Polen Ekoloji Kolektifi’nden Onur Yılmaz, ETHA’dan Pınar Gayip’in COP31 ve Halkların İklim Zirvesi üzerine sorularını yanıtladı. – ETHA
İklim krizine çözümler yerine sermaye çıkarlarının konuşulduğu COP zirvelerinin 31.’si 9-20 Kasım tarihleri arasında Antalya’da gerçekleşecek. Doğayı geri dönüşsüz tahrip eden, işçileri sömüren şirketlerin “iklim krizi”ni konuşacağı bu toplantıyı biraz değerlendirebilir misiniz?
BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi imzalandığında Sovyetler Birliği dağılalı 1 yıl olmuştu. Yeni bir emperyalist küreselleşme dalgasının başlangıcında kapitalizmin dünya pazarına entegre edip yağmalayacağı yeni coğrafyalar ortaya çıkmıştı. Çin’in Deng Şiaoping ile başlattığı “açılım” reformları 90’larda yeni eşikler atlayarak ilerliyor ve 2000’de Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olmasıyla yeni bir döneme geçiyordu. 1970’lerde yükselen toplumsal hareketlerden olan barış ve çevre hareketlerine yön veren politik ekoloji akımlarından olan yeşil siyaset, 90’lara gelindiğinde doğrudan demokrasi, yatay örgütlenme, meclisleşme gibi tartışmalarını alternatif küreselleşme gündemiyle yenilerken Avrupa’da ne sosyalizm ne kapitalizm diyen üçüncü yol iddiasındaki Yeşiller Partisi hükümet ortağı olup tamamen neoliberal politikaları benimser hale geliyordu. 1995’te başlayan COP’lar, önceki dönemden dönüşerek gelen çevre/iklim adaleti hareketinin basıncı ve 80’lerin sonunda bilimsel olarak riskleri daha öngörülebilir hale gelen iklim değişikliğinin politik bir faktör olarak ortaya çıktığı dönemde, emperyalist dünyanın tarihin sonunu ilan ettiği koşullarda, esasen yeni yeşil meta pazarı, karbon piyasası oluşturma gündemleriyle ve teknik bir gündem ağırlığıyla başlamıştı. Daha başlangıcında tarihsel sorumlulukların ortaya konulması, uluslararası anlaşmaların hukuki bağlayıcılığı, kapitalist eşitsiz ekonomik gelişimin ve sömürgeci ilişkilerin giderimi zaman bırakıldı, ki esasında bilimsel bir kılıf giydirilen bir sermaye gruplarının çıkar pazarlığı masası olduğu net bir şekilde görüldü.
Yeşiller çizgisindeki siyasetler bu ortamı toplumsal basınçla etkilemeyi, egemenleri iklim adaleti konusunda adım attırmayı amaçlayan müzakereci bir strateji izledi. Onlara göre her şeye rağmen canlılığı tehdit eden iklim değişikliğinin bu düzeyde tartışıldığı kurumsal bir mekanizmanın olması bir kazanımdı ya da nihayetinde emperyalist dengelerdeki değişimle gerçek çözümler zamanında gündeme girebilirdi. Bu anlayışta giderek iklim değişikliğinin yavaşlatılması bir yana hızlanması karşısında aciliyet siyaseti, alarmcılık ve önce iklimi kurtaracak tüm güçler bir araya gelelim, kapitalizmle sonra hesaplaşırız yönelimi hâkim oldu. 2008 krizinin hemen ardından, Kyoto Protokolü’nün işe yaramamasıyla beklentinin yükseldiği yeni bir anlaşma için gidilen Kopenhag’da sanırım bu düzeniçi yeşil anlayış tamamen çöktü ve sonrasında söyledikleri, yaptıkları siyaseten halklar yararına bir sonuç getirmedi.
Aynı 90’larda sosyalizmden, marksizmden kaçışla birlikte bir karşı eğilim olarak ekososyalist akımlar gelişti. Bir çatı kavram olarak ekososyalist akımlar içinde meseleye bu yeşil çizgi gibi yaklaşanlar olduğu gibi, özellikle emperyalist merkezler dışındaki ülkelerde gelişen sömürgecilik ve emperyalizm karşıtı hareketlerle birleşen, etkileşen, daha devrimci çizgide olanlar da vardı. Buradaki COP’lara yaklaşım ise önce iklim adaletini ve iklim borcunu öne çıkaran sınıfsal bir bakışla iklim siyasetini geniş bir kitle hareketine dönüştürme ve daha sonra COP’u muhatap almaktan tamamen çıkarak boykotu gündemine alma şeklinde oldu.
Güncel durumda 2015’te imzalanan Paris Anlaşması’nın 1,5 derece hedefi can çekişiyor, ülkelerin ulusal katkı beyanlarının hiçbiri bu hedefle uyuşmuyor, iklim felaketleri daha çok can alırken etkilenen ülkelerin trilyonlarca dolarlık finansman ihtiyacına ancak 300 milyar dolarlık yeni “borç” ile karşılık veriliyor. Bölgesel savaşlarla doğa tahribatı ve emisyonlar büyürken üretimin aksamaması için yeni fosil yakıt çıkarımı, boru hatları, askeri-siyasi şantajlar gündeme geliyor. Dolayısıyla COP’lar baştaki bilimsel kadife kılıfın çıkarıldığı ve kapitalizmin kanlı yumruğunun masada olduğu bir iklim zirvesi. Bize göre iklim biliminin verileriyle bilimin politikadaki araçsal kullanımı farklı şeyler, biz bu verileri halklar lehine bir mücadele aracına dönüştürecek bir iklim siyasetini devrimci sınıf mücadelesinin parçası görüyoruz.
-COP’a alternatif olarak “COP31’in ötesinde” ön adıyla Halkların İklim Zirvesi (HİZ) düzenlenecek. HİZ’in önemi ve amacı nedir? Türkiye’de karşılık bulacak mı? Bu konuda ne söylersiniz?
Halkların İklim Zirvesi, Brezilya’daki COP30’dan döner dönmez oradaki deneyimle çalışmalarına başlanan bir seferberlik oldu. Türkiye’de çevre hareketinin hemen hemen tüm bileşenlerini yerel toplantılarla, dijital ortamdaki tartışmalarla uzun soluklu bir şekilde bir araya getirdi. COP’un sahte iklim gündemine karşı ezilenlerin gözünden meselelerin nasıl göründüğü ortaya konuldu. HİZ’in Brezilya’daki versiyonunda elbette Lula iktidarının lojistik ve politik desteğinin büyük bir katkısı oldu. Türkiye’de ise faşist devlet baskısı NATO zirvesi öncesi tutuklamalarla, sonrasındaki keyfi yasaklamalarla kesintisiz sürüyor. HİZ’in geçen yıla göre bu handikapla enternasyonal görünümünün farklı olacağını söyleyebiliriz. HİZ öncesi devletin benzer bir saldırıyı dolaylı yollardan yaptığını görüyoruz. COP’lara kitle basıncı olması için uzun yıllardır karşı zirveler, kitlesel eylemler düzenlenegeldi. COP’ların sonuçsuzluğu ortaya çıktıkça da hareketler daha çok birbirini muhatap alma ve mücadeleyi nasıl büyüteceğini tartışmaya yöneldi. Koronavirüs zamanı 1 yıl ertelenen Glasgow zirvesiyle birlikte İklim Adaleti Koalisyonu’nun Türkiye ayağı da kuruldu. Sonraki yıllarda Mısır, BAE, Azerbaycan gibi alternatif zirveye asla alan açılmayan ülkelerin ardından yeniden alternatif zirve fikri gündeme girdi.
14 Kasım’da Antalya’da kitlesel yürüyüş ve miting ile gerçekleşecek küresel eylem günüyle başlayan HİZ, 4 gün boyunca farklı temalarda onlarca oturumda, yüzlerce örgütün ve binlerce aktivistin etkileşimini, buluşmasını sağlayacak. Zirveye yönelik finansmanında çeşitli STK’larla fon ilişkisine girilmesi, “adil geçiş”, “yeşil dönüşüm” gibi hedefleri olan düzen içi STK ve gruplara alan açılması gibi eleştiriler sözkonusu. Elbette bunlar Türkiye’deki çevre hareketi içindeki güç dengeleriyle alakalı. Böyle bir zirvenin ideolojik olarak homojen ya da sıkı olması beklenemez. Farklı çizgilerin hangisinin öne çıktığı, kimin sözünün, kavramlarının kullanıldığı ise bu örgütlenme sürecinde ayırabildiği güç ve önceliklerle alakalı. Bu örgütlenme zamanının, kaynakların daha verimli kullanılması elbette mümkündü; bu, mevcut örgütleyicilerin nitelikleri kadar, onlarla birlikte hareket edecek devrimci, sosyalist örgütçülerin yokluğuyla ilgilidir. Ama şöyle bir tablonun ortaya çıkmaması için HİZ etrafında hareket geçen kitleyi sokağa kazanmalıyız: COP, Sıfır Atık palavrasıyla iktidarın yeşil yıkama ve rıza üretme alanıyken HİZ de burjuva muhalefetin kitleleri sandığı beklemeye yönelten, fiili meşru mücadeleyi sınırlayan, kitle öfkesinin enerjisini soğuran mitinglere sıkıştıran bir alan olmamalı. Keza HİZ oturumlarında ağırlık yeşil, liberal, reformist söylemlerde olursa burada politik bir başarı söz konusu olmaz. Bunlara karşı daha güçlü bir nirengi noktası oluşturacak politik güçlerin zayıflığı alanı tamamen bırakmayı gerektirmez, o yüzden HİZ’i kitle örgütlenme alanı olarak görüyoruz.
Polen Ekoloji Kolektifi olarak marksist bir ekoloji hareketi inşası amacıyla örgütleniyorsunuz. Polen’in COP31’e ve HİZ’e bakışını açısını nasıl açıklarsınız?
Polen Ekoloji Kolektifi olarak tutuklama saldırılarının ardından toparlanma ve ekstraktivizm çalışmamızı ilerletme planına öncelik verdik ve HİZ’in örgütlenme aşamasında sınırlı yer alabildik. Yine de HİZ’de emekoloji ve ekstraktivizm başlıklarında iki oturumla yer alacağız.
Özgün bir katkımız olarak bu konunun sosyalist gençlik örgütlerinin girmesini sağlamak için yaz döneminin sonunda ortak toplantılar yapmak ve İstanbul ve Ankara’yla sınırlı da olsa bir COP karşıtı gençlik birliği çalışması başlatmak oldu. Bu sayede dünyada gençliğin başını çektiği iklim hareketinin Türkiye’de devrimci bir zeminde gelişmesi, devrimci hareketin COP gündemini önüne alması ve HİZ etrafında toparlanan çevre hareketiyle sınıf gündemleri üzerinden ortaklaşması için alan açmak istedik.
