balmford, vd. 2025. ‘Time to Fix the Biodiversity Leak’. Science 387 (6735): 720–22. https://doi.org/10.1126/science.adv8264.
  • 8] Lenin, Vladimir. 1922. ‘The Question of Nationalities or “Autonomisation”’. Marxists.Org. https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1922/dec/testamnt/autonomy.htm.
  • [9] Liebknecht:, Karl. 1915. ‘The Main Enemy Is At Home!’ Marxists.Org. https://www.marxists.org/archive/liebknecht-k/works/1915/05/main-enemy-home.htm.

1 Saffir-Simpson Kasırga Rüzgâr Ölçeği, tropikal siklonları (kasırgaları) yalnızca maksimum sürekli rüzgâr hızlarına göre sınıflandıran 1 ila 5 arası bir derecelendirme sistemidir. Bu ölçek, olası maddi hasarı tahmin etmek için kullanılır ancak deniz kabarması veya yağış gibi hayati tehlike arz eden unsurları dikkate almaz.

anti emperyalizm Ekososyalizm Ekstraktivizm Enternasyonalizm FfF İklim Adaleti İklim Grevi XR
Bizi Takip Edin Bizi Takip Edin Bizi Takip Edin Bizi Takip Edin
Share. Twitter Facebook Email Telegram Threads

Öne Çıkan Yazılar

“Madenci” İşçiler ve “Çevreci” Köylüler

Polen Ekoloji

Sermayenin Doğaya El Koymasına Karşı Sınıf Mücadelesi

Polen Ekoloji

Polen Genç Hareket ile Röportaj: Ankara’nın Suyu Nerede?

Cemre Nayir

Paris İklim Anlaşması’nın 10. Yılı

Polen Ekoloji

Bosna: Maden İşçileri, Toprak ve Su için Birleşin! Adaletsiz Geçişe Hayır!

Bob Myers

“İklim İçin Say” Yetmez

Gizem Sema
Son Yazılar

“Madenci” İşçiler ve “Çevreci” Köylüler

15 Haziran 2026

Ekososyalist Siyasetin Üç Prensibi

15 Haziran 2026

Dünya Çevre Günü’nde Kapitalizmin Sonu İçin Yükselen Emekolojik Direnişlerimiz

5 Haziran 2026

Soma’nın 12. Yılı: Korunan Şirket Değil, Kömür Düzeniydi

13 Mayıs 2026

Veganlar Tutsak Olursa Ne Yapmalı?

8 Mayıs 2026
SİTE TAKVİMİ
Haziran 2026
PSÇPCCP
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
2930 
« May    
POLEN EKOLOJİ KİTAPLIĞI

Tabiata Tahakküm ve Direniş: Türkiye’de Kapitalizmin Ekolojik Tarihi

13 Ocak 2026

Cüret

18 Kasım 2025

Tek İstediğimiz Dünya

4 Ağustos 2025

Kızıl Ekolojik Devrim

13 Mayıs 2025

Çoklu Krizler Çağında İktisadi Kalkınma, Büyüme ve Ekoloji

8 Nisan 2025
Hakkımızda
Hakkımızda

POLEN EKOLOJİ KOLEKTİFİ olarak, ekolojik mücadelenin kapitalizme karşı toplumsal kurtuluş mücadelesinin bir parçası olarak örgütlü sürdürülmesi gerektiğini düşünen bir stratejinin hayata geçirilmesinde yol arkadaşlığı yapmak isteyen herkesi kolektifimize ortak olmaya çağırıyoruz.

As the POLEN ECOLOGY COLLECTIVE, we call on everyone who wishes to be a fellow traveler in implementing a strategy in the direction of an well-organized ecological struggle as part of the broader struggle for social liberation against capitalism, to join our collective.

bilgi@polenekoloji.org
polenekoloji@gmail.com

Facebook X (Twitter) Instagram YouTube Bluesky
İçerikler

“Madenci” İşçiler ve “Çevreci” Köylüler

15 Haziran 2026

Ekososyalist Siyasetin Üç Prensibi

15 Haziran 2026

Dünya Çevre Günü’nde Kapitalizmin Sonu İçin Yükselen Emekolojik Direnişlerimiz

5 Haziran 2026

Soma’nın 12. Yılı: Korunan Şirket Değil, Kömür Düzeniydi

13 Mayıs 2026
1 2 3 … 130 Next
Polen Ekoloji’ye Katıl


Kolektif’e Katıl

Destek Ol

Hızlı Destek

Enstitü Seminerlerine Katıl

Bize yaz

  • BİZ KİMİZ
    • Polen Ekoloji Manifestosu
    • Amaç ve İşleyiş
    • Faaliyet Raporları
  • KATIL
  • ENSTİTÜ
  • POLEN BÜLTEN
  • POLEN DERGİ
  • GÜNDEM
  • TEORİ
    • Emekoloji
    • Gıda Egemenliği
    • Hayvan Özgürlüğü
    • İklim
    • Kent Ekolojisi
    • Mücadele ve Örgütlenme
    • Marksist Ekoloji
    • Dosya: Kapitalizm ve Ekolojik Yıkım
    • Madenciliğin Politik Ekolojisi
  • ENGLISH

Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.