Andreas Bieler, Nottingham Üniversitesi, ABD | Madelaine Moore, Bielefeld Üniversitesi, Almanya
Kaynak: Global Labour Journal, 2023, 14(1) | Çeviri: Yağmur Dönmez
Su Gaspı, Kapitalist Birikim ve Direniş: Sınıf Mücadelesinin Çoklu Boyutlarının Kavramsallaştırılması
Özet
Bu makalenin amacı, su kavramı çerçevesindeki farklı mücadele biçimlerinin ne şekilde kavramsallaştırılabileceğini göstermektir. Burada, toplumsal yeniden üretim kuramcıları, post-kolonyal çabalar ve eko-sosyalizmle tarihsel materyalist bir ilişki kurarak, kapitalist yeniden üretimin yalnızca ücretli emeğin sömürülmesine değil, aynı zamanda farklı baskı biçimleri vasıtasıyla doğaya ve insana el konulmasına da dayandığını savunmaktayız. Kapitalist yeniden üretim için gerekli olan tarihsel süreçlere ve iç içe geçmiş dinamiklere odaklanarak, bu mücadelelerin birbirleriyle ve küresel kapitalizmle olan iç ilişkilerini ortaya koyuyoruz. Ayrıca, su mücadelelerine ilişkisel olarak nasıl yaklaşılacağına dair kavramsal ve metodolojik bir kılavuz sunarak; bu mücadelelerin sistem karşıtı potansiyeline de işaret ediyoruz. Su gaspı karşıtı mücadelelerde belirginleşen eylemci çeşitliliğinin, sınıf mücadelesinin içsel olarak birbiriyle ilişkili ve dolayımlı biçimlerini; sınıf mücadelesinin faaliyet alanının da tüm toplumsal fabrikayı kapsadığını savunuyoruz.
Anahtar Kelimeler
Sınıf mücadelesi, sömürü, el koyma, ilkel birikim, su gaspı, birleşik karşılaştırma
Giriş
Su gaspı küresel bir olgudur. Sermaye tarafından, birikimi artırmak için yerel toplulukların aleyhine olacak şekilde su kaynaklarına el konulması sürecini ifade eder (Veldwisch, Franco ve Mehta, 2018: 62). Bu nedenle, su gaspı bir “mülksüzleştirme yoluyla birikim biçimidir; su artık kamu malı değil, bir metadır ve riski özel yatırımcılardan kamuya kaydırırken, karlar ters yönde hareket eder” (Moore, 2019:4). Su gaspı, suyun ve sanitasyon altyapısının özelleştirilmesinden, suyun içecek sanayi için metalaştırılmasına ve enerji üretimi ve madencilik projeleri kapsamında kuşatılmasına kadar birçok biçimde karşımıza çıkmaktadır. Bu durum, kentsel veya kırsal alanlarda, çoğunlukla devlet gücünün sağladığı kolaylıkla ve el koyma kapsamındaki mevcut kapitalist birikim stratejilerindeki görülür haliyle ortaya çıkabilir. Fakat su gaspı, aynı zamanda, güçlü direniş hareketlerine de yol açar. Bu mücadeleler farklı biçimlerde görünebilir, farklı coğrafyalarda gerçekleşebilir ve farklı insanları harekete geçirebilir. Çiftçiler, çevreciler, işçi sınıfı mensupları ve yerli halkları içeren beklenmedik gruplar arasında ittifaklar oluşabilir. Tekil veya karşılaştırmalı su gaspları ile bunların yol açtığı mücadeleler üzerine çok sayıda araştırma yapılmış olmasına rağmen, su mücadelelerini kapsamlı bir şekilde kavramsallaştıran herhangi bir girişimde bulunulmamıştır. Öncelikle teorik ve metodolojik bir girişim olan bu makalenin amacı, çoklu su mücadelesi biçimlerinin ilişkisel olarak nasıl kavramsallaştırılabileceği üzerine kafa yormaktır. Bizler, el koyma ve onun çeşitli tezahürlerinin karşısında duran mücadelelere aracılık eden tarihsel süreçlere ve toplumsal ilişkilere odaklanarak, bu mücadelelerin potansiyel sınıf mücadelesinin aracılıklı biçimleri olarak teorize edilebileceğini ileri sürüyoruz. Böylelikle, bu mücadelelerin kapitalist yeniden üretim dinamiklerine ne şekilde karşı duracağı belirginleşmekte ve, tam olarak kesin olmasa da, alternatifler üretme potansiyeline sahip olduğu ortaya çıkmaktadır.
Ancak böylesi bir kavramsallaştırma, bahsedilen mücadelelerin içerisinde vuku bulduğu kapitalizme ait tarihsel özgüllüğü idrak ettiği takdirde başarılı olabilir. Dolayısıyla, ekonomik ve politik olanı tarih dışı bir başlangıç noktası olarak birbirinden ayırarak analizine başlayan tipik bir politik ekonomi yaklaşımı yerine, üretim araçlarının ve ücretli emeğin özel mülkiyeti veya kontrolü etrafında örgütlenen kapitalist üretimin, bu ayrılmış görünümü ilk etapta nasıl sağladığını ortaya koyabilen tarihsel materyalist bir yaklaşımı benimsiyoruz (Bieler ve Morton, 2018: 6–11). Bu nedenle bu makale, genel olarak, su gaspı ve su mücadeleleri hakkındaki literatüre kavramsal bir müdahalede bulunmakta ve su mücadelelerinin ilişkisel olarak ne şekilde araştırılabileceğine ve bu husustaki politik ve teorik çıkarımlara ilişkin bir model sağlamayı amaçlamaktadır. Bizler, feminist toplumsal yeniden üretim teorisinden, post-kolonyal çalışmalardan ve eko-sosyalizmden yola çıkarak, kapitalist yeniden üretime, birikimi mümkün kılan koşulları, yani toplumsal yeniden üretimi ve doğayı da kapsayacak şekilde yaklaşıyoruz. Değersizleştirme ve el koyma dinamiklerinin sermaye birikimi için taşıdığı hayati öneme odaklanıyor ve bu dinamiklerin, cinsiyetçi ve ırk ayrımına dayalı olduğunu düşünüyoruz. Kapitalist birikimin küresel dinamiklerine ilişkin yapılacak daha geniş bir kavramsallaştırmayla, sınıf mücadelesinin alanının işyerlerinin ötesine geçerek; mahalleleri, toplulukları ve doğayı da kapsayacak şekilde genişlediği görülmektedir. Bu genişletilmiş kavramsallaştırma, kapitalizmin açık ve eklemlenmiş bir toplumsal ilişkiler sistemi olduğu yönündeki tarihsel materyalist anlayışın içinde yer almaktadır. İlerleyen kısımlarda da görüleceği üzere, mevcut iklim krizi döneminde, toplumsal yeniden üretim ve ekoloji alanında gerçekleşen çoklu ve çoğu zaman başarılı toplumsal mücadeleler bulunmaktadır. Bütünsel bir analiz vasıtasıyla, su mücadelelerinin aslında potansiyel birer sınıf mücadelesi olduğunu göstererek, bu mücadelelerin aynı sürecin farklı anları olarak anlaşılabileceğini ve potansiyel olarak sistem karşıtı etkileri olan mücadeleler arasında ve içinde dayanışmaya olanak tanıyabileceğini ifade edeceğiz.
Bir sonraki bölümde, su gaspı biçimleri hakkında genel bir bakış açısı sunacağız ve bazı direniş örneklerinden bahsedeceğiz. Ardından, su mücadelelerinin kapitalizm teorisi içinde nasıl kavramsallaştırılacağı sorusuna geçeceğiz. Bunu da üç adımda yapacağız. Öncelikle, kapitalizm teorisini, kapitalist birikimin temeli olan ve süregiden bir el koyma ve sömürü biçimi olarak tartışacağız. İkinci olarak, kapitalist yeniden üretimin ücretli emeğin sömürülmesine, cinsiyete ve ırka dayalı baskı biçimlerine ve ucuz doğanın[1] gaspına dayandığını belirterek, sınıf mücadelesi (ve dolayısıyla mücadele eden öznelerin) alanının nasıl genişletilebileceğini kavramsallaştıracağız. Üçüncüsü, bu mücadelelerin karşılaştırılmasında kullanılabilecek yöntemleri ve su gaspına karşı verilen bu mücadele örneklerinin birbirleriyle ve daha geniş küresel kapitalist politik ekonomiyle ilişkilendirilmesi durumunda nelerin ortaya çıkabileceğini tartışacağız. Sonuç bölümünde ise yaptığımız tespitleri özetleyerek; kapitalizmin ötesindeki olası dönüşümlere işaret edeceğiz.
Su Gaspının ve Direnişin Çoklu Biçimleri
Sermaye, daha yüksek kâr elde etme yolunda amansızca ilerlerken, suyu farklı şekillerde gasp etmektedir. İlk olarak, su ve kanalizasyon hizmetlerinin özelleştirilmesiyle, servet kamudan alınarak özel sermayeye yeniden dağıtılır. Daha fazla verimlilik, daha iyi kalite ve daha düşük hizmet maliyetleri gibi ekonomik söylemlerin ardına gizlenen özelleştirme, esas olarak özel şirketler için büyük kârlar sağlamıştır. Suyun özelleştirilmesi en kapsamlı şekilde 1981 yılında Pinochet’nin Şili’sinde su reformları vasıtasıyla gerçekleştirilmiştir (Bauer, 2005: 146–148). Thatcher hükümeti de 1989 yılında İngiltere ve Galler’deki su dağıtım şirketlerini özelleştirmiştir (Hall ve Lobina, 2012: 124). Bu yeni özel şirketlerden bazıları, çok uluslu Fransız şirketleri olan Veolia ve Suez’e katılarak; başka yerlerdeki özelleştirme uygulamalarını teşvik etmişler ve Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından, Orta ve Doğu Avrupa’daki pazarların yanı sıra Latin Amerika ve Afrika’daki pazarları da ele geçirmişlerdir (Hall ve Lobina, 2009: 81). Bunlar, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası’nın yapısal uyum programlarının şartlılık ilkesi ile özelleştirmenin bir altyapı yatırımlarını güvence altına alma yolu olduğu söylemini benimseyen bazı sivil toplum kuruluşları (STK) ve kalkınma ajansları tarafından da desteklenmişlerdir. Ancak bu özel şirketler, kârlılığın yetersizliği ve kamuoyunun tepkisi nedeniyle Küresel Güney’den çekilmişlerdir (Hall ve Lobina, 2009: 84–88). Bunun yerine, odak noktalarını değiştirerek; Küresel Kuzey’de daha fazla özelleştirme talep etmişlerdir. Örneğin, Yunanistan, İrlanda ve Portekiz gibi Avrupa’nın çevre ülkeleri, Avro Bölgesi krizleri esnasında kurtarma paketi anlaşmaları yoluyla özelleştirmeye zorlanmışlardır (Bieler ve Jordan, 2018). Ayrıca, kamu-özel sektör işbirliklerinin (KÖİ) devreye sokulduğu ve hizmetlerin bir kısmının özel şirketlere dağıtılmaya çalışıldığı sözde gelişmekte olan pazarlar da hedef alınmıştır (Powell ve Yurchenko, 2019). Tam özelleştirme yerine KÖİ ve imtiyazların kullanılması, özel şirketlerin kârlı hizmetleri seçmesine olanak tanımış, dezavantajlı ve dolayısıyla riskli kısımları devletin ve belediyelerin sorumluluğuna bırakmıştır (Bakker, 2013: 258). Temel ve doğal bir tekel niteliğinde olduğundan dolayı su hizmetleri, özel sermaye için cazip bir yatırımdır. Çoğu zaman garantili kâr oranlarına sahiptir ve herhangi bir sorun yaşanması durumunda da kurtarma paketleri içermektedir. Küresel ekonominin krizde olduğu dönemlerde hizmet sektörüne yatırım yapmak, büyük ve güvenli kazançlar vaat etmektedir.
Su gaspının ikinci biçimi, suyun küresel gıda üretim sisteminin bir parçası olarak, yerel kullanımdan büyük tarım işletmelerine yönlendirilmesidir. Büyük şirketler veya devletler tarafından gerçekleştirilen bu “arazi gaspı” aynı zamanda bir tür su gaspıdır. Çünkü ürünlerin yetiştirilmesi için gerekli suya erişim olmazsa, bu tarım arazileri değersiz olacaktır. Dünya genelinde tatlı suyun yüzde 80’i, ticareti yapılabilir tarımsal ürünlerin üretimi için kullanılmaktadır (Ecoton v.d., 2020). Uluslararası örgütler (IMF ve Dünya Bankası) tarafından sıklıkla zorunlu kılınan ihracat amaçlı ürün üretimi, yerel halktan ve onların geçimlik ihtiyaçlarından muazzam miktarda suyun alınması anlamına gelmektedir. Örneğin, dünyadaki palm yağı üretiminin neredeyse yarısını gerçekleştiren Endonezya’da, plantasyonlar için ormanların yok edilmesiyle, membadaki su kaynakları da yok olmuş; kullanılan gübreler ile yerel halkın bağımlı olduğu su kaynakları kirletilmiştir. Bu durum ise şişelenmiş suya olan talebin artmasına neden olmuştur (Ecoton v.d., 2020).
Üçüncü olarak, şişelenmiş su, sermaye birikiminin bir başka kaynağıdır. Çünkü su bedava veya çok düşük bir maliyetle çıkarılmakta; şişelenmekte ve hatırı sayılır oranlardaki fiyatlara satılmaktadır. Şişelenmiş su pazarı yıllar içinde önemli ölçüde büyümüştür. “1970’lerde yılda yaklaşık bir milyar litre su satılıyordu…; fakat küresel yıllık şişelenmiş su tüketimi, 2020 yılına kadar 465 milyar litreye ulaşacak ve satışlar 300 milyar ABD dolarını aşacaktır” (Barlow, 2019: 17–18). Bu, kapitalizmin kâr elde etmek için suyu nasıl “ucuz” bir kaynak olarak kullandığının örneklerinden biridir.
Dördüncüsü, madencilik, gaz ve petrol projelerini içeren ekstraktif endüstriler, yer altı ve yer üstü su kaynakları üzerinde önemli bir yük oluşturmaktadır. Boelens, Vos ve Perreault’un (2018: 9) belirttiği üzere, “2014 yılında, Amerika İnsan Hakları Komisyonu, dokuz Latin Amerika ülkesindeki 22 büyük ölçekli Kanada madencilik projesini incelemiş ve tüm bu projelerin, derin çevresel etkilere yol açtığı, nehirleri kirlettiği, insanları yerinden ettiği, toplulukları yoksullaştırdığı ve su haklarını ellerinden aldığı sonuçlarına ulaşmıştır”. Su gaspının bu biçimi, genellikle yerli halkların ihtilaflı arazilerinden ve suyollarından geçen büyük petrol boru hatlarının inşası faaliyetlerini de içermektedir. ABD’deki Kuzey Dakota Boru Hattı buna örnek olarak gösterilebilir ki söz konusu proje, “su kalitesini ve kültürel mirası” tehdit etmiştir (Whyte, 2017: 155). Yerli halkların haklarının hiçe sayılması, geçmişteki sömürgeci uygulamaların bir devamıdır.
Beşincisi, enerji üretimi için inşa edilen büyük barajlarda ve hidroelektrik santrallerde nehirlerin giderek daha fazla kullanılması, yerel su kaynakları üzerinde ağır bir baskı oluşturmakta ve mevcut su peyzajlarını dönüştürmektedir. Örneğin, milyonlarca insanın geçim kaynağı olan Asya’daki Mekong Nehri, çok sayıda baraj projesinin tehdidi altındadır (Khidhir, 2019; Peter, 2019). Avrupa’da ise Balkan nehirleri, “yenilenebilir enerji üretiminin [Sırbistan ve Bosna-Hersek’in] AB üyelik sürecine katkı sağlayacağı” bahanesi ile yerel ekosistemleri tehlikeye atan (EWM, 2018) yüzlerce küçük hidroelektrik santralin yapımıyla karşı karşıyadır (Moore, 2019: 33).
Son olarak, finansallaşma dinamiklerinin suyla ilgili hizmetlerin ve altyapının tüm alanlarına yayıldığı söylenebilir. Uluslararası bankalar ve yatırım kuruluşlarının suya ilgisini çekecek yatırım fırsatları sunmak amacıyla, “finansal yenilikler tarafından 2005 yılından bu yana en az dört büyük su odaklı borsa yatırım fonu (ETF) piyasaya sürülmüştür” (Bayliss, 2014: 298). Su şirketlerinin menkul kıymetleştirilmesi, yeniden ambalajlanıp offshore yetki alanları aracılığıyla satışa çıkarılan hane halkı su faturalarına dayanmakta ve su tüketicilerini küresel finans piyasalarına bağlamaktadır. Birleşik Krallık’ta (BK), “özelleştirmeden bu yana ortalama hane halkı faturaları reel olarak yüzde 40 artmıştır. 2010-15 fiyat inceleme dönemi için, ortalama 360 £ tutarındaki müşteri faturasının yaklaşık yüzde 27’si ‘sermaye getirisi’ için ödenmiştir” (Bayliss, 2017: 388). Kaliforniya’nın San Diego kentindeki Carlsbad desalinasyon tesisi benzeri KÖİ’ler, finansallaşmanın suya el konulması üzerindeki etkisinin bir başka örneğidir. Desalinasyon tesisinin finansmanını sağlayan aracı firmalara ödenen danışmanlık ücretleri ile kâr elde edilmektedir. Üstelik San Diego Su İdaresi ve şirket arasında yapılan bir anlaşma ile “tesis suyu için bir pazar oluşturulması fiilen garanti altına alınmış ve İdare, San Diego sakinlerinin suya ihtiyacı olup olmadığına bakılmaksızın, 30 yıllık bir süre boyunca belirli bir fiyattan belirli bir hacimde su satın almayı kabul etmiştir” (Pryke ve Allen, 2019: 1342). Son olarak, “vadeli işlemlerin su kullanıcılarının riskleri yönetmelerine ve arz ile talebi dengeli hale getirmelerine yardımcı olabileceği” umuduyla, Nasdaq Veles California su endeksine dayalı bir “Su için Vadeli İşlemler” pazarı oluşturulmuştur (Chipman, 2020). Ancak su, kıt ama yeri doldurulamaz bir kaynak olduğu için, mevcut spekülasyonların fiyatları şişirerek erişimi ve satın alınabilirliği etkileme tehlikesi bulunmaktadır (Repeckaite, 2021).
Bütün bunlara rağmen, suya çeşitli şekillerde el konulmasına karşı direnişlerle mücadele edilmiş ve çoğu zaman farklı gruplardan oluşan büyük ittifaklar bir araya gelmiştir. 2009 yılında Silvio Berlusconi liderliğindeki İtalyan hükümeti, tüm belediyeleri su ve kanalizasyon hizmetlerini kısmen özelleştirmeye zorlayan bir yasa çıkardığında, İtalyan Su Hareketleri Forumu ulusal bir referandum düzenlemiş ve İtalyan seçmenlerin yüzde 57’sinden fazlasının katıldığı referandumda, katılımcıların yüzde 95’inden fazlası özelleştirmeyi reddetmiştir (Bieler, 2021: 51–78). Foruma sendikalar, çevre STK’ları, kalkınma toplulukları, halk komiteleri ve toplumsal hareketler katılmıştır. Yeniden belediyeleştirmeler de küresel çapta yaygınlaşmaktadır. 2000-2015 yılları arasında 37 ülkede 235 yerde suyun yeniden belediyeleştirilmesi durumu yaşanmış ve bu gelişmeler, dünya çapında 100 milyon insanı etkilemiştir (Kishimoto, Lobina ve Petitjean, 2015). Kuzey Amerika’da, içme suyu kaynaklarının yanı sıra kültürel mirası da tehlikeye atan petrol boru hatlarının inşasına karşı yerli halkların öncülük ettiği direnişler artmaktadır. Örneğin, Dakota Boru Hattı’nın bir parçası, “kabilenin hiçbir zaman rızasıyla Amerika Birleşik Devletleri’ne (ABD) devretmediği ve kabile üyelerinin güvenliği ve refahı açısından çevresel ve kültürel açıdan önemli olmaya devam eden topraklar ve sular üzerinden” geçmiştir (Whyte, 2017: 155). Nisan 2016 ile Şubat 2017 tarihleri arasında Standing Rock’ta toplanan su savunucuları kampı, Kuzey Amerika’daki yerli halkların ve müttefiklerinin uzun yıllardır gördüğümüz en büyük buluşmalarından biri olmuştur. Bu arada, şişelenmiş su sektörünün genişlemesine karşı da çeşitli itirazlar bulunmaktadır. Nestlé’nin Altı Uluslar Antlaşması[2] Toprakları’ndan su çekmesi sebebiyle şişelenmiş suya muhtaç bırakılan Kanada’daki İlk Uluslar[3] yerlileri gibi benzer bir su çekme projesinin gerçekleştirildiği yerlere yakın bölgelerde yaşayan Avustralya’daki kuraklık mağduru topluluklar da (Davis ve Carbonell, 2019), yeni ve mevcut su çıkarma lisanslarına karşı çıkmaktadır (Shimo, 2018). Ayrıca, finansallaşma nedeniyle su kaynakları üzerinde zaten var olan baskının daha da artmasına neden olan küresel gaz endüstrisinin su kaynaklarına el koymasına karşı, Avustralya’da bir direniş gerçekleşmiştir (Moore, 2022b). Direnişe, küçük ölçekli tarımla uğraşan çiftçiler, İlk Uluslar[4] yerlileri, bazı kent çevrecileri ve kırsal topluluklar (kiracılar ve mülk sahipleri de dâhil) katılım sağlamıştır (Moore, 2022a). Hidroelektrik santrallerin inşası da dirençle karşılanmaktadır. Örneğin Balkan toplumları nehirlerine el konulmasına karşı çıkmaktadır. Sırbistan’ın Topli Do köyü sakinleri, inşaat çalışma alanlarını işgal etmiş ve bu doğrultuda hükümete taleplerde bulunmuştur. Mücadele, sadece suya erişim hakkını değil, aynı zamanda çevrenin ve kültürel mirasın korunmasını da içermektedir (Midžić, 2018).
Bu mücadelelerin birçoğu benzer bir çağrı, yani “Su Hayattır!” çağrısı altında örgütlenmiş ve ortak deneyimler üzerinden dayanışmada bulunarak birbirleriyle bağ kurmuşlardır. Peki, bu mücadeleleri, bu bağlantıları merkeze alacak şekilde nasıl kavramsallaştırabiliriz? Başka bir deyişle, bu mücadeleleri kapitalizm teorisi içinde ilişkisel olarak nasıl kavramsallaştırabiliriz ve ortaya ne gibi sonuçlar çıkar? İlerleyen bölümlerde, bu sorulara yönelerek su gaspının farklı biçimlerini ve bunların yol açtığı mücadeleleri nasıl kavramsallaştırabileceğimizi inceleyeceğiz.
Kapitalist Birikim: Sömürü ve El Koymanın İkiz Dinamikleri
Başlangıç olarak, ekonomik olanın ötesine geçen (ve ekonomik ile politik olanın ayrılmasına karşı çıkan) ve çoklu kapitalist genişleme ile yeniden üretim dinamiklerindeki gerilimi gösteren bir kapitalizm teorisine ihtiyacımız var. Bunun için, el koyma ile sömürü arasındaki içsel ilişkilere odaklanmanın iyi bir başlangıç noktası olacağını düşünüyoruz. Bu bölümde, küresel kapitalizmin yapılanma koşullarını ve el koyma eyleminin nasıl bir merkezi dinamik olduğunu kısaca açıklayacağız.
Tarihsel olarak kapitalizm, İngiltere’de on beşinci ve on altıncı yüzyıllarda, müştereklerin çitlenmesi zemininde, özel toprak mülkiyeti ve tarımsal ücretli emek çerçevesinde yeni toplumsal mülkiyet ilişkilerinin kurulduğu bir dönemde ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla kapitalizmin temel özelliği üretimin örgütlenme biçimidir (Marx, [1867] 1990: 279– 280). Ücretli emeğe ve üretim araçlarının özel mülkiyetine dayanan artık emeğin sömürülmesi, feodalizmde olduğu gibi doğrudan politik olarak dayatılmaz; çünkü üretim araçlarına sahip olmayanlar emek güçlerini satmakta “özgürdürler” (Wood, 1995: 29, 34). Daha net söylemek gerekirse, hiç kimse belirli bir işveren için çalışmaya zorlanmaz. Ancak üretim araçlarına sahip olmayan insanlar dolaylı olarak ücretli iş aramak zorundadır. Kendilerini yeniden üretebilmek için emek güçlerini satmak zorunda kalırlar. Ancak işçilerin aldıkları ücret, ürettikleri ürünlerin gerçek değerini yansıtmamaktadır. “Çünkü kapitalist, emek gücünü her zaman kendi değerinin yeniden üretimi için gerekenden daha uzun süre çalıştırır” (Marx, [1867] 1990: 679). Başka bir deyişle, işçilere iş günlerinin bir kısmı için ücret ödenir ve böylece işçiler emek güçlerini yeniden üretebilirler. Çalışma gününün diğer kısımlarında ise kapitaliste bedava artık emek sağlarlar ve böylelikle kapitalist kârın temeli olan artı değeri üretirler. Sonuç olarak, ücret biçimi “işgününün gerekli emek ve artık emek, ücretli emek ve ücretsiz emek olarak bölünmesinin her türlü izini ortadan kaldırır. Her türlü emek, ücretli emek olarak görünür” (Marx, [1867] 1990: 680).
Dolayısıyla, kapitalist toplumsal üretim ilişkilerinin yapılandırılması koşullarını belirlerken, meta üretiminin üretim araçlarının özel mülkiyeti etrafında nasıl yoğunlaştığına ve ekonominin mantığı artı değer üretimine yöneldikçe, ücretli emeğin ihtiyaçtan çok kâr elde etmeyi önceleyen kapitalist birikimi ne şekilde artırdığına odaklanmamız gerekir (Wood, 1995: 24; Bieler ve Morton, 2018: 20). Kapitalist toplumsal üretim ilişkilerinin özünden kaynaklanan bu yapılandırma koşulları, rekabet, piyasa eşdeğerliği, teknolojik inovasyon, kriz ve genişlemedir. Sermayenin farklı kesimleri arasındaki rekabet, üretim ilişkilerinde devrim yaratabilecek teknik yeniliklere yol açar (Barker, 1997: 29). Ancak sürekli inovasyon, içkin nitelikteki aşırı birikim krizlerine yol açar. Kriz çözme girişimleri, istikrarsız ve karmaşık gelişim hatları boyunca, yeni dışa doğru genişleme veya içe doğru yoğunlaşma yolları açar (Bieler ve Morton, 2018: 39–41). Kapitalizm, İngiltere’de yerleştikten sonra, dünyanın giderek daha büyük bölgelerini kapsayan ve hâlihazırda var olan uluslararası mutlakiyetçi devlet sistemi aracılığıyla dışarıya doğru yayılmıştır.
Fakat ücretli emeğin işyerlerinde sömürülmesi, kapitalist birikimi sürdürmek için yeterli değildir; yalnızca sömürüye odaklanmak, birikimi mümkün kılan fakat zorunlu olarak değersizleştirilen ve inkâr edilen koşulların gizlenmesine yol açar. Foster ve Clark’ın öne sürdüğü üzere:
Herhangi bir karmaşık ve dinamik sistem gibi kapitalizmin de hem onu ileri iten içsel bir gücü hem de sınırlarını belirleyen ve ilişkileri sürekli değişen kendi dışındaki nesnel koşulları vardır. Sistemin iç dinamiği, eşit değişim kisvesi altında emek gücünün sömürülmesi süreciyle yönetilirken, dış çevreyle olan temel ilişkisi ise bir el koyma ilişkisidir (Foster ve Clark, 2018: 1).
Foster ve Clarke’ın ifadesindeki ikinci kısma dönersek, kapitalizmin genişleme eğilimleri, kapitalizmin dinamik ve, Rosa Luxemburg’un argümanına da ([1913] 2003) dayanarak, içinden beslenebileceği ve içine doğru genişleyebileceği zorunlu bir dışarıyla sürekli ilişki içinde olmasını gerektirir. Dolayısıyla kapitalizm, bütünleştirici ve genişlemeci dinamiğiyle, artı değer elde etmek için yeni sınırlar ve olanaklar arayışındadır. Başka bir deyişle kapitalizm, genişlemenin içeriye doğru gerçekleşebileceği kendi dışında kalan bir ihtiyaç yaratır (De Angelis, 2001: 3–4). İlerleyen kısımlarda görüleceği üzere, çeşitli el koyma biçimleri sömürünün ardındaki gizlenmiş alandır ve bu nedenle kapitalist yeniden üretimin zorunlu ön koşuludur. Ve önceki bölümde de anlatıldığı şekliyle el koyma, su gaspının arkasındaki kritik dinamiktir.
Marx’ın kapitalist üretim biçiminin ilk kez görüldüğü zamanı inceleyen ilkel birikim kavramı, el koyma kavramını anlamamız açısından önem taşımaktadır. Birikimin kapitalistlerin çok çalışmasına ve yatırımlarına dayandığı iddialarına karşı çıkan Marx’ın ilkel birikim kavramı, işçilerin üretim ve geçim araçlarına (çoğunlukla şiddet yoluyla) el konulması hususuna dikkatimizi çeker. Bu ayrım, yalnızca müştereklerin çitlenmesine olanak sağlamakla kalmamış; aynı zamanda bu vasıtayla sınıf ilişkilerini harekete geçirerek; üretim araçlarına sahip olanları veya onları kontrol edenleri, bunlara sahip olmayan ve artık emek güçlerini piyasada satmak zorunda kalanlardan ayırmıştır (Marx, [1867] 1990: 874). Zamanla başlangıçtaki ayrım belirsizleşmiş ve içerdiği toplumsal ilişkiler doğal yasalar olarak kabul edilmeye başlanmıştır (Marx, [1867] 1990: 899). Marx, el koymanın kapitalizm öncesi toplumsal ilişkilerin bir kalıntısı olmadığını, aksine ücretli emeğin kapitalist sömürüsünün gerçekleşmesi için gerekli bir ön koşul olduğunu göstererek, kapitalist politik ekonominin temellerinin hukuk ve piyasanın biçimsel eşitliğinin dışındaki süreçlere bağlı olduğunu ortaya koymuştur. Kapitalist birikimin “tepeden tırnağa her gözeneğinden kan ve pislik aktığını” (Marx, [1867] 1990: 926) göstermiştir. Daha da önemlisi bu, yalnızca Avrupa’ya özgü bir süreç olmamış; kolonyalizm gibi süreçler aracılığıyla kapitalizmin yayılmacı eğilimlerinin temelini oluşturmuştur. Örneğin Marx, İngiliz pamuk fabrikalarındaki örtülü köleliğin yeni dünyanın niteliksiz köleliğine ihtiyaç duyduğunu söylediğinde, el koymanın sömürüyle nasıl el ele gittiğini ve bu her iki dinamiğin de, köle emeğinden elde edilen kârın İngiliz sanayileşmesine sağladığı katkı ile birlikte kapitalist yeniden üretimin ayrılmaz birer parçası olduğunu anlatmaktadır. (Marx, [1867] 1990: 925).
İlerleyen zamanlarda, ilkel birikimin kapitalizmin sürekli yeniden üretiminde oynadığı rol üzerine başka tartışmalar da yaşanmıştır. Bu tarihsel bir süreç miydi, yoksa kapitalist yeniden üretim için sürekli bir zorunluluk mu? David Harvey’in “mülksüzleştirme yoluyla birikim” kavramı, sürekli el koymanın kapitalist birikimde oynadığı rolü anlamanın yollarından birisidir. Harvey, kapitalist yeniden üretimin hem ücretli emeğin hem de kapitalist ve kapitalist olmayan üretim biçimleri veya mekânları arasındaki ilişkilerin sömürülmesini gerektirdiğini ileri sürer (Harvey, 2003: 138). Yani Harvey, kapitalist meta üretiminin “dış”ının, çoğunlukla devletin kolaylık sağladığı yasal araçlar vasıtasıyla, sürekli olarak yeniden üretilmesi gerektiğini söyler. Su konusu bağlamında ise, yeni su kaynaklarını genişletilmiş su madenciliği ve şişeleme faaliyetleri vasıtasıyla birikim alanları haline getirebilen düzenleyici reformların ve KÖİ’lerin, su hizmetlerini ve altyapısını özel sektör yatırımına ve giderek artan şekilde de finansallaşma süreçlerine ve mantığına açmadaki rolleri aklımızda belirir (Pryke ve Allen, 2019). Bu kuşatma sürecine, su hakkı rejimlerinin özel mülkiyet ve devam eden sömürgeleştirme faaliyetlerinin genişlemesiyle su kaynaklarını birer akışkan ve giderek daha fazla finansallaştırılan varlıklara dönüştürmesinde ya da yeni barajların inşası ve tarım veya enerji gibi üretim sistemlerine fırsat tanıyan su peyzajı dönüşümleriyle yerli halklara ait su haklarının kısıtlanması ya da ortadan kaldırılmasında şahit olmaktayız. Özetle, su kaynaklarının gaspına dair bu örneklerden yola çıkarak, el koyma faaliyetlerinin kapitalist yeniden üretimin gerekli ve sürekli bir ön koşulu olduğunu ve piyasa ilişkilerinin henüz doğrudan aracılık etmediği kişileri, mekânları, doğayı ve toplumsal ilişkileri kapsayabileceğini söylüyoruz.
El koymanın, doğal dünyanın dönüşümü ve işçi sınıfının proleterleşmesi yoluyla sömürü için gerekli koşulları yarattığını bilmek, sınıf ilişkisinin nasıl yeniden üretildiğini anlayabilmemizi sağlar. Bu süreci incelerken, sınıf mücadelesini önceden belirlenmiş bir biçim veya konum olarak değil, var olan belirli sosyo-politik bağlam ve tahakküm biçimleri tarafından ortaya çıkarılan ve şekillendirilen bir süreç olarak (bu konuya bir sonraki bölümde değineceğiz) ele almaya başlayabiliriz. Massimo De Angelis (2001: 14–15), kapitalizmin amansız genişlemesinin sınıf ilişkilerini zorunlu olarak yeniden ürettiğini; fakat bu süreçlere sürekli olarak karşı durulduğunu ve bu karşı duruşların sonuçlarının –ister su hizmetlerinin yeniden belediyeleştirilmesi olsun ister yeni petrol boru hatlarının işgal edilmesi olsun– sınıfsal antagonizmi keskinleştirdiğini; aynı zamanda daha fazla genişlemeye engel teşkil ettiğini iddia ederken, aslında önemli bir müdahalede bulunmaktadır. Dolayısıyla ilkel birikim, belirli kişilerin proleterleşmesi anlamına gelirken, bir direniş öznesini, sermaye genişlemesine karşı potansiyel bir toplumsal bariyeri ve böylelikle de sınıf mücadelesini ortaya çıkarmaktadır.
Bizler de, Foster ve Clarke’ın bu bölümün başında özetle sunulan fikirlerine uygun olarak, su gaspının farklı biçimlerinin sömürü ve el koyma arasındaki bütünsel ilişkiyi yansıttığını söylüyoruz. İster hisse kârı peşinde koşan finansal aktörler tarafından su hizmetlerinin özelleştirilmesi, ister Kaliforniya’da su için vadeli işlemlerin alım satımı, isterse de Balkanlar’daki hidroelektrik santraller şeklinde olsun, su kaynakları ve hizmetleri birikim alanı olarak yeniden tasavvur edilmektedir. Su kaynakları yatırım alanı haline geldikçe, su kaynaklarının gaspı ile mevcut su peyzajları ve önceden var olan toplumsal üretim ilişkileri de yavaş yavaş dönüşmektedir (Sosa ve Zwarteveen, 2012: 372–373). Dahası, suya el konulması, bu alanlarda çalışanların daha fazla sömürülmesinin önünü açacak koşulları harekete geçirmektedir. Su gaspının, el koyma ve sömürü arasındaki ilişkiyi ne şekilde kapsadığını inceleyerek, suya el konulmasına karşı direnenlerin çeşitliliğini anlamaya yönelik bir temel oluşturmaya başlayabiliriz. Bu direniş hareketleri genellikle sendikaları ve diğer toplumsal hareketleri kapsamaktadır. Bu noktada sendikalar öncelikle ücretler, kötü çalışma koşulları ve özelleştirmeler nedeniyle olası iş kayıplarıyla ilgilenirken; toplumsal hareketler, su kalitesi ve miktarı ile fiyatlardaki ani artışlar ve kültürel kayıplar konusunda kaygı duyabilirler. Bu farklı aktörler, el koyma-sömürü başlığı altında analiz edildiğinde, aynı temel eğilimlerin farklı yönlerine veya anlarına yanıt vermektedir. Bir sonraki bölümde, iş yerinde sömürüyü kolaylaştıran somut el koyma biçimlerine değineceğiz.
Toplumsal Fabrikada El Koyma ve Direniş: Sınıf Mücadelesinin Aracılı Biçimleri
Bir önceki bölümde, el koyma faaliyetinin sömürü için gerekli ve sürekli bir koşul olduğunu; bunun kapitalizme özgü olduğunu ve su gaspının ise bu anlamda açıklayıcı bir örnek oluşturduğunu söylemiştik. Bu bölümde, su kaynaklarının gasp edilmesiyle ilgili farklı el koyma biçimlerini inceleyeceğiz. Toplumsal yeniden üretim kuramcıları, post-kolonyal açıklamalar ve eko-sosyalizmle ilişki kurulduğunda, kapitalist yeniden üretimin, ücretli emeğin sömürülmesinin yanı sıra insana ve doğaya farklı şekillerde el konulmasına da bağlı olduğu açıkça görülmektedir. Bu farklı yaklaşımlar aracılığıyla ortaya çıkan sınıf mücadelesi kategorisinin, bütünleşik süreçlerin farklı anlarını yansıtmakta olduğunu ifade etmek isteriz. Dolayısıyla amaç, mücadelelerin çeşitliliğini tek bir kategoriye indirgemek değil, aksine içsel ilişkilerine işaret ederek reaksiyoner veya savunmacı taleplerin ötesine geçme potansiyellerini ortaya koymaktır. Soyutun ötesine geçebilmek için bu kategorilerin, tarihsel politik özgünlükler ya da başka bir deyişle, küresel kapitalizmin içerisinde belirli doğalardan ve ırkçılığa ve cinsiyete dayalı baskılardan faydalandığı ve bunları ürettiği yöntemler kapsamında analiz edilmesi gerekmektedir.
Marksist düşüncenin, kapitalist yeniden üretimin içsel gücünü anlamak için elzem olduğu yerde, Marksist-feminist, post-kolonyal ve eko-sosyalist müdahaleler, “dışarıyı” ve sınıf mücadelesinin hem işyerini hem de toplumsal yeniden üretim alanını tüm farklı tezahürleriyle kapsayan toplumsal fabrikanın her yerinde nasıl ortaya çıktığını tam olarak kavrayabilmemizi sağlar (Cleaver, 2000). Bu kapsamda, emek gücünün yeniden üretimi için gerekli olan ve çoğu zaman görünmez kılınan süreçlere ve toplumsal ilişkilere doğrudan odaklanmak amacıyla, Marksist-feminist tartışmalardan yararlanan Toplumsal Yeniden Üretim Teorisine bakacağız (Bhattacharya, 2017a: 73). Genel anlamda, toplumsal yeniden üretim, yaşamın hem şuan hem de nesiller arası sürdürülmesidir. Ancak kapitalizmde bu, emek gücüne indirgendiğinde, kapitalist yeniden üretimin de gerekli koşulu olan bir yaşam biçimidir (Laslett ve Brenner, 1989: 382–383). Çalışanların işlerine her gün hazır bir şekilde gitmeleri için, arka planda çok fazla çalışma yapılması gerekmektedir. Birilerinin yiyecek satın alması, yemek pişirmesi, çamaşır yıkaması, çocuklara bakması ve yaşlılara bakım sağlaması gerekir. Bu görevler genellikle kadınların ücretsiz emeğiyle karşılanmakta veya kapitalizm kapsamında yaşlılar için bakım evleri ya da çocuk bakımı sağlayan özel kreşler şeklinde ticarileştirilmekte olup, erişim kişinin ödeme gücüne bağlı olarak belirlenmektedir. Bu tür yaşamsal faaliyetler ile bunlara ilişkin gerekli kurumlar, kamu hizmetleri ve sosyal ilişkiler, muhakkak ki piyasanın doğrudan aracılığının dışındadır; fakat piyasa işleyişinin ayrılmaz bir parçasıdır (Bhattacharya, 2017b: 1). Ve tüm bunlar, kapitalizm içi ancak ekonomi dışıdır (Fraser ve Jaeggi, 2018: 57). Dolayısıyla, kapitalist birikim hem işyerindeki ücretli emeğin sömürülmesine hem de toplumsal yeniden üretim alanındaki ücretsiz emeğin sömürülmesine bağlıdır.
Bu durum, sınıf mücadelesi üzerine düşünme biçimimiz açısından bazı çıkarımlar sunmaktadır. Toplumsal yeniden üretimin kapitalist birikim için elzem olduğunu fark ettiğimizde, işçinin varlığının işyerinin ötesine uzandığı ve işyerinin kapitalizmin ve ona bağlı sınıf ilişkilerinin yeniden üretiminde sadece bir ‘an’ olduğu açıkça ortaya çıkar (Bhattacharya, 2017a: 69). Bu anlamda su, üretim ve toplumsal yeniden üretim arasındaki içsel ilişkiyi vurgulayan konulardan biridir. Su, su hizmetleri, şişelenmiş su üreticileri ve ekstraktif şirketler gibi birçok sektör için hayati öneme sahip olduğu için, ücretli emeğin sömürülmesini doğrudan etkilerken, toplumsal yeniden üretim alanının da vazgeçilmezidir. Çünkü tüm insanlar hayatta kalmak için suya bağımlıdır. Bu sebeple, örneğin kamusal su hizmetleri veya temiz su kaynakları için verilen mücadeleler sınıf dışı değildir; en genelde, sermayenin yeniden üretimine karşı verilen sınıf mücadelesinin aracılı biçimleri olma potansiyeline sahiptir (Bhattacharya, 2017a: 84–85, 88–89). Burada farklı bir bakış açısıyla yola çıkılabilir –ki “Su Hayattır”ın örgütlenme sloganı da bunu vurgulamaktadır– ve nüfusun farklı kesimleri harekete geçirilebilir. Fakat aynı zamanda da kapitalist yeniden üretimin merkezinde yer alan dinamiklere cevap verilerek potansiyel olarak önünde engel oluşturulabilir. Bu nedenle, toplumsal yeniden üretim alanındaki “kürtaja, çocuk bakımına, daha iyi ücretlere ve sağlıklı içme suyuna erişim mücadeleleri” gibi ödenmeyen emeğe el konulmasıyla ilgili mücadeleler (Ferguson, 2016: 52), emeklilik, ücret seviyeleri ve işyeri koşullarıyla ilgili mücadelelere benzer şekilde, potansiyel birer sınıf mücadelesi olarak kavramsallaştırılmalıdır.
Post-kolonyal çalışmalar, kapitalizmin ortaya çıkışının tarihsel olarak Atlantik köle ticaretinden elde edilen gelirlere, pamuk ve şeker üretimindeki köle emeğine ve plantasyonlar ile yerleşimci sömürgeciliğe yer açılması için topraklarından edilen yerli halkların soykırıma uğratılmasına bağlı olduğunu açıkça göstermektedir. (Anievas ve Nişancioğlu, 2015: 165; Issar, 2021: 33). Bu bağlamda Nancy Fraser, ırkçılığa dayalı el koyma biçimlerinin devam eden kapitalist birikim için ne kadar önemli olduğunu dile getirmektedir. “Hatta ‘olgun’ kapitalizm bile, özellikle ırk ayrımcılığına maruz bırakılmış öznelerden elde edilen kapasite ve kaynakların, hem çevre hem de merkezde düzenli olarak iç edilmesine dayanmaktadır.” (Fraser, 2016: 167). Kapitalist yeniden üretim, ücretli emeğe ilave olarak, üretim sürecinde sömürülen ve resmi olarak asla “özgür emek” haline gelemeyen, köleleştirilmiş ve bağımlı işçilere kolay erişime bağlıdır (Dawson, 2016: 151). Kısacası, “ırksal ayrımcılığa uğratılmış ‘ötekilere’ el konulması, ‘işçilerin’ sömürülmesi için gereken arka plan şartlarını oluşturmaktadır” (Fraser, 2016: 168). Irkçı kapitalizmi sömürü-el koyma ilişkisinin başka bir biçimi olarak anlamak, su mücadelelerini kapitalizm teorisi içinde konumlandırmaya yönelik daha derin bir analitik bakış açısı sağlar. Sınıf mücadelesi kategorisi bir yandan, bu tür hareketlerin temel kapitalist dinamiklere karşı ne şekilde direndiğini ve onlara nasıl bir engel teşkil ettiğini soyut terimlerle açıklarken; diğer yandan ırk ve toplumsal cinsiyet ayrımcılığına dayalı bu deneyimlerin değerlendirilmesinde işyerlerinin ve salt ekonomik alanın ötesinde ayrıca önem kazanır durumdadır.
Bu durumu somut örnekler üzerinden inceleyelim. Öncelikle, Küresel Kuzey ülkelerindeki şehirlerin yoksul mahallelerinin suya erişim hakkı, finansal krizlere yönelik yeniden yapılandırma çabalarının bir parçası olarak ellerinden alındığı için, yaşamsal bir koşul olan suya erişimde ırksal ayrımcılık görülmektedir. ABD’deki Flint ve Detroit şehirleri mali iflasları nedeniyle özel yönetime bırakıldığında, Flint’teki su kalitesi maliyet kesintileri nedeniyle hızla kötüleşmiş; Detroit’te ise şişirilmiş su faturalarını ödeyemeyen on binlerce hanenin suyu kesilmiştir. Bu konuda Cristy Clark (2020: 185) şu sonuca varmaktadır: “Bu iki şehirde görülen su krizleri, sistematik ırkçılığın, derin yoksulluğun ve şehir yönetimlerinin finansallaşmasının yol açtığı demokrasi açığının sonucudur.” Başka bir deyişle, burada suya erişim hakkının olmamasının açık bir ırksal boyutu vardır ve fakat su hizmetlerinin iyileştirilmesi için verilen mücadeleler, finansallaşmış sermayeye ve kamunun ele geçirilmesine karşı direniş göstermektedir. Belirli bir sosyo-politik tarih üzerinden şekillenen sınıf mücadelesi kategorisi, ırka dayalı ayrımcılık ve yoksulluk süreçlerinin birbirini nasıl yeniden pekiştirdiğini ortaya koymaktadır.
İkinci olarak, su kaynaklarının gaspına karşı verilen mücadeleler çoğu zaman yerli halkların topraklarına el konulmasıyla iç içe geçmiş durumdadır ve bu el koyma faaliyeti, yeni (çoğunlukla ekstraktif) sanayilerde sömürünün artmasına yol açar. Aşağıdaki örnekte de açıkça görüleceği üzere, yerli halkların topraklarına el konulması, yalnızca geçim kaynaklarının kuşatılması değil, aynı zamanda birbirine yabancılaşmamış bütünleşik yapıdaki doğa ve toplumun bütün kozmolojisinin potansiyel yıkımı anlamına gelmektedir. Bu açıdan bakıldığında mevzu, su gaspının ötesindedir. Örneğin, Dakota Access Boru Hattı, “1868 Fort Laramie Antlaşması kapsamındaki devredilmemiş topraklardan ilerleyerek Standing Rock koruma alanının hemen membaındaki Mni Sose’nin (Missouri Nehri) alt kısmından geçmiş; bu sebeple bu alanın su kaynaklarını tehdit etmiştir” (Estes, 2019: 2). İnşanın son aşamasına, su mücadelesi verenler tarafından kurulan kampın 2017 yılında zorla kaldırılmasıyla geçilmiştir. Bu süreçte Oceti Sakowin halkının kutsal mezar alanı tahrip edilmiştir. “Yerli halklar kapitalist kalkınmanın önünde engel teşkil ettiğinden, bedenlerinin -hem toprağın altından hem de üstünden- kaldırılması gerekiyordu; bu da onların toprakla olan meşru ilişkilerinin ortadan kaldırılması anlamına geliyordu” (Estes, 2019: 47). Benzer el koyma örnekleri Kanada ve Avustralya’da da yaşanmış; buralardaki yerli halkların toprak ve doğaya dair anlayışları, ekstraktif endüstrilerin bu alanları birikim için yeniden tasarlayabilmesi amacıyla zor kullanılarak yok edilmek zorunda kalmıştır.
Ancak, birçok yerli kozmolojinin de belirttiği üzere, el koyma faaliyetlerinin etkisi toplumsalın ötesindedir ve birikimin gerçekleşmesi için gerekli olan belirli bir tür doğayı üretir. Marksist ekolojist John Bellamy Foster, kapitalist birikimin sürekliliği için doğaya el konulmasının gerekliliğine dikkatimizi çeker. Marx ([1867] 1990: 876) ilkel birikimin özgün sürecinden bahsederken, Foster ve Burkett (2018), onun yalnızca emeğin üretim araçlarından ayrılmasını ve dolayısıyla proleterleşmeyi değil, aynı zamanda toplumun doğadan ayrılmasını da kastettiğini öne sürmektedir. Jason Moore, ekolojik Marksist bir bakış açısından yola çıkarak ve dikkatimizi doğaya çekerek; kapitalist yeniden üretimin dışsal bir alana ihtiyaç duyması ve “ucuz doğaların” kapitalist birikimin devamını kolaylaştırmadaki rolü hakkında benzer bir argüman geliştirmiştir. Kapitalizm, krizlerin üstesinden gelebilmek için, genişleyen kapitalist meta üretimi ile ucuz doğalara el konulmasıyla oluşan bir kombinasyona; yani “fabrika kapılarına (veya ofis kapılarına, ya da…) doğru gelen düşük maliyetli gıda, iş gücü, enerji ve hammadde akışına” ihtiyaç duyar (Moore, 2015: 53). Moore (Harvey gibi) sömürü ve el koyma arasındaki ayrılmaz ilişkiyi ve doğanın bu ilişki aracılığıyla nasıl dönüştüğünü vurgular. Sonuç olarak, “bu zorunluluğa verilen yanıt, sonsuz coğrafi genişleme ve sonsuz inovasyon olmuştur” (Moore, 2015: 155). Şişelenmiş su üretimi, ekstraktif sanayiler, hidroelektrik enerji projeleri ve su piyasası uğruna yürütülen su gaspı faaliyetleri, tam olarak birer coğrafi genişleme ve inovasyon örnekleridir. Su ne tarafsız bir kaynak ne de sadece ekonomik bir maldır; aksine bu dinamikler vasıtasıyla sürekli olarak yeniden tasavvur edilir. Dolayısıyla, ilkel birikim hem bir sınıf ilişkisi yaratır hem de doğal dünyayı niteliksel olarak dönüştürür. Su kaynaklarının gaspında ise bu formülasyon, yeni düzenleyici rejimlerin veya arazi kuşatma yöntemlerinin ötesine geçerek, suyla olan ilişkimizin niteliksel ve mantıksal dönüşümüne odaklanmaktadır. Su sadece dışsal bir kaynak mıdır; yoksa bizler onun somut birer parçası mıyız? Bu çatışan değer sistemleri birçok su mücadelesinde görülmektedir (bkz. Moore, 2022a). Örneğin, Balkanlar’da geliştirilen küçük ölçekli hidroelektrik enerji projeleri, coşkun nehirleri karlı birer yeşil enerji kaynağı olarak görürken; buralarda yaşayan topluluklar için bu nehirler, yaşamlarının her alanında rol oynamaktadır (EWM, 2018; Gallop, Vejnović ve Pehchevski, 2019).
Bu farklı bakış açılarını bir araya getirerek, farklı şekillerdeki su gaspı biçimlerinin ve farklı deneyimlerin (cinsiyete ve ırk ayrımına uğratılmış ya da varoluş biçimleri yok edilmiş) içsel olarak birbiriyle ne şekilde ilişkili olduğunu ve birbirine bağlı süreçlerin farklı anları olarak nasıl ele alınabileceklerini düşünmeye başlayabiliriz. Su mücadelelerine tekrar dönersek, Nick Estes (2019: 30–33) petrol kumu endüstrisini tanımlarken mükemmel bir örnek sunmaktadır[5]. Öncelikle, sermayenin ucuz doğa arayışı, çevrenin muazzam ölçüde tahrip edilmesini içermektedir. Kanada’nın Alberta eyaletindeki tatlı su kaynakları da bu anlamda büyük miktarlarda kirletilmiştir. Bu kirlilik, bölgede yaşayan yerli halkın yaşam koşullarını doğrudan olumsuz etkilemektedir. Ayrıca, petrol kumu endüstrisi, ilgili üretim sürecinde emek gücü sömürülen işçilerin barınması amacıyla, hızla büyüyen kasabaların inşa edilmesine yol açmaktadır. Erkeklerin kadınlardan çok daha fazla sayıda olduğu bu “erkek kampları”, yerli halklara mensup kadınlara yönelik yaygın şiddetin de kökenini oluşturmaktadır. Son olarak, petrol kumlarından çıkarılan petrolün taşınması için boru hatlarının inşası söz konusu olduğunda, Standing Rock’ta olduğu gibi yerli halkın topraklarına el konulmaktadır. Bu noktaların her birini ayrı bir süreç olarak ele almak, bu içsel ilişkiyi ve ortak mantığı, ayrıca bu sistem içindeki potansiyel kopma noktalarını gözden kaçırmak anlamına gelir. Bizler, bütün bunların ayrı olaylar değil, birbirine bağlı süreçlere ait anlar olduğunu ve bu farklı cinsiyetçi, ırksal ve ekolojik bakış açılarından faydalanarak, sömürü ve el koyma deneyimlerini daha kapsamlı bir şekilde anlayabileceğimizi öne sürüyoruz.
Daha da önemlisi, su kaynakları kapsamındaki sömürü ve farklı el koyma biçimleri aynı süreçlerin farklılaşmış anlarıysa, bu süreçlere karşı verilen mücadeleler için de aynısı söylenebilir. Analitik olarak, ortaya çıkan sınıf mücadelesine deneyimsel bir araç olarak odaklanmak, sömürü ve el koymanın ve ayrıca direnişin dinamiklerini çözmemizi sağlar. Yukarıda anlatılan kuramsallaştırmalarla bağlantılı olarak kullanıldığında sınıf, cinsiyet, ırk ve doğaya el konulması kavramlarının, çatışmalı kapitalist birikim anlarında içsel olarak nasıl birbiriyle ilişkili olduğunu anlayabiliriz (Bieler ve Morton, 2018: 49–50). Ancak bütün su gaspı girişimlerinin yalnızca potansiyel birer sınıf mücadelesi örneği olarak anlaşılması gerektiğini savunmuyoruz. Öyle ki bu bir sınıf indirgemeciliği çağrısı değildir. Tersine, su mücadelelerini bütünleşik bir kapitalizm teorisi üzerinden okuyarak, daha kapsamlı dinamiklerin ve sınıfsal karakterin gösterilebileceğini düşünüyoruz. Bu analiz bağlamında, tekil su mücadelesi örneklerini ne şekilde karşılaştırabileceğimizi ve bu örneklerin hem birbirleriyle hem de daha geniş siyasal ve ekonomik sistemle olan ilişkisini göstermemiz gerekiyor. Bir sonraki bölümde bu metodolojik hususlar incelenecektir.
Su Mücadelelerinin Genel Etkilerini Anlayabilmek
Her dinamiğin ve yapılandırıcı koşulun kendi içinde birbiriyle ilişkili olduğunu, ancak aynı zamanda belirli sosyo-politik bağlamlar tarafından da şekillendirildiğini ifade ederken, genel kapitalist politik ekonomiyi ve onun somut toplumsal oluşumlarını bir arada tutmayı amaçlıyoruz. Ancak kapitalizmi, her bir dinamiğin diğerini etkilediği ve şekillendirdiği bütünleşik bir baskı, sömürü ve el koyma sistemi olarak anlamak, geleneksel karşılaştırmalı modelleri sorgulamamızı gerektirmektedir. Philip McMichael’ın (1990, 2000) birleşik karşılaştırması, söylediklerimizle uyumlu bir yöntem sunmaktadır. Geleneksel değerlendirmeler, en benzer veya en farklı araştırma tarzına dayalı olarak, sınırlandırılmış iki veya daha fazla vaka arasında karşılaştırma yaparken; birleşik karşılaştırma, içsel ilişkiler felsefesine (Ollman, 2003) dayanmakta ve bir bütünlüğün ortaya çıkarılması için bir sürecin veya dinamiğin iki veya daha fazla biçimi arasında ilişki kurmaktadır. Bu şekilde her bir vaka, atomize edilmiş bir analiz birimi olmaktan ziyade bir bakış açısı haline gelir ve karşılaştırma şematik olmaktan ziyade özsel olur. Amaç, parçalar ve bütün arasında işlevselci (kapsayıcı modellere bakınız) bir ilişkiden ziyade diyalektik bir ilişkiyi sürdürmektir (McMichael, 1990: 390). Böylelikle, bütün ancak tarihsel analiz yoluyla ortaya çıkar; çünkü analiz birimleri, tekil başlangıç noktaları değil, tarihsel olarak bütünleşmiş süreçleri gözlemleme alanları olarak ele alınır (McMichael, 1990: 392). Daha da önemlisi, bireysel vakalar ayrı ayrı ele alınmak yerine, birbirlerini oluşturan unsurlar olarak kabul edilir. Bir bölgedeki belirli bir su gaspı biçimine karşı verilen mücadele, diğer bölgelerdeki mücadeleleri de eş zamanlı olarak şekillendirir. Dolayısıyla, birleşik bir karşılaştırma metodolojisi stratejisi izlendiğinde, su kaynaklarının gaspına karşı verilen bir mücadele, yalnızca belirli bir ulusal veya yerel itiraz anı şeklinde olmaz. Bunun yerine, su kaynaklarına el konulmasına karşı verilen mücadeleler, küresel politik ekonomi kapsamındaki kriz koşullarının neo-liberal ve kapitalist yeniden yapılanmasındaki daha geniş dinamiklerin mekânsal ve zamansal bileşenleri olarak anlaşılır.
Kısacası, su kaynaklarına el konulmasına karşı verilen belirli mücadele anları, küresel politik ekonomi kapsamındaki kapitalist birikime karşı verilen daha geniş mücadelelerin içine yerleşiktir ve içsel olarak da bunlarla ilişkilidir. Dolayısıyla, su kaynaklarına el konulmasına karşı sergilenen belirli itiraz anları, “öngörülemeyen sonuçlara sahip tarihsel bir konjonktürde bir araya getirildikleri ve bu nedenle de yeniden tanımlandıkları için karşılaştırılabilir niteliktedir” (McMichael, 1990: 389). Küresel neo-liberal gelişmeler, aralarında hem birbirlerini hem de genel sistemi ne tarzda şekillendirdikleri hususunda kıyas yapılan farklı yerel ve ulusal bağlamlardaki politikaları biçimlendirirken, küresel politik ekonomi de değişime uğramaktadır. “Aslında ‘bütün’, kendi kendini oluşturan bir bütünün anları olarak ‘parçaların’ karşılaştırmalı analizi vasıtasıyla ortaya çıkar” (McMichael, 1990: 386; ayrıca bkz. McMichael, 2000: 671). Dolayısıyla, her bir örnek bir bakıma genel sistem içindeki benzer baskılara, özellikle de burada neo-liberal yeniden yapılanmanın ardından karlı yatırım fırsatları arayan sermayeye yanıt verirken, genel sistem önceden belirlenmiş sabit bir bütün değildir. Daha ziyade, farklı mücadele örneklerini hem şekillendirir, hem de bu örnekler tarafından eşit oranda şekillendirilir. Bütündeki dönüşümünün mümkün olduğunu gösteren şey de, bu farklı parçalar ile parçaları vasıtasıyla bütünün birlikte meydana gelmesidir (Hart, 2018: 378).
Birleşik karşılaştırma yapmanın farklı yolları bulunmaktadır. Çoklu model, aynı sürecin zaman içindeki farklı örnekleri arasında ilişki kurar. Örneğin, ekstraktif endüstrilerin yirminci yüzyıl boyunca su kaynaklarına ne şekilde el koyduğuna dair farklı örnekleri inceleyebiliriz. Buradaki amaç, su kaynaklarına el konulmasına dair tarihsel bağlamdan kopuk bir anlayış geliştirmek değil, her bir örneği, tarihsel olarak gelişen sürecin bir anı olarak anlamaktır. Bir diğer model ise, zaman içinde değil; mekânlar arasında belirli bir konjonktüre somutluk kazandırmayı amaçlayarak yapılan tekil karşılaştırmadır. Tekil biçim, zamanın bir anını ele alır ve çelişkili bir bütünün farklı parçalarını birbiriyle ilişkilendirir. Ortak su yönetiminin su hizmetlerindeki artan finansallaşmayla birlikte var olma şekli buna örnek olarak verilebilir. Burada, belirli bir anın çelişkili noktalarına ve çok katmanlı yapısına odaklanma vardır (McMichael, 1990: 392–393). Üçüncü model, aynı zaman dilimi içinde ancak farklı coğrafi alanlarda meydana gelen aynı sürecin çoklu örneklerini ele alan alanlar arası karşılaştırmadır. Dünya genelinde suyun özelleştirilmesine karşı verilen mücadeleler, tekil sınıf mücadelesi anlarının birbirini karşılıklı olarak şekillendiren doğasına iyi bir örnektir. 2003 yılında Floransa’da düzenlenen birinci Alternatif Dünya Su Zirvesi esnasında İtalyan su aktivistlerinin karşılaştıkları özelleştirme baskılarının Küresel Güney’deki insanların karşılaştığı baskılara benzer olduğunu fark etmelerini sağlayan şey, 2000 yılında Bolivya’nın Cochabamba kentinde yaşanan “su savaşının” başarısıdır. Bu durum onları, 2011’de suyun özelleştirilmesine karşı yapılan başarılı referandumun ana platformu haline gelen ve ulusal düzeyde bir örgütlenme olan Su Hareketleri Forumu’nu kurmaya motive etmiştir. İtalya’daki bu kampanya, sonrasında, Avrupa Kamu Hizmeti Sendikaları Federasyonu’nu (EPSU) “Su ve Sanitasyon İnsan Hakkıdır” başlıklı bir Avrupa Vatandaş Girişimi başlatmaya teşvik etmiştir. 2012 ve 2013 yıllarında yaklaşık 1,9 milyon imza toplanmasının ardından Avrupa Komisyonu ve Avrupa Parlamentosu, suyun bir insan hakkı olduğu konusunda kamusal bir tutum benimsemesi için oturumlar düzenlemek zorunda bırakılmıştır. Bu durum, Yunanistan’ın Selanik kentinde suyun özelleştirmesine karşı verilen mücadeleyi de etkilemiş; Avrupa düzeyindeki deneyimden ilham alan aktivistler, özelleştirmeye karşı bir referandum düzenlemeye karar vermişlerdir. İrlandalı aktivistler Avrupa Yurttaş Girişimi’ne neredeyse hiç dâhil olmamalarına rağmen, İrlanda hükümeti su ücreti uygulamasını başlatma planını açıkladığında, büyük bir muhalefet hareketi ortaya çıkmış ve aktivistler, Avrupa’daki diğer mücadele sembollerinden yararlanarak; bu su hareketlerinde yer almış olan temsilcileri kamuya açık tartışmalara davet etmişlerdir. Yapılan şiddetli muhalefet, İrlanda hükümetine 2016 yılında ücretlendirmeleri askıya almaktan başka çare bırakmamıştır (Bieler, 2021). Bu farklı direniş anları, küresel politik ekonomideki kapitalist genişlemeye ait benzer baskılara cevap niteliğindedir. Verilen bu yanıtlar, birbirini etkileyerek karşılıklı olarak oluşturmuş ve aynı zamanda da küresel gelişmeleri hem şekillendirmiş hem de bu gelişmeler tarafından şekillendirilmiştir.
Bu model kapsamında yapılan karşılaştırmalar, yalnızca aynı tür su gaspı örneklerinde uygulanmamaktadır. Farklı su gasbı biçimleri de bu doğrultuda kıyaslanabilir. Caitlin Schroering, Brezilya’daki baraj projelerinden etkilenen insanların hakları için mücadele eden Barajlardan Etkilenenler Hareketini (MAB), Nijerya’nın Lagos kentinde su hizmetlerinin özelleştirilmesine karşı yürütülen “Suyumuz, Hakkımız” kampanyası ve Amerika Birleşik Devletleri’nin Pittsburgh kentindeki kirletilmiş sulardan kaynaklanan halk sağlığı kriziyle ilgili kampanyayla karşılaştırmıştır. Bu kampanyaların aktivistleri, Ocak 2019’da Nijerya’nın Abuja kentinde düzenlenen İnsanın Su Hakkı Zirvesi’nde bir araya gelerek, mücadelelerinin birbirini beslemesine ve aynı zamanda su kaynaklarının gaspına küresel düzeyde cevap vermesine olanak sağlayan bir alan yaratmışlardır. “Bu üç örnek aslında su hakkı için yerel ötesi bir hareketin tekil bir örneğini yansıtmaktadır” ve Abuja’daki zirvede “insanın su hakkı için yerel ötesi örgütlenmenin birleşme alanı” olarak bir araya gelmektedir (Schroering, 2021: 105). Aynı ya da farklı su gaspı biçimlerine karşı verilen su mücadelelerinin her biri, kesişen mekânların birleşik karşılaştırması vasıtasıyla, yalnızca birbirleriyle değil, aynı zamanda el koymanın günümüzdeki işleyiş şekline ve bu işleyiş şeklinin küresel kapitalizmin yeniden üretiminde etkinleştirdiği çelişkilere dair anlayışımızla ilişkilendirilebilir. Sermayenin sürekli olarak yeni karlı yatırım fırsatları arayışı tüm dünyadaki su kaynakları üzerinde baskı oluştururken, başarılı direniş anları bu baskılara sadece belirli bölgelerde karşı koymakla kalmamakta; küresel düzeyde güç yapılanmalarının oluşmasını da doğrudan etkilemektedir. Başka bir deyişle, bir yerde kapitalizme başarılı bir şekilde karşı konuluyorsa bu, kapitalizmin geneline karşı konuluyor olduğu anlamına gelir; çünkü böylelikle, onu aşan potansiyel alternatiflere işaret edilmektedir. Sonuç kısmında bu potansiyel alternatifleri ele alacağız.
Sonuç: Alternatif Gelecek Arayışında Su Kaynaklarının Gaspına Karşı Durmak
Bu makalede, kapitalizmin ücretli emeğe ve üretim araçlarının özel mülkiyetine dayalı meta üretimindeki artı değer sömürüsüne bağlı olduğunu ve bu şekilde işlediğini; ancak birikimin aynı zamanda toplumsal yeniden üretim alanındaki ve doğadaki mülksüzleştirmeye de bağlı olduğunu savunduk. Feminist Toplumsal Yeniden Üretim Teorisi’nin tarihsel materyalistlere hatırlattığı şey, kapitalist birikimin yalnızca işyerindeki sömürüye değil, aynı zamanda toplumsal yeniden üretim alanındaki ücretsiz emeğe de el konulmasına bağlı olduğudur. Dolayısıyla, herkesin suya uygun fiyatlarla erişebilmesi için verilen mücadeleler, kapitalist birikime karşı verilecek potansiyel sınıf mücadelesi anlarıdır. Dahası, post-kolonyel teori de tarihsel materyalistlere, kölelik ve yerleşimci kolonyalizm vasıtasıyla beyaz olmayan insanlara el konulmasıyla tarihsel olarak ortaya çıkan kapitalizmin, bugünkü sömürü ve el koyma biçimlerini yarattığını ve bunun da çoğu zaman yerli halkların soykırımıyla birlikte gerçekleştiğini söylemektedir. Dolayısıyla, Detroit Su Birliği gibi ırkçılığa maruz kalmış toplulukların verdikleri suya erişim mücadelesi veya Amerika Birleşik Devletleri Standing Rock’taki Oceti Sakowin direnişi de kapitalist birikimin genişlemesine karşı sergilenen mücadelelerdir; bu sebeple potansiyel sınıf mücadelesi biçimleri olarak kavramsallaştırılabilirler. Yani, eko-sosyalistlerin de tarihsel materyalistlere hatırlattığı üzere, kapitalist birikim yalnızca işyerindeki sömürüye değil, aynı zamanda ucuz doğaya el konulmasına (ve üretimine) da bağlıdır. Bu sebeple, ham petrol taşımak için kullanılan boru hatları veya açık maden ocaklarına karşı verilen mücadeleler de potansiyel birer sınıf mücadelesi olarak kavramsallaştırılabilir.
Özetle, kapitalist yeniden üretimin sömürüye ve el koymaya bağlı olduğunu söylerken, doğaya el konulmasına karşı olan ya da ırkçılık ve toplumsal cinsiyet bağlamında sergilenen mücadeleler ile en geniş anlamıyla işçi sınıfının koşullarının iyileştirilmesini (örneğin uygun fiyatlı ve temiz su talebi gibi) talep eden mücadelelerin kapitalist toplumsal ilişkilere ikincil nitelikte değil; onun ayrılmaz bir parçası olduğu görülmektedir. Bu, su kaynaklarına el konulmasına karşı bir araya gelerek harekete geçen sendikaların, toplumsal hareketlerin, çevre STK’larının, kalkınma gruplarının ve yerli halkların çeşitliliğini, potansiyel bir sınıf mücadelesi anı olarak algılamamızı sağlar. Su mücadelelerini potansiyel sınıf mücadeleleri olarak kuramsallaştırmak, meta üretimindeki ücretli emek sömürüsü ile ataerki, ırkçılık ve diğer baskı biçimleri arasındaki içsel ilişkileri görmemizi sağlar. Su kaynakları gaspının da somut bir örneğini oluşturduğu farklı el koyma dinamiklerini ele alarak, bu mücadeleleri el koyma ve sömürünün mümkün olduğu ve sıklıkla iç içe geçtiği alanlar olarak konumlandırmaktayız. Su kaynaklarının gaspına karşı verilen mücadeleler, sömürü (örneğin özelleştirilmiş su şirketlerindeki çalışma koşullarında görülen değişiklikler), el koyma (örneğin suyun ücretlendirilmesi uygulamaları ya da su teminindeki bozulmalar) ve bunlarla bağlantılı olarak da yerli halka yönelik soykırım sergilenmesi hususlarını konu edebilir. Bu “motivasyonlar” birbirinden ayrı değildir; belirli bir noktada kesişirler. İçsel olarak birbirleriyle ilişkilidirler ve kapitalist yeniden üretimi belirleyen süreçlerdeki farklı anları temsil ederler. Ayrıca, kendi tarihsel-politik özgünlükleri aracılığıyla, kapitalizmin doğasında var olan farklı çelişkilere ve krizlere meydan okuyabilirler. Başka bir deyişle, su mücadeleleri, potansiyel sınıf mücadelelerinin aracılı biçimleridir. Burada sınıf mücadelesi, her bir bağlamın tarihsel-politik özgünlükleri tarafından aracılık edilen ve el koyma ile sömürüyü kapsayan bir süreç olarak anlaşılmaktadır. Sınıf mücadelesini hem el koyma faaliyetlerini hem de sömürüyü kapsayan analitik bir kategori olarak kabul etmekle, mücadele alanı, ücretli emeğe dayalı meta üretimindeki artı değer yaratımından, kapitalist yeniden üretimin bağlı olduğu koşulları yani toplumsal yeniden üretimi ve doğayı da içerecek şekilde genişler. Bu noktada, çelişkilerin ve ardından gelen mücadelelerin birbiriyle ilişkili her alanda ortaya çıkabileceğini anlamamızı sağlayan açık, çelişkili ve eklemli bir kapitalist politik ekonomi (Arruzza, 2014: 3–6) odak noktası haline gelir.
Sömürünün, sınıf mücadelesi anlarındaki farklı el koyma biçimleriyle olan içsel nitelikteki ilişkisine odaklanmak, ilave gözlemler yapmamıza da imkân tanır. İlk olarak, daha tutarlı ve homojen bir aktörün ortaya çıkma olasılığını düşünmemizi sağlar. Sendikaların, toplumsal hareketlerin ve çevre gruplarının belirli bir mücadele kapsamındaki geniş ittifakları yalnızca geçici bir nitelikte olsa da, burada aktivistlerin kendilerinin dönüşümünü de içeren daha uzun vadeli bir ittifak potansiyeli de mevcuttur. Avrupa’da suyun özelleştirilmesine karşı verilen mücadelelerde aktivistler, başlangıçta sendikacı, feminist ve çevreci gibi kurumsal kimlikleriyle hareket etmişlerdir. Ancak zamanla, su mücadelelerinin sadece su sektöründeki ücret ve çalışma koşullarıyla değil; toplumsal yeniden üretim alanında herkes için suya erişimin güvence altına alınmasıyla da ilgili olduğunu fark ederek birer su aktivistlerine dönüşmüşlerdir. Farklı örgütlenmeler, suyun özelleştirilmesine dair yaklaşımlarından ötürü farklı bakış açılarını temsil etmektedir. Bireysel aktivistler farklı noktalardan yola çıkabilir; fakat sonrasında daha tutarlı hareket eden su aktivistleri haline gelebilirler. (Bieler, 2021: 158).
İkinci olarak, birleşik karşılaştırma metodolojisi yardımıyla, bu direniş anlarının aynı zamanda -otomatik olarak değil, en azından potansiyel olarak- kapitalizmin ötesinde alternatifler geliştirme fırsatları sunduğunu da görebiliriz; çünkü bütün, her zaman tekil itiraz anlarıyla birlikte şekillenir. Avrupa’da suyun özelleştirilmesine karşı verilen mücadelelerde İtalyan su hareketinin yaptığı en önemli katkılarından biri, suyun ortaklaşa yönetilen, ortaklaşa kullanılan ve gelecek nesiller için ortaklaşa korunan ortak bir kaynak olduğu anlayışıydı (Bieler, 2021: 158– 173). Bu, özel ve kamu ikiliğinin ötesine geçen bir su yönetimi örgütlenmesi biçimidir. Katılımcı demokrasi biçimleriyle doğrudan bağlantılıdır ki hareketin sloganı da bu bağlantıdan doğar: “Su diye yazılır; demokrasi diye okunur” (Fantini, 2014: 42). Yeni bir demokrasi anlayışı ile yeni bir ekonomi yönetimi tarzı ve daha da önemlisi, bu iki boyutun yakinen ve içsel olarak ilişkili olduğu bu birleşim, kapitalizmin ötesine geçen dönüştürücü bir boyut taşımaktadır.
Aynı şekilde, yerli halkların su kaynaklarının gaspına karşı direnişi açıkça kapitalist birikime yönelik olsa da, kapitalizmin ötesinde bir alternatifin tohumlarını da içerisinde barındırmaktadır. Yerli halkların bilgisi ve post-kolonyal müdahaleler, alternatif kozmolojilerin her zaman var olduğunu ve var olmaya devam ettiğini öne sürerek, alternatiflerin olmadığı yönündeki anlatılara karşı çıkar. “Birçoğu için ‘su hayattır’ cümlesi bir özlem veya iddia mevzusu değil, ampirik bir gerçekliktir. Su ‘yönetilecek’ bir şey değildir. Kendisiyle ilişkilenilecek bir şeydir” (Jewett and Garavan, 2019: 50). Dolayısıyla, post-kolonyal anlayışlar ile özellikle de yerli halkların su mücadelesine dair anlayışları, kapitalizmin ötesine geçen ve suyun ne olduğuna dair zaten var olan alternatif kavramları ortaya koymaktadır. Suyun hayat olduğu yönündeki yaygın söylem, hayatın kapitalist bir özneye indirgenmemesine işaret eder. Burada su “canlıdır ve eylem gücüne sahiptir; sıvı halde akar, gaz halinde bulut olur ve hatta katı buz halinde yeryüzünü hareket ettirir – çünkü canlıdır ve hayat verir” (Estes, 2019: 19). Standing Rock’taki “eylemciler kendilerine Su Savunucuları adını vermişlerdir; çünkü sadece bir boru hattına karşı değil; aynı zamanda daha büyük bir şey için, kapitalizm tarafından harap edilmiş bir gezegende yaşamı devam ettirmek için, mücadele etmişlerdir” (Estes, 2019: 15). Kapitalizmin ötesinde başka bir dünyanın mümkün olduğuna dair açık bir inanç vardır. Avustralya’daki kırsal topluluklar suyun “ne” olduğunu yeniden tanımlayarak, toplum ve doğa arasındaki içsel ilişkiyi ortaya koymuş ve sürekli el koymanın temelini oluşturan bu yabancılaşmış ilişkiye karşı durarak toplum ve doğayı yeniden tanımlamışlardır. Suyu ve toplumları birbirini oluşturan unsurlar olarak ele almak, mülksüzleştirme tartışmalarını gündeme getirip Terra Nullius’u[6] sorunsallaştırarak; toprak mülkiyeti kavramının özel mülkiyetten ayrıştırılmasını gerektirmiştir (Moore, 2022b). Suyun, “kültürel akış”[7] kavramı kapsamında ve su ticareti piyasası aracılığıyla İlk Uluslar Halklarına tahsis edilmesine ilişkin mevcut tartışmalar, kapitalizmin yerli halk kozmolojilerini piyasa temelli doğa anlayışlarına entegre edemediğini göstermektedir. Su, topraktan ayrı değildir; aksine, insan ve insan olmayan yaşamın ve varlığın ayrılmaz ilişkisine dayalı bir kozmolojiyi yansıtan bir kavram olarak, Ülkenin bir parçasıdır. “Yerli halk filozoflarının bize öğrettiği şey, kendimizi daha geniş bir canlı varlıklar topluluğunun parçası olarak görmeyi yeniden öğrenmemiz gerektiğidir” (Hickel, 2020: 271). Bu da, su kaynakları gaspının temelinde yatan yabancılaşmış toplum-doğa ilişkisini sorgulatmaktadır. Sonuç olarak, dönüşüm potansiyeli üzerine yapılan bu tartışmada da görüldüğü üzere, kolektif direniş anları aynı zamanda, bazı şeylerin toplumsal hareketler tarafından nasıl daha farklı biçimlerde gerçekleştirilebileceğini gösteren bilginin üretildiği anlardır da (Cox, 2014). Örneğin, İspanya’nın Terrassa kentinde aktivistler, su hizmetlerinin yeniden belediyeleştirilmesiyle eş zamanlı olarak, su yönetiminde toplumsal katılımın nasıl artırılabileceğine dair öneriler geliştirmekle görevli bir Su Gözlemevi kurmuşlardır (Planas ve Martínez, 2020).
Kapitalizme alternatif geliştirme denemeleri başarılı olabilir; ancak her durumda olabileceği gibi ters de tepebilir. Fakat bu makalede öne sürdüğümüz tarihsel materyalist yaklaşımın, yalnızca su kaynaklarının gaspına karşı verilen mücadeleleri analiz etmemize değil, aynı zamanda bu mücadelelerin kapitalizmin ötesine geçen alternatif bir geleceği gösterebileceğini anlamamıza da olanak tanıdığını kavramak önem taşımaktadır.
Kaynakça
- Anievas, A. and K. Nişançıoğlu (2015) How the West Came to Rule: The Geopolitical Origins of Capitalism. London: Pluto Press.
- Arruzza, C. (2014) Remarks on Gender. Viewpoint Magazine. 2 September 2014. https://www.viewpointmag.com/2014/09/02/remarks-on-gender (accessed 10 May 2021).
- Bakker, K. (2013) Neoliberal versus Postneoliberal Water: Geographies of Privatization and Resistance. Annals of the Association of American Geographers, 103(2): 253–260. http://www.jstor.org/stable/41805918 (10 Ocak 2023).
- Barker, C. (1997) Some Reflections on Two Books by Ellen Wood. Historical Materialism, 1(1): 22–65.
- Barlow, M. (2019) Whose Water Is It, Anyway? Taking Water Protection into Public Hands. Toronto, ON: ECW Press.
- Bauer, C.J. (2005) In the Image of the Market: The Chilean Model of Water Resources Management. International Journal of Water, 3(2), 146–165.
- Bayliss, K. (2014) The Financialization of Water. Review of Radical Political Economics, 46(3): 292–307.
- Bayliss, K. (2017) Material Cultures of Water Financialisation in England and Wales. New Political Economy, 22(4): 383–397.
- Bhattacharya, T. (2017a) How Not to Skip Class: Social Reproduction of Labor and the Global Working Class. In Social Reproduction Theory: Remapping Class, Recentering Oppression edited by T. Bhattacharya. London: Pluto Press.
- Bhattacharya, T. (2017b) Introduction: Mapping Social Reproduction Theory. In Social Reproduction Theory: Remapping Class, Recentering Oppression, edited by T. Bhattacharya. London: Pluto Press.
- Bieler, A. (2021) Fighting for Water: Resisting Privatization in Europe. London: Zed Books.
- Bieler, A. and J. Jordan (2018) Commodification and “the Commons”: The politics of Privatising Public Water in Greece and Portugal during the Eurozone Crisis. European Journal of International Relations, 24(4): 934–957.
- Bieler, A. and A.D. Morton (2018) Global Capitalism, Global War, Global Crisis. Cambridge: Cambridge University Press.
- Boelens, R., J. Vos and T. Perrault (2018) Introduction: The Multiple Challenges and Layers of Water Justice Struggles. In Water Justice, edited by R. Boelens, T. Perreault and J. Vos. Cambridge: Cambridge University Press.
- Chipman, K. (2020) Water Futures to Start Trading Amid Growing Fears of Scarcity. Bloomberg, 7 December 2020. https://www.bloombergquint.com/business/water-futures-to-start-trading-amid-growing-fearsof-scarcity (14 Aralık 2020).
- Clark, C. (2020) Race, Austerity and Water Justice in the United States: Fighting for the Human Right to Water in Detroit and Flint, Michigan. In Water Politics: Governance, Justice and the Right to Water, edited by F. Sultana and A. Loftus. London and New York: Routledge.
- Cleaver, H. (2000) Reading Capital Politically. Second edition. Leeds: Anti/Theses.
- Cox, L. (2014) Movements Making Knowledge: A New Wave of Inspiration for Sociology? Sociology, 48(5): 954–971.
- Davis, J. and R. Carbonell (2019) Running Dry: The Australian Communities Fighting the Bottled Water Industry for Groundwater. ABC News, 2 November 2019. https://www.abc.net.au/news/rural/2019-11-03/bottled-water-wars-in-rural-australia/11666438 (10 Mayıs 2021).
- Dawson, M.C. (2016) Hidden in Plain Sight: A Note on Legitimation Crises and the Racial Order. Critical Historical Studies, 3(1): 143–161.
- De Angelis, M. (2001) Marx and Primitive Accumulation: The Continuous Character of Capital’s ‘Enclosures’. The Commoner, No. 2. https://thecommoner.org/back-issues/issue-02-september2001 (10 Mayıs 2021).
- Ecoton, Gemawan, Grain and Kruha (2020) Toxic River: The Fight to Reclaim Water from Oil Palm Plantations in Indonesia. https://grain.org/en/article/6578-toxic-river-the-fight-to-reclaimwater-from-oil-palm-plantations-in-indonesia (8 Şubat 2021).
- Estes, N. (2019) Our History is the Future: Standing Rock Versus the Dakota Access Pipeline, and the Long Tradition of Indigenous Resistance. New York: Verso Books.
- European Water Movement (EWM) (2018) Dams and Hydropower in Bosnia and Herzegovina. http://europeanwater.org/european-water-resources/reports-publications/834-dams-and-hydropower-in-bosnia-and-herzegovina (21 Ocak 2020).
- Fantini, E. (2014) Catholics in the Making of the Italian Water Movement: A Moral Economy. PArtecipazione e COnflitto, 7(1): 35–57. http://siba-ese.unisalento.it/index.php/paco/article/view/13752/12129 (12 Mayıs 2014).
- Ferguson, S. (2016) Intersectionality and Social-Reproduction Feminisms: Toward an Integrative Ontology. Historical Materialism, 24(2): 38–60.
- Foster, J.B. and P. Burkett (2018) Value isn’t Everything. Monthly Review, 70(6): 1–17.
- Foster, J.B. and B. Clark (2018) The Expropriation of Nature. Monthly Review, 69(10): 1–28.
- Fraser, N. (2016) Expropriation and Exploitation in Racialised Capitalism: A Reply to Michael Dawson. Critical Historical Studies, 3(1): 163–178.
- Fraser, N. and R. Jaeggi (2018) Capitalism: A Conversation in Critical Theory. Medford, MA: Polity.
- Gallop, P., I. Vejnović and D. Pehchevski (2019) Western Balkans Hydropower: Who Pays, Who Profits? CEE Bankwatch Network, Euronatur and RiverWatch, WWF. https://bankwatch.org/wpcontent/uploads/2019/09/who-pays-who-profits.pdf (10 Mayıs 2021).
- Hall, D. and E. Lobina (2009) Water Privatization. In Critical Essays on the Privatization Experience, edited by P. Arestis and M. Sawyer. London: Palgrave.
- Hall, D. and E. Lobina (2012) The Birth, Growth and Decline of Multinational Water Companies. In Water Services Management and Governance, edited by T. Katko, P.S. Juuti and K. Schwartz. London: IWA Publishing.
- Hart, G. (2018) Relational Comparison Revisited: Marxist Postcolonial Geographies in Practice. Progress in Human Geography, 42(3): 371–394.
- Harvey, D. (2003) The New Imperialism. New York: Oxford University Press.
- Hickel, J. (2020) Less is More: How Degrowth Will Save the World. London: Penguin Random House.
- Issar, S. (2021) Theorising “Racial/Colonial Primitive Accumulation”: Settler Colonialism, Slavery and Racial Capitalism. Race & Class, 63(1): 23–50.
- Jewett, C. and M. Garavan (2019) Water is Life – an Indigenous Perspective from a Standing Rock Water Protector. Community Development Journal, 54(1): 42–58.
- Khidhir, S. (2019) Giving a Dam about the Mekong. The ASEAN Post, 3 May 2019. https://theaseanpost.com/article/giving-dam-about-mekong (4 Ekim 2019).
- Kishimoto, S., E. Lobina and O. Petitjean (eds) (2015) Our Public Water Future: The Global Experience with Remunicipalisation. Amsterdam: Transnational Institute.
- Laslett, B. and J. Brenner (1989) Gender and Social Reproduction: Historical Perspectives. Annual Review of Sociology, 15: 381–404.
- Luxemburg, R. ([1913] 2003) The Accumulation of Capital. Translated by A. Schwarzschild. London: Routledge.
- Marx, K. ([1867] 1990) Capital: A Critique of Political Economy. Volume 1. Translated by B. Fowkes. London: Penguin.
- McMichael, P. (1990) Incorporating Comparison within a World-Historical Perspective: An Alternative Comparative Method. American Sociological Review, 55(3): 385–397.
- McMichael, P. (2000) World-Systems Analysis, Globalization, and Incorporated Comparison. Journal of World-Systems Research, 6(3): 68–99.
- Midžić, A. (2018) Coalition for Sana River, Bosnia & Herzegovina. In Commons in South East Europe: Case of Croatia, Bosnia & Herzegovina and Macedonia, edcited by T. Tomašević, V. Horvat, A. Midžić, I. Dragšić and M. Dakić. Zagreb: Institute for Political Ecology.
- Moore, J.W. (2015) Capitalism in the Web of Life: Ecology and the Accumulation of Capital. New York: Verso Books.
- Moore, M. (2019) Wellsprings of Resistance: Struggles over Water in Europe. Brussels: Rosa Luxemburg Stiftung.
- Moore, M. (2022a) Liquid Gold or the Source of Life? Understanding Water Commodification as a Contradictory and Contest Political Project. Globalizations, 19(5): 797–813. https://doi.org/10.1080/14747731.2021.2011586
- Moore, M. (2022b) Water Struggles as Resistance to Neoliberal Capitalism: A Time of Reproductive Unrest. Manchester: Manchester University Press
- Ollman, B. (2003) Dance of the Dialectic: Steps in Marx’s Method. Chicago, IL: University of Illinois Press.
- Peter, Z. (2019) Start of Latest Mekong Dam Draws Fears of River’s “Tipping Point”. VoA News, 8 September 2019. https://www.voanews.com/east-asia-pacific/start-latest-mekong-dam-drawsfears-rivers-tipping-point (accessed 4 October 2019).
- Planas, M. and J. Martínez (2020) A New Water Culture: Catalonia’s Public Co-governance Model in the Making. In The Future Is Public: Towards Democratic Ownership of Public Services, dedited by S. Kishimoto, L. Steinfort and O. Petitjean. Amsterdam: Transnational Institute.
- Powell, J. and Y. Yurchenko (2019) The Evolution of Private Provision in Urban Drinking Water: New Geographies, Institutional Ambiguity and the Need for Political Economy. New Political Economy, online first: https://doi.org/10.1080/13563467.2018.1562432 (accessed 18 September 2019).
- Pryke, M. and J. Allen (2019) Financialising Urban Water Infrastructure: Extracting Local Value, Distributing Value Globally. Urban Studies, 56(7): 1326–1346.
- Repeckaite, D. (2021) Water Futures: The Latest Battleground in the Defence of the Fundamental Right to Water. EqualTimes, 3 February 2021. https://www.equaltimes.org/water-futures-the-latest; (accessed 8 February 2021).
- Schroering, C. (2021) Constructing Another World: Solidarity and the Right to Water. Studies in Social Justice, 15(1): 102–128.
- Shimo, A. (2018) While Nestlé Extracts Millions of Litres from their Land, Residents Have No Drinking Water. The Guardian, 4 October 2018. https://www.theguardian.com/global/2018/oct/04/ontario-six-nations-nestle-running-water (accessed 10 May 2021).
- Sosa, M., and M. Zwarteveen (2012) Exploring the Politics of Water Grabbing: The Case of Large Mining Operations in the Peruvian Andes. Water Alternatives, 5(2): 360–375.
- Veldwisch, G.J., J. Franco and L. Mehta (2018) Water Grabbing: Practices of Contestation and Appropriation of Water Resources in the Context of Expanding Global Capital. In Water Justice, edited by R. Boelens, T. Perreault, and J. Vos. Cambridge: Cambridge University Press.
- Whyte, K.P. (2017) The Dakota Access Pipeline, Environmental Injustice, and U.S. Colonialism. Red Ink, 19(1): 154–169.
- Wood, E.M. (1995) Democracy against Capitalism: Renewing Historical Materialism. London: Verso.
Yazar Biyografileri
MADELAINE MOORE, Bielefeld Üniversitesi (Almanya), Trans-nasyonal Sosyal Politika alanında Doktora Sonrası Araştırma Görevlisidir. [E-posta: Madelaine.moore@uni-bielefeld.de]
ANDREAS BIELER, Nottingham Üniversitesi (Birleşik Krallık) Siyaset ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde Profesördür. [E-posta: Andreas.Bieler@nottingham.ac.uk]
[1] Ç.N. bkz. Jason W. Moore
[2] Ç.N. Kanada’da yerli halklarla yapılan bir anlaşma.
[3] Ç.N. Burada “Kanada yerlileri”
[4] Ç.N. Burada “Avustralya yerlileri”
[5] Petrol kumları, konvansiyonel olmayan bir gaz ve petrol yatağı türüdür. Bitüm, kum, su ve kilden oluşur. Çıkarılması işlemleri, geleneksel maden yataklarına kıyasla çok daha fazla kirliliğe yol açmakla kalmayıp, zehirli atık üretmekte ve suyollarını kirletmektedir.
[6] Ç.N. ‘Sahipsiz toprak’. Hiçbir devletin yönetiminde olmayan toprak.
[7] Ç.N. ‘cultural flows’. İlk Uluslar Halklarının suyla ilgili olarak benimsediği veya sahip olduğu kültürel, manevi, sosyal, ekonomik veya çevresel değerler ile faydalardır. Kültürel akış planlaması, ihtiyaç duyulabilecek su miktarı da dâhil olmak üzere bu değerleri ve faydaları ortaya koymanın bir yoludur.
