Türkiye’nin ciğerleri yanıyor. Her yaz, orman yangınlarının alevleri gökyüzünü kaplarken, bu felaketlerin ardında yatan karanlık gerçek daha da belirginleşiyor: Yanan ormanlar, tomruk endüstrisinin rant kapısına dönüşüyor. Daha önce Gazete Duvar’da yayımlanan “Yangın Sermayeye Yaradı: Kesilen Ağaçlardan Rant Elde Ediliyor” başlıklı haber de bu acı gerçeği çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Kastamonu Entegre ve Yıldız Entegre gibi uluslararası çapta faaliyet gösteren dev şirketler ile Orman Genel Müdürlüğü’nün (OGM) politikaları el ele vererek yanan ormanların küllerinden milyarlarca dolarlık kar elde ediyor. OGM kendini yangın söndürmenin kutsal bekçisi olarak tanıtırken, sahnenin arkasında alevlere yönelik bir yatırım fonu işlettiğini adeta inkar eder bir maskeyle dolaşıyor. Bir bakıma OGM, yangın alarmı çalana kadar bekleyip ardından kül tozu ve taze kökleri, “piyasa değeri”ne dönüştüren bir finans sihirbazı gibi çalışıyor. Onların dünyasında yangın, felaket değil, “yaklaşan sermaye geliri”nin işaret fişeği; duman ise, geri dönüşüm potansiyelinin reklam afişi. Böylece OGM, bir halk kurumu olmaktan çıkarak, ulusal serveti külbank hesaplarına yatırıp faizini tomruk olarak geri almayı kutsayan bir “orman bankası”na dönüşüyor.
Çevre lehine bir perspektiften bakıldığında, bu süreç yalnızca doğanın talanı değil, aynı zamanda canlıların yaşam kaynaklarının sermayeye transfer edilmesi anlamına geliyor. İklim krizinin derinleşen ekolojik felaketin habercisi olmasıyla bağlantılı olarak bu yazıda, orman yangınlarının tomruk endüstrisiyle ilişkisini, bu süreçte OGM’nin rolünü ve çevresel tahribatın su ve gıda krizi, hava kirliliği ve kitlesel göç gibi sonuçlarını rasyonel biçimde ele almaya çalışacağım.
Orman Yangınları ve Tomruk Endüstrisinin Rant Döngüsü
Duvar’da yayımlanan haberde, Türkiye’deki orman yangınlarının ardından yanan ağaçların kesiminin, orman köylülerine ve kooperatiflerine verilmesi gerekirken, büyük sermayeli şirketlere aktarıldığı belirtiliyor. Tarım Orman-İş Sendikası Genel Başkanı Şükrü Durmuş’un ifadeleri, bu sürecin tesadüfi olmadığını açıkça ortaya koyuyor: “Yangınlar kime yaradı? Sermayeye… Yangını kim çıkardı? Faili meçhul… Yangınların nedeni mevcut politikalardır.” Kastamonu Entegre ve Yıldız Entegre gibi şirketler, doğrudan ya da iştirakleri aracılığıyla, yanan ormanlardan kesilen ağaçları işleyerek devasa gelirler elde ediyor. Kastamonu Entegre, dünya çapında altı üretim tesisi ve ABD’deki odun yongası lojistiğiyle sektörün devleri arasında yer alırken; Yıldız Entegre, Türkiye’nin MDF ihtiyacının yüzde 35’ini karşılaması ve Romanya’da 17 milyon metreküp ağaç kesimiyle küresel bir aktör konumundadır.
OGM’nin verileri, rant döngüsünün boyutlarını gözler önüne seriyor. 2000’li yıllarda 8 milyon metreküp olan endüstriyel odun üretimi, 2020’ye gelindiğinde 28,5 milyon metreküpe fırladı. Üstelik artış, yakacak odun talebinin azaldığı bir dönemde gerçekleşti; yani üretim, doğrudan orman endüstrisinin ucuz hammadde ihtiyacını karşılamak için hızlandırıldı. 2017 sonrasındaki dört yılda odun üretiminin yüzde 53,6 arttığını belirten Türkiye Ormancılar Derneği raporu, bu sürecin planlı bir şekilde sermayenin çıkarlarına hizmet ettiğini doğruluyor. TL’nin değer kaybıyla ithal hammadde maliyetleri artınca, şirketler gözünü iç piyasaya, yani Türkiye’nin ormanlarına dikti. Milli Parklar da dahil olmak üzere yurdun dört bir yanındaki ormanlardan motor sesleri yankılanmaya başladı. Yanan ormanlar ise bu şirketler için adeta bir hammadde deposuna dönüştü. Son yangınlarda da aynı senaryo tekrarlanıyor: Alevler daha sönmeden, kesim ihaleleri büyük firmalara veriliyor, orman köylüleri ise bu süreçten dışlanıyor.
Yangın ihalesi denilen loto, OGM’nin paletli konvoyunun en gösterişli durağı. Havadan müdahale helikopterlerinden çok, ihale dosyalarının raftan indirilip özel şirketlere sunulması oylumlu bir gösteri. Her ihale, “kime çıkar” merakıyla halkı meşgul eden bir sahne oyununa benziyor. Bir an için hayal edin: İhaleyi kazanan şirket, küllerden çıkarılan ağaçları kütlü bir “hazine sandığı” olarak yüklenip götürüyor; orman köylüsünün azıcık payına ise yalnızca gelecekte hatırlayacağı boş bir müjde kalıyor.
OGM’nin marifeti, yangın söndürme araçlarını değil, sermaye akışını organize edebilmesinde gizli. Onlar yangını kontrol etmekten çok, yangının fişini çekip sermayeye transfer etmeyi öğrenmiş “yangın ekonomistleri” gibi. Külleri elden geçirip tomruk borsasında fiyat belirleyen odacılar; ağaçları nakde çevirip ithal ham madde lobilerine likit varlık yaratan broker’lar… Tüm bu sistemi “kamu hizmeti” imiş gibi pazarlayıp gerçekte “orman tüccarı” sıfatını gururla taşıyorlar.
Bütün bunlar, kapitalist üretim ilişkilerinin doğayı metalaştırdığını ve toplumun-canlıların ortak varlığı olan ormanları sermayenin kar hırsına kurban ettiğini gösteriyor. Açıkça bir sermaye transferi gözlerimizin önünde sürüyor. Ormanlar, yalnızca ağaçlardan ibaret değil; su döngüsünün, biyoçeşitliliğin ve karbon tutumunun temel taşlarıdır. Ormanların yok edilmesi, sadece bugünle değil yarınla da ilişkilidir.
Ekolojik Yıkımın Bedeli: Su, Gıda ve Temiz Havaya Erişim Hakkının Gaspı
Ormanların yok edilmesi, ekosistemin çöküşüne yol açarak su, gıda ve temiz havaya erişim gibi temel ihtiyaçları tehdit etmekle kalmıyor, aynı zamanda yok ediyor. Bilinir ki ormanlar, su döngüsünün düzenleyicisidir; kökleriyle toprağı tutar, erozyonu önler ve yağmur sularını yeraltı kaynaklarına yönlendirir. Türkiye’de son 20 yılda 2,6 milyon hektar orman alanının zarar gördüğü tahmin ediliyor. Bu kayıp, su kaynaklarının azalmasına ve kuraklığın artmasına neden oluyor. TÜİK verilerine göre, Türkiye’nin kişi başına düşen kullanılabilir su miktarı 1.400 m³ civarında; bu, su kıtlığı eşiği olan 1.000 m³’e tehlikeli derecede yakın. Orman kaybı, bu miktarı daha da düşürerek su krizini derinleştiriyor.
Gıdaya erişim de orman tahribatından doğrudan etkileniyor. Ormanlar, tarım alanlarının iklim koşullarına karşı korunmasında kritik bir rol oynar. Toprak erozyonu ve mikroiklim değişiklikleri, tarımsal verimliliği düşürüyor. FAO’nun 2023 raporuna göre, dünya genelinde tarım arazilerinin yüzde 20’si orman kaybı nedeniyle verimliliğini yitirdi. Türkiye’de de Ege ve Akdeniz bölgelerindeki yangınlar ve maden projeleri, zeytinlikler ve tarım arazileri gibi gıda üretim alanlarını tehdit ediyor. Bu, gıda fiyatlarının artması sonucunu ortaya çıkarıyor. Dolayısıyla bu projeler, en çok emekçi sınıfları vururken sermaye sahipleri kar elde etmeye devam ediyor. Sosyalist ekolojist perspektif, sorunun sınıfsal boyutuyla ilgilendiği kadar çevresel boyutuyla da ilgilenir. Sosyal ve çevresel sorunların birbirine halkalar halinde bağlı olduğunu savunur ve bu sorunların temel nedeni olarak kapitalizmi hedef alır.
Temiz havaya erişim sorunu da orman kaybının doğrudan bir sonucudur. Ormanlar, karbondioksiti emerek ve oksijen üreterek hava kalitesini korur. Türkiye’de 2024’te 215 bin hektar ormanın yandığı belirtiliyor. Bu, milyonlarca ton karbondioksitin atmosfere salınması anlamına geliyor. Hava kirliliğinin artması, solunum yolu hastalıklarını tetikliyor. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, hava kirliliği nedeniyle her yıl 7 milyon insan daha erken yaşlarda ölüyor. Türkiye’de özellikle yangın bölgelerindeki duman, halk sağlığını ciddi şekilde tehdit ediyor. Vahşi kapitalizmin kar iştahı yüzünden oluşturulan politikaların sonuçları bütün bir yurdu hatta dünyayı etkiliyor. Ormanların korunması gerekirken, kapitalistler hiçbir kuralı tanımadan, kendi tasarladıkları kanunları dahi acımasızca çiğneyip geçiyor.
İklim Krizi ve Kitlesel Göçler
İklim krizi, orman yangınlarının hem nedeni hem de sonucu olarak karşımıza çıkıyor. 2024 yazı, Türkiye tarihindeki en yüksek sıcaklıkların görüldüğü dönem oldu; 25 Temmuz 2024’te ise hava sıcaklığı 50°C’yi aştı. İklim krizi, sıcaklıkların artması, nemin düşmesi ve rüzgar hızlarının yükselmesiyle yangın riskini artırıyor. OGM’nin “3-30 kuralı”na göre, sıcaklık 30°C’nin üstüne, nem yüzde 30’un altına ve rüzgâr hızı 30 km/s’nin üstüne çıktığında yangın riski zirve yapıyor. Bu koşullar, Türkiye için yaz aylarında yeni “normal” haline geldi.
Bu yıl da önceki yıla benzer biçimde sıcak geçiyor. Akdeniz’den Marmara’ya, İç Anadolu’dan Ege’ye varana kadar her bölge, büyük orman yangınlarıyla sınav veriyor. Yakın zamanda Eskişehir’de 10 emekçinin hayatını kaybetmesi hükümetin yangınla mücadelede ne kadar “ciddi” olduğunu gösterir durumda. Bu ciddiyetsizlik her yıl milyonlarca insanın -şimdilik geçici de olsa- kitlesel göç etmelerine neden oluyor. Çeşitli öngörülere göre 2050 yılına kadar milyonlarca insan şu an yaşadıkları topraklardan kuzeye doğru göç etmek zorunda kalacak. Daha açık olmak gerekirse, Birleşmiş Milletler’in 2023 raporuna göre, iklim değişikliği nedeniyle 2030’a kadar 200 milyon insan yerinden edilebilir. Türkiye, Akdeniz havzasında yer aldığı için bu riskten en çok etkilenecek ülkelerden biri. Yangınlar nedeniyle tarım alanlarının kaybı, su kıtlığı ve ekonomik çöküş; kırsal kesimlerden kentlere, hatta ülke dışına göçü hızlandırıyor.
Orman kaybı, iklim krizini derinleştirerek kitlesel göçleri tetikliyor. Elbette ormanlar kendi kendine yok olmuyor. Yeryüzünde henüz insan yokken, dünya tek kıta (Pangea) iken nasıl depremler olduysa, ormanlar da yanıyordu. Ancak doğa kendini onarmayı başarıyordu. Ne zaman beşeri etkenler devreye girdi, kitlesel orman kayıpları yaşanmaya başladı. Geçtiğimiz haftalarda Bursa, Karabük ve Bilecik’te yaşanan yangınlar, binlerce insanın tahliyesine neden oldu. Bu tahliyeler, iklim değişikliği şiddetlendikçe geçici göçlerden kalıcı göçlere dönüşme riski taşıyor. Sermayenin doğayı talan eden politikaları, yoksul kesimleri evsiz, topraksız ve geleceksiz bırakıyor.
Yağmaya Karşı Birleşik Cephe
Orman yangınlarının tomruk endüstrisine peşkeş çekilmesi, kapitalist üretim ilişkilerinin doğayı ve toplumu yok eden mantığının bir yansımasıdır. Ormanların korunmasını yalnızca çevresel bir mesele olarak değil, toplumsal adalet mücadelesinin bir parçası olarak görmeliyiz.
Ormanlar, sermaye sahiplerinin değil, toplumun ortak malı olmalıdır. Kesim ihaleleri, orman köylülerine ve kooperatiflere verilerek yerel halkın geçim kaynağı haline getirilmelidir. Kastamonu Entegre ve Yıldız Entegre gibi şirketlerin ormanlar üzerindeki hegemonyası kırılmalıdır.
Orman Genel Müdürlüğü’nün personel açığı kapatılmalı, yangın işçilerinin çalışma koşulları iyileştirilmeli ve özel sektörün yangın sonrası kesim süreçlerine müdahalesi engellenmelidir. Maden kanunu tekrar gözden geçirilmeli ve yasama organlarınca iptal edilmelidir. Yoksa bunlar, henüz iyi günlerimiz bile sayılabilir. Ormanların korunması, emekçi sınıfların ve çevre hareketlerinin ortak mücadelesiyle mümkündür. Ancak yerel halkın, sendikaların ve çevre hareketlerinin ortak mücadelesi, sermayenin doğa üzerindeki tahakkümüne karşı güçlü bir direniş yaratabilir.
Sonuç Yerine
Türkiye’nin ormanları, yangınlarla kül olurken Kastamonu Entegre ve Yıldız Entegre gibi şirketler bu felaketi kara çeviriyor. OGM’nin endüstriyel odun üretimini, sermayenin taleplerine göre şekillendirmesi, doğanın ve toplumun geleceğini ipotek altına alıyor. Ormanların yok olması, su ve gıda krizi, hava kirliliği ve iklim değişikliğiyle tetiklenen kitlesel göçler gibi sonuçlar doğuruyor. Bu felaketi durdurmak, ancak sermayenin değil, toplumun ve doğanın çıkarlarını merkeze alan bir mücadeleyle mümkün. Ormanları küle, tomruğu ise sermayeye çeviren bu tiyatroya seyirci kalındığı müddetçe yağma devam edecek. Perde düştüğünde geriye kalacak tek gerçek, OGM’nin yangınla iştigal eden piyasa matematiğinin, ülkemizin sosyoçevresel iflas bilançosuna yazdığı kara kayıtlar olacak.
