3 Şubat’tan bu yana tutsak olan Polen Ekoloji Kolektifi üyesi Cemil Aksu’nun güncel gelişmeler dair inceleme mektubu ilk olarak sendika.org‘da yayınlandı.
Son yıllarda toplumsal hareketin en istikrarlı iki bileşeni, madenci işçiler ile çevreci köylüler oldu. Maden işçileri, emeklerinin karşılığını alamadıkları ya da İliç’te, Soma’da ve Ankara’da olduğu gibi işletmeler kapatıldığı için işsizlikle karşı karşıya kaldıkları için eyleme geçtiler. Doruk Madencilik işçileri, Eskişehir’den Ankara’ya yürüdü ve günlerce süren baskılara rağmen Ankara’da direndi ve iktidar yetkililerinden bütün haklarının verileceği sözünü alarak geri döndü. Buna rağmen sözler tutulmadı. Bunun üzerine Ankara’da tekrar direnen işçiler baskılara karşı direnişi büyüterek zaferle geri döndü.
Çevreci köylüler ise Ordu, Tokat, Sivas, Muğla, Dersim, Amed ve Çanakkale gibi birçok yerde, maden şirketlerinin köylülere ait olan yaylaları, meraları, ormanları ve dereleri yok edecek faaliyetlerine karşı direnmekte, nöbet tutmakta, miting yapmakta ve adliye koridorlarında haklarını aramaktadırlar.
Bu durum, son yıllarda bir furya haline gelen “süper talan yasası” ile tamamen kuralsız ve denetimsiz işleyen ekstraktivizm dalgasının “doğal” bir sonucudur. İktidar hem küçük hem de büyük sermayeye yeni yatırım alanları sağlamak için tüm Anadolu’yu bir şantiye-OSB sahasına dönüştürerek madenciliği “milli güvenlik stratejisi”nin bir parçası haline getirdi. Siyanürlü altıncılıkta başı çeken “Koza Altın”ın adını “Türk Altın”a çevirdiler. İktidarın bu yöneliminin stratejik ve güncel boyutları hakkında daha kapsamlı bilgi edinmek için Polen Ekoloji’nin yayımladığı rapora bakılabilir. Bu rapor, yıkım alanları ile mevcut ve müstakbel direniş alanlarının fotoğrafını sunar.
Aynı yıkımın farklı özneleri
“Madenci” işçiler ve “çevreci” köylüler aynı sermaye faaliyetlerine ve öznelere, yani şirketlere karşı direniyor, böylece aynı etkinliğin ve öznenin yıkımına yol açtığı öteki özneler haline geliyorlar.
Fakat aynı failin etkinliklerinin sonucunda yıkıma uğrayan bu iki öznenin mücadelesi ortak bir zeminde buluşturulamıyor. Polen’in “Emekoloji” kavramı çerçevesinde başlattığı tartışma kısmen ilgi görse de politik ve örgütsel sonuçlar çıkaracak kadar bir olgunluğa erişmemiştir.
Aynı failin/şirketin faaliyetlerinin yıkıma uğrattığı bu iki öznenin mücadelesinin ortaklaştırılabilmesi için öncelikle bu her iki öznenin de yaşadığı “yıkım”ların arasındaki benzerlik ve farkların belirlenmesi gerekmektedir.
İşçinin yaşadığı yıkımın tarihsel boyutundan başlarsak, onun bir zamanlar “köylü” olduğunu hatta bazı maden havzaları ve OSB’lerdeki işçi sınıfının ise son 20-30 yılda işçileşen köylülerden oluştuğunu vurgulayabiliriz. Bu durum, köylü-işçi aileler olgusunu oluşturmaktadır. İkizköy’de madende çalışan ve aynı köydeki “çevreci” köylülere karşı “maden isteriz” söylemiyle eylem yapan işçilerin aileleri köylüydüler. Bu işçi-köylü aile formu “Anadolu fabrika”sının gelişimi açısından geçici bir durumdur. “Fabrika” büyüdükçe işçilik büyük oranda tek form olarak kalmıştır. Fakat “köylü-işçi” durumundaki işçi kısmı köylülüğün yok olmaya yüz tuttuğu, artık geçim olanağının kalmadığı taraftır. Her ne kadar, daha dün toprağın efendisi olduğu günleri unutmadıysa ve onu toprağından koparıp ücretli-köle yapanın ne ya da kim olduğunu seçiyorsa da işçilik mecburi kimliği olarak onu baskı altına almaktadır.
Yıkımın iki yönü
Bu işçileş(tir)me hikayesi yıkımın ilk biçimidir. Köylü, geçmişe atıftan anlaşılacağı gibi, işçileş(tir)me ile, kendi geçimini sağlayacak ve yaratıcılığına -ki bu onun tanrısal gücü olan emeğine- katkı sağlayacak üretim araçlarından yoksun bırakılır. Bu da hem doğayla hem toplumla ilişkisini dolayımlı hale getirir. İşçi, ancak üretim araçlarına sahip olan ve ağır sözleşmelerle emek-gücünü satın alan işverenin/şirketin aracılığıyla doğa ile ilişkisini kurabilir; yaratıcılığını nesnelleştirebilir. Bu dolayımlı ilişki işçinin varoluşuna damga vurarak, onu sakatlar ve ekolojik boyutta bir yıkıma yol açar.
İkincisi, maden işçisi güncel olarak çok yönlü bir yıkım yaşamaktadır. İşçi, madende bedenen ve ruhen, maddi ve manevi çöküşe uğrar. Ağır beden gücü harcamasını gerektiren koşullarda güvencesiz bir şekilde uzun saatler çalışması maddi olduğu kadar manevi olarak da işçinin yıkıma uğramasına neden olur. En somut halinde, çalışırken birçok kimyasal toza maruz kalarak kısa zamanda ciğer, böbrek ve daha birçok başka organında sağlık sorunları meydana gelir. Çökme ihtimali olan güvencesiz bir çalışma ortamı işçide ağır stres yaratır. Günlerce çalışmasına rağmen emeğinin karşılığını alamayacağını bilir ve maruz kaldığı adaletsizlik ona ayrıca dert olur.
Bu taşıdığı “keder” ile birlikte, işçi sağlıklı çevrede yaşamak ve beslenmek gibi olanaklardan, aslında doğal haklardan mahrum bırakılmış olur. Bunca acıya katlanmanın sonucunda aldığı ücret, sofrasını zehirsiz, temiz ve besleyici gıdalarla kurmasına imkân veremez. Bu durumda işçi, ailesiyle birlikte temiz bir çevrede yaşama ve beraber yeterince vakit geçirme olanağından da yoksun kalır. O, ocakta zehirlenirken evinde ve mahallesinde de ailecek zehirlenmektedir çünkü sanayinin kirlettiği hava, su ve toprak ortamında buna maruz kalmaya devam eder.
Kısacası, politik-ekonomik kavramlarla ifade edilirse, üretim ve yeniden üretim alanları sermaye tarafından kirletilmektedir. İşçi her iki alanda da yıkıma uğramaktadır. Bu yıkımın bir boyutu sömürü, diğer boyutu ise ekonomiktir.
Köylünün topraktan koparılışı
Köylüler, bu yıkım hikayesinin aynı anda hem başında hem de sonundadırlar. Kapitalist büyümenin bir sonucu olarak “tarım sektörü” de çöküş yaşar ve köylüler toprağında geçinemeyecek durumda bırakılırken toprağına dadanan sanayi/maden sektörünün başka türlü yıkımlarına maruz kalırlar. Sonuç olarak burada da ekonomik ve ekolojik yıkım aynı sürecin iki farklı boyutudur.
Köylünün kendi etkinlik alanı olan toprakta yaşadığı yıkımın ekonomik temeli, özellikle neoliberalizm adı altında uygulanan politikalara dayanır; “tarım sektörü”, şirketlerin egemenliği altında kalarak endüstriyel tarıma geçilmiş ve bu amaçla kamusal denetim-destek mekanizmalarının ortadan kalkmasıyla tarım sektöründen sanayi sektörüne işgücü kaydırılmış ve tohum, gübre, ilaç, sulama, enerji vb. maliyetlerinde şirketlere ve bankalara bağımlı hale getirilmiştir. Dayatılan bu koşullardan dolayı borç çıkmazına giren köylüler geçimini sağlayamadığı için topraktan kopmak zorunda kalmıştır. Aynı zamanda bu kapitalistleşme köylüyü de kapitalist bir şekilde davranmaya mecbur bırakmış, yasal mevzuat ve pazar ilişkileri ile köylü de toprağını soymak için “zehirli tarım” yapmaya başlamıştır. Bu şekilde, hem toprağını, suyunu ve havasını hem de kendisini, sonuç olarak da ürettiği gıdayı tüketen herkesi zehirlemektedir. Bununla birlikte, çoğu zaman, kadınlar tarıma devam ederken büyük oranda genç erkekler işçi olmaya başlamıştır.
Güncel durumda köylülük, sanayinin ihtiyaçları doğrultusunda maden şirketlerinin, tarım alanlarını, meralarını, su kaynaklarını ve ormanları yok etmesi sonucunda ikincil/dışsal bir saldırı ile karşı karşıyadır. Bu saldırı da hem ekonomik hem de ekolojiktir. Madenciliğin neden olduğu yıkım doğrultusunda, toprak, hava ve su kirletildiği için ürünün düzgün yetiştirilememesi, besleyiciliğinin düşmesi, İkizköy’de ve daha önce de Yırca’da olduğu gibi bizzat zeytinliklerin sökülmesi söz konusudur. Atık havuzlarının taşmasıyla zehirlenen suların tarımda kullanılması zehirlenme zinciri yaratmaktadır.
Ayrıca “çevreci köylü” hareketinde, “Anadolu fabrikası”ndaki eziyet altında yıllarca çalıştıktan sonra, dönmek isteyecekleri bir toprak veya köy özlemi de vardır.
Köylünün, köylü-işçinin ve işçinin yaşadığı bu aynı failin aynı etkinliğinden kaynaklanan yıkımlar karşısındaki direnişleri ortaklaşmak bir yana, çoğu durumda bunlar karşıt cephelerde pozisyon alıyor ya da birbirlerine sessiz kalıyorlar. Madenci işçilerin talepleri, ödenmeyen maaş ve alınamayan zamlarla sınırlıdır. Bu durum, bu sektördeki işçilerin ne kadar ağır sömürü ve baskı altında olduklarını göstermektedir. İşçilerin ekolojik yıkımı, mücadelenin gündeminden henüz uzaktır. İşçiler, kapanan termik santrallerin, kömür ocaklarının ve arkadaşlarının canını alan siyanür ocaklarının açılmasını talep etmektedir. Bir yandan da “çevreci köylüler” “vahşi” ve “sömürgeci” olarak tanımladıkları bu maden projelerine karşı “kamu yararı” ve “temel anayasal hak” olan “temiz çevre”nin gelecek kuşaklara aktarılması üzerinden bir mücadele sürdürmektedir.
Bu doğrultuda kıyas yapıldığında ironik bir tablo ortaya çıkmaktadır. “Teorik” olarak modern kapitalist toplumda ezilenlerin öncüsü olması beklenen işçi sınıfı, “çevreci” köylülerden geri kalmış, bu öncülüğü onlara kaptırmış gibidir!
Madenci işçiler ile çevreci köylüler arasındaki “yıkım” ortaklığıyla birlikte “çıkar” ortaklaşması nasıl sağlanabilir? Bu sorunun cevaplanabilmesi için çok taraflı bir araştırma ve tartışma gerekmektedir. İşçiler, köylüler, çevreciler, İSG uzmanları, hukukçular, sendikacılar gibi konunun muhatapları olan ya da sayılan herkesin katılımıyla bir tartışma yürütülmelidir. Gerek halihazırdaki mücadelenin büyütülmesi ve başarıya ulaşması için gerekse de genel toplumsal hareketin ilerlemesi bakımından bu gereklidir.
Yukarıda betimlenen tespitler, her iki öznenin yaşadığı sorunların kaynağının aynı şirketlerden kaynaklandığı gibi gerçekleşme biçimi, mekân vb. açıdan da ortak olduğunun göstergeleridir. Fakat yerel ve tekil sorunlara odaklanmak, politik birlik çerçevesinde toplumsal birliğin ve sınıf bilincinin önündeki asıl soruna engel olmaktadır.
Şöyle deniliyor ki; hele bir insanlar mücadeleye başlasın, sonra bu “birlik” de kurulur. Hayır, sınıf mücadelesinin bütün deneyimi, fikir düzeyinde bu birlik kurulamayınca gerçekte de kurulamayacağını gösteriyor.
* Cemil Aksu, Kandıra Hapishanesi, 22 Mayıs 2026
Mektup adresi: Kocaeli 2 No’lu F tipi, B-6-52 koğuşu Kandıra/Kocaeli
Not: Mektup 22 Mayıs tarihinde yazılsa da elimize ancak ulaşmıştır. Bu sebeple Doruk Madencilik işçilerinin tekrar Ankara’ya gelişi ve kazandığı zafer yazıda yer almamaktadır.
