Close Menu
polenekoloji.org
  • BİZ KİMİZ
    • Polen Ekoloji Manifestosu
    • Amaç ve İşleyiş
    • Faaliyet Raporları
  • KATIL
  • ENSTİTÜ
  • POLEN BÜLTEN
  • POLEN DERGİ
  • GÜNDEM
  • TEORİ
    • Emekoloji
    • Gıda Egemenliği
    • Hayvan Özgürlüğü
    • İklim
    • Kent Ekolojisi
    • Mücadele ve Örgütlenme
    • Marksist Ekoloji
    • Dosya: Kapitalizm ve Ekolojik Yıkım
    • Madenciliğin Politik Ekolojisi
  • ENGLISH
Sitede Gezinin
  • ADALET MÜCADELELERİ (31)
  • EKOLOJİ/İKLİM HAREKETLERİ (77)
  • English (24)
    • maın (5)
  • GÜNDEM (323)
    • ETKİNLİKLER (11)
  • MEDYA (5)
    • PODCAST (2)
    • VIDEO (3)
  • SÖYLEŞİ (56)
  • TEORİ (266)
    • Dosya: Kapitalizm ve Ekolojik Yıkım (24)
    • Emekoloji (22)
    • Genel (2)
    • Gıda Egemenliği (22)
    • Hayvan Özgürlüğü (8)
    • İklim (25)
    • Kent Ekolojisi (26)
    • Madenciliğin Politik Ekolojisi (28)
    • Marksist Ekoloji (24)
    • Mücadele ve Örgütlenme (26)
  • YAYINLAR (64)
    • Faaliyet Raporları (3)
    • Polen Bülten (26)
    • Polen Dergi Yazıları (8)
    • Polen Ekoloji Kitaplığı (11)
Facebook X (Twitter) Instagram YouTube
polenekoloji.org
  • BİZ KİMİZ
    • Polen Ekoloji Manifestosu
    • Amaç ve İşleyiş
    • Faaliyet Raporları
  • KATIL
  • ENSTİTÜ
  • POLEN BÜLTEN
  • POLEN DERGİ
  • GÜNDEM
  • TEORİ
    • Emekoloji
    • Gıda Egemenliği
    • Hayvan Özgürlüğü
    • İklim
    • Kent Ekolojisi
    • Mücadele ve Örgütlenme
    • Marksist Ekoloji
    • Dosya: Kapitalizm ve Ekolojik Yıkım
    • Madenciliğin Politik Ekolojisi
  • ENGLISH
X (Twitter) Instagram YouTube
polenekoloji.org
Home » TMMOB COP31 Raporu Üzerine

TMMOB COP31 Raporu Üzerine

By Cemil Aksu2 Kasım 2026Updated:2 Kasım 202615 Mins Read
Share
Twitter Facebook Bluesky Threads Copy Link

TMMOB, Türkiye’nin Avustralya ile ortaklaşa ev sahipliği yaptığı Birleşmiş Milletler’in COP31 zirvesi öncesinde Sıfır Emisyon Mu, Emisyon Ticareti Mi? Karbon Piyasalarının Gölgesinde COP31 başlıklı bir rapor yayınladı. Rapor sunuş kısmına:

“Küresel ölçekte yürütülen çevre diplomasisi, günümüzde ekolojik bir kurtuluş vizyonu sunmaktan ziyade, serbest piyasa mekanizmaları eliyle doğanın finansallaştırıldığı ve kirliliğin metalaştırıldığı devasa bir küresel pazar inşasına dönüşmüştür. Bu doğrultuda kurgulanan Emisyon Ticaret Sistemleri (ETS), ‘Yeşil Boyama’ ve ‘Net Sıfır’ gibi araçlar, iki yüzyıl boyunca çevreyi ve atmosferi kümülatif olarak kirleten, kirlilikten sorumlu egemen ülkelerin tarihsel sorumluluklarından kaçmalarına yardımcı olmak için kullanılan araçlardır. Sürecin bu şekilde ticarileştirilmesi, egemen merkez ülkelerin ekolojik yıkımın faturasını küresel olarak güneydeki gelişememiş ve gelişmekte olan ülkelere yüklemesinin bir yoludur. Bu süreç için belirlenen en güncel araç ise ‘karbon’ ticareti üzerinden yürütülen ticaret sistemidir ve ‘karbon sömürgeciliği’ olarak ifade edilmektedir,”

tespitiyle başlıyor. Konuyla ilgilenen okur açısından bunda yeni bir şey yok ama TMMOB’un bu tespitleri dile getirmesi önemlidir.

Kavram Titizlenmesi

Rapor, enteresan bir şekilde “kelime oyunları” üzerine titizleniyor. Örneğin, rapora göre “iklim değişikliği” yerine “iklim değişimi” denilmesi gerekiyor:

“‘Değişiklik’, bir nesnenin veya durumun bütünsel yapısını korumadan yerini bir başkasına bırakmasıdır(…) ‘Değişim’, herhangi bir olgunun zaman içerisinde, içsel ve dışsal dinamiklerin etkisiyle öz varlığını koruyarak farklılaşma sürecini ifade eder. İklim, anlık veya durağan bir sonuç değildir. Sürekli akan, dinamik ve zamana yayılan bir süreçtir.” (s.6)

Doğrusu şimdiye kadar “iklim değişikliği” denildiğinde hiç de burada verilen anlamı aklıma gelmedi, aksine “değişim” sözcüğüyle ifade edilen anlam geldi. Fakat yine de, iklim konusunun bilimsel olduğu kadar politik ve ideolojik bir alan olduğu için, bu sözcük titizlenmesini önemli buluyorum.

Yazarlar, bu raporla aslında bir iklim değişimi sözlüğü hazırlamışlar. Başından sonuna kadar literatürde kullanılan kavramları tanımlayarak ilerlemişler. Bu, “iklim krizi” söylemi etrafında örülen hegomonik siyasetin güdümüne girmemek kaygısından kaynaklanıyor. Bu çok açık ve anlaşılır, haklı bir kaygıdır. “İklim krizi” bilimsellik örtüsüne bürünmüş ideolojik ve politik bir tanımlamadır. İklim değişikliği/değişimi ya da küresele ısınma yerine “iklim krizi” denmesinin temel nedeni, toplumda bir aciliyet siyaseti mayalayarak BM İklim Zirvelerinde belirlenen çözümlerin hayata geçirilmesi için baskı yaratılmasını sağlamaktır. Yani bir kamuoyu imâl operasyonudur.

İklim değişimine neden “kriz” dendiğini ve bu “kriz” kavramının kullanım biçimleri konusunu değerli hocamız Aykut Çoban’ın Çevre Politikası kitabı üzerine Kasım 2020’de yaptığımız şu söyleşide ele almıştık.

Yazarlar da raporlarındaki amacını şu şekilde ifade etmektedirler:

“Resmi metinlerde ‘ekolojik bir kurtuluş vizyonu’ olarak sunulan bu kurumsal mekanizmaların ve taahhütlerin arka planı, günümüzde çok ciddi metodolojik, ideolojik ve ekonomi-politik eleştirilerin odağında yer almaktadır. Bu raporun temel amacı, uluslararası çevre diplomasisinin ürettiği kavramsal çerçeveyi, sarsılmaz birer dogma gibi sunulan bilgisayar simülasyonlarını ve piyasa endeksli olarak sunulan çözüm mekanizmalarını kamusal fayda ekseninde ele almaktır. Raporun bir diğer kritik hedefi, 9-20 Kasım 2026’da Antalya’da gerçekleştirilecek olan COP31 İklim Zirvesi’nin jeopolitik kurgusunu ve Türkiye’nin ulusal mevzuat pratiklerine dikkat çekmektir.”

Raporda, bütün ekolojik yıkımın “iklim krizi”ne, iklim krizinin karbon emisyonuna, karbon emisyonunun da fosil endüstrisine indirgenip, çözümün de karbon emisyonu ticareti, net sıfır, yenilenebilir enerjiye geçiş olarak paketlenmesine esaslı eleştiriler getiriliyor. Bu konular tek tek ele alınarak, BM “iklim anlaşması” literatürünün nasıl gerçeklikleri çarpıttığı açık ediliyor.

“Esas sorun, yaşanan yerel ve küresel çevre sorunların tüm sorumluluğunu doğrudan iklim değişimine yükleyerek ve bu mazerete sığınılarak yeni uluslararası ticari yapıların oluşturulmasıdır.”(s.3)

Kavramlardan Sonrası

Yazarların sözcükler üzerine titizlenmeleri ve BM literatürünün (biz buna hegemonik iklim siyaseti diyoruz) çarpıtmalarını deşifre etme çabalarına rağmen, bazı esas konularda hala aynı literatürü sürdürüyor olmaları ise şaşırtıcı bir durumdur.

Raporun temel savı, “modern iklim değişimi” sadece atmosfere salınan yoğun sera gazları yüzünden değil, aynı zamanda ormansızlaşma, sanayileşme, artan ve yoğunlaşan kentleşme ve betonlaşma gibi arazi kullanımındaki radikal dönüşümlerin sonucu olarak,

“Doğal dengenin bozulması, yeryüzünün kendi kendini yenileme yeteneğini ortadan kaldırarak küresel iklim sisteminin etkilerini arttırma[sı], iklim değişimini de hızlandırma[sıdır](…) Modern iklim değişimi; antropojenik etkiler sonucu Dünya’nın kendi doğal döngüsel sisteminin kapasitesini aşmasıyla ortaya çıkan yapay bir süreçtir.”

Buradaki “modern” tanımlaması neyi ifade ediyor? Neden “yakın çağ” denmemişte modern kavramı tercih edilmiş? Ya da neden “kapitalist iklim değişimi” denmemiş? Bu fuzuli bir “titizlenme” olarak gelebilir, “değişiklik” demeyelim “değişim” diyelim denmesinden daha önemli değil mi, modern mi diyeceğiz kapitalist mi diyeceğiz konusu? Modern, modernleşme, modernite, bunlar zaten “sermayenin kendi ruhundan yarattığı” dünyanın kültürünü tanımlayan kavramlardır. Yazarlar, kapitalist kavramının ekonomik çağrışımı yerine moderni kullanarak daha kapsayıcı olmak istemiş olabilirler, mümkündür. Buna takılmayalım, o zaman.

Peki “modern iklim değişimi, antropojenik etkiler sonucu”dur demek ne demek? Bu tanımlama, raporda eleştirilen BM’den türeme hegemonik iklim söyleminin tanımıdır. Bilindiği gibi, bu tanımdan hareketle içinde bulunduğumuz çağa antroposen çağı adını verenler de var. Bu tanım, “insanlar”ın sınıfsal, cinsel, etnik vb. bölünmüşlüğünü ve iklim değişimindeki etkisinin bu bölünmüşlükle doğrudan bağlantılı olduğu gerçeğini örten temel ideolojik tezlerden biridir. Ekolojik kriz tartışmalarında hâkim söylem, genel olarak çevresel sorunların kaynağını “insan kaynaklı faaliyetler”, “insanın doğa üzerinde egemenlik kurması”, “insan-doğa çelişkisi”nde görür. Bir anlığına “tür” olarak insanın sorumluluğundan, yani doğa bilimlerinin, ekoloji biliminin içinden baktığımızda dahi “insanı” toplumsallığından ayırdığınızda bu kez ortaya başka felsefi ve ideolojik sonuçlar çıkacaktır.

“Modern iklim değişimi”ni kapitalist üretim ve tüketim ilişkileri temelinde kurulan sömürgeci emperyalist sistemin yarattığı bir sonuçtur, biçiminde de tanımlayabiliriz. Neden bu tanımı kullanmalıyız; çünkü “insan faaliyetleri” dediğimiz, belli bir zaman ve mekânda kurulan “maddi hayatın üretim ve yeniden üretim ilişkileri”dir, bu üretim ve tüketim ilişkilerinin modern biçimi kapitalizmdir. Kapitalizmde toplum ya da insanlar değişik sınıf ve katmanlara bölünür. Kapitalistler, küçük burjuvalar, işçiler, köylüler, vb. Belli bir analiz çerçevesinde “insan türü” tarihindeki tüm sınıflarıyla, varlığıyla iklim değişiminin “antropojenik” etkeni olsun. Bu minvalde dahi, insan-doğa etkileşimi ya da herhangi bir tür ile o türün dışındaki tüm varlıklar arasındaki etkileşim tek yönlü görünür. Doğal koşullar “insan faaliyeti” ile değişirken, “insan” da bu değişen koşullarla birlikte değişir. Dolayısıyla antoropojenik etkileri hangi bağlamda kullandığımıza bu iki katmanla dikkat etmek gerekir.

Burada kelimeler üzerine boşuna titizlenmiyoruz. Çünkü raporda temel bir karışıklık “iklim değişimi”nin nedeninin aslında kapitalizm olduğu söylenmesine rağmen, kapitalizmin güncel ve Türkiye’deki biçimiyle bir eleştirisinin yapılamıyor olmasıdır. Yani rapor hem çok anti-kapitalist ama diğer taraftan da aslında oldukça liberal!

Sonraki Adımlarda Muğlak Kalanlar

Rapor boyunca, aslında kapitalist emperyalist sistemin tarımda, kentleşmede, ulaşımda, ormancılıkta, su varlıklarında vb. nasıl sorunlar yarattığı anlatılıyor, bu konulardaki tekno-mühendislik, finansal ya da başkaca piyasaya dayalı “çözüm önerileri”nin neden gerçekçi olmadığı da gayet güzel ortaya konuyor. Ama kendilerinin çözüm önerilerine geldiğimizde rapor, metinde haklı olarak eleştirdiği sıfır atık yaklaşımının bu kez farklı bir versiyonu olan tüketimi azaltmayı öneriyor.

“Küresel sermayenin ‘Net Sıfır’ veya ‘Emisyon Ticareti’ gibi enstrümanları, sonsuz büyüme dogmasını koruyarak kirliliği meşrulaştırmayı hedefler. Buna karşı ampirik tek çözüm, tüketimde küçülme ve üretim-tüketim zincirlerinin yerelleşmesidir. Küçülme, yoksullaşma demek değildir. Lüks tüketimin, askeri-endüstriyel israfın ve çok uluslu şirketlerin kaynak yağmasının planlı olarak kısıtlanmasıdır.” (S.71)

Çözüm önerileri bölümü iki sayfa! Ve önerilen de “lüks tüketimin” ve “askeri-endüstriyel israf”ın, “çok uluslu şirketlerin kaynak yağması”nın kısıtlanması. Peki, “lüks tüketim nedir? Mesela Volkswagen’ın bir yılda 8.866.144 araç üretmesi doğal bir arz-talebe bağlı bir “lüks tüketim” sonucu mudur? Yoksa “lüks tüketim”, nüfusun yüzde 1’nin televizyonlarda izlediğimiz şatafatlı yaşamı mıdır? Ya da 5 dakika değil de yarım saatlik banyo zevki midir? Peki, “askeri endüstri” nedir, bunların toprağın, suyun, havanın vb. ekosistemlerinin bozulmasındaki rolü nedir? Türkiye’de askeri endüstrinin çevresel maliyeti nedir? Bir de “kaynak yağması” nedir? “Kaynak yağmasını” sadece çok uluslu şirketler mi yapıyor, Cengiz Holding çokuluslu şirket mi?

Raporun yazarları  “küresel zirvelerin ürettiği yapay korku senaryolarına dikkatle bakarak”, onların söylemlerini çürütmeye çalışırken kendi eleştirileri ve çözüm önerileri üzerinde çalışmaya, bilimsel ve teorik bir bütünlük kazandırmayı unutmuşlar. Raporda lüks üretim, silahlanma, savaş, otoriter yönetim, baskı teknolojilerinin ve aletlerinin üretimi ya da genel olarak ekolojik yıkıma götüren kapitalist üretim alanında çözüm nedir, sorusuna cevap yok.

“Su, gıda ve enerji nakil hatları gibi hayati sistemler çok uluslu şirketlerin elinden alınarak kamulaştırılmalıdır.”

Yerli şirketlerinki kamulaştırılmayacak mı? Ayrıca, ulaşım, sağlık, madenler… kamulaştırılmasın mı?

“Üretim ve tüketim zincilerinin yerelleşmesi” ne demektir, nasıl olacaktır, Türkiye çapında mı, küresel çapta mı olacaktır? Yerel yeterliliği olmayan bölgelerde ne yapılacak? Mesela Karadeniz’de buğday tarımı mı yapılacak, yoksa onlar eskisi gibi mısır ekmeği yapmalılar? Yerelin ölçeğinde ekosistemleri ve üretimin planlanmasını aynı politik düzelmede ele almak gerekir.

“Plansız göç politikaları durdurulmalı” deniyor. “Plansız göç” ne demektir, iç göç mü dışarıdan ülkeye alınan göç mü durdurulmalı, yoksa zengin emperyalist kapitalist ülkelere göç mü durdurulmalı ve niye durdurulmalı?

Kapitalist üretim biçiminin yarattığı sınıfsal ve ekolojik sorunları “kamusal ve halkçı planlama” ile ne kadar aşabiliriz? “Kamusal ve halkçı planlama”nın ekonomik ve ekolojik sorunlarda ciddi bir iyileşme sağlayacağına inanıyoruz, ama bu iyileşmenin “iklim değişimi”ni önlemesinin gezegensel boyutu ne olacak? Dahası ekolojik bozulmanın belirli eşikleri aşması sonucu bazı felaketlerin kaçınılmaz olduğu koşullarda iyileşmenin ötesinde, halkın korunması anlamında bir uyum için de kıstaslar belirlenmesi gerekecektir.

Tabi bir de bu “kamusal ve halkçı planlama”yı emperyalist kapitalistlere, askeri endüstriyel oligarşiye kim yaptıracak, sorusu da var, peşi sıra. “Kalkınma mücadelesi veren toplumların temel altyapı ihtiyaçları ile Batı’nın lüks tüketim yapısını aynı kefeye koyan hiçbir küresel iklim politikası gerçekçi ve adil olamaz” (s.26-7) denirken de hala “Batı’nın lüks tüketim yapısı”ndan bahsediyorlar yazarlar ve “kalkınma mücadelesi veren toplumlar”ın kendi içindeki “Batı”yı görünmez kılmakla kalmıyor, kalkınmanın kapitalist olmayan bir yolunun da olma ihtimalini baştan mevzu dışı bırakıyorlar.

Çözümler başlığında keşke, detaylı öneriler için, rahmetli Oğuz Türkyılmaz öncülüğünde Makine Mühendisleri Odası’nın iklim-enerji konularındaki politika önerilerine bakınız deseydiler. Pek çok konuya kısa kısa girmek ve terim açıklamak yerine, raporun çerçevesi daha dikkatli ve güncel ihtiyaca göre oluşturulabilseydi raporun değeri çok daha belirgin olabilirdi.

Türkiye’nin İklim Politikalarına Eksik Bakış

Raporda iklim sorununun uluslararası boyutları özetlenir ve örneklenirken asıl ihtiyacımız olan Türkiye bahsi kısa kalmış. Antalya COP31 süreci bakımından Türkiye’nin iklim politikaları, o politikaların arkasındaki sınıfsal dinamikler, iktisadi-siyasal yapıların rolü, bu politikalara muhalif olanların susturulması ve benzeri konular derinlemesine tartışılmamış. Yerinde bir yaklaşımla sektörel politikalara girilmiş ama örneğin ormancılık başlığında olduğu gibi genel geçer cümlelerle yetinilmiş. IPCC’nin gelecek projeksiyonlarının maddi hatalar içerdiği belirtilmiş ama kendi hesaplamalarını yaparak, bizi nasıl bir gelecek beklediğini açıklamamışlar. “Küresel zirvelerin ürettiği yapay korku senaryoları”na karşı “korkmayı gerektirecek bir durum yok” demeye getirilmiş. (s.16 vd.)

Raporun en önemli bölümlerinden biri olan “Sanayileşmenin Geleceği ve Yeni Bağımlılık İlişkileri” bölümünde “karbon nötr sanayi” ve “yeşil dönüşüm” söylemleriyle sunulan karbon ticareti ve sınırda karbon vergisi mekanizmaları gibi politikaların, sanayileşmesini tamamlayamamış veya sermaye birikimi yetersiz olan ülkeler için çok büyük bir finansal yıkım aracı olduğuna dikkat çekilmektedir.

“Mevcut süreç, batılı finans ve teknoloji devlerinin kendi üretim araçlarını küresel pazara zorla satma stratejisidir. Rüzgâr türbinleri, fotovoltaik paneller, yeşil hidrojen altyapıları ve dijital karbon takip yazılımlarının patentleri ile üretimi ileri teknoloji sahibi birkaç ülkenin tekelindedir. Batı, önce karbon standartları yoluyla gelişmekte olan ülkelerin mevcut üretim araçlarını ‘yasa dışı ve kirli’ ilan etmekte, hemen ardından ise bu krizin çözümü olarak kendi ürettiği pahalı teknolojileri yegane kurtuluş reçetesi olarak pazarlamaktadır. Teknolojik olarak bağımlı olan ülkeler, bu standartlara uymak adına kendi sanayilerini yerle bir etmek ya da batıdan devasa bütçelerle teknoloji ithal ederek kronik bir borçluluk ve dışa bağımlılık sarmalına girmek arasında sıkışmıştır.”

Rapor bu küresel dayatmanın Türkiye gibi ülkelerdeki, ekonomik omurgasını oluşturan Organize Sanayi Bölgeleri (OSB)’lerde faaliyet gösteren binlerce KOBİ ve ağır sanayi kuruluşunu yıkıma uğratacağını ileri sürmektedir. OSB’lerdeki enerji, atık ve üretim altyapılarının karbon standartlarına uygun hale getirilmesi için yapılacak milyarlarca dolarlık yatırım için öz sermayesi yetersiz olan, yüksek borçlulukla dönen sanayicilerin iflasına yol açabileceğine işaret edilmektedir.

Benzer biçimde, rapor, Türkiye’nin kömürden çıkış için net bir tarih belirlememiş olmasının bir taraftan “hava kirliliği, ormansızlaşma ve enerji güvenliği açısından büyük bir çelişki” olduğunu belirtirken, “böyle bir takvim sunsa da günümüz uygulamalarında gerçekçi olmayacaktır,” demektedir.

“Türkiye’nin elektrik üretim araçlarının omurgasını ithal kömür, yerli linyit ve doğal gaz santralleri oluşturmaktadır. Baz yük (kesintisiz) enerjinin ezici bir çoğunluğu bu karbon yoğun kaynaklardan elde edilmektedir.” Bu durumda iken “karbon emisyonlarını kâğıt üstünde azaltmak adına mevcut termik santralleri devreden çıkarmak veya bu santrallere karbon yakalama teknolojileri entegre etmek, enerji sektörü için devasa bir sermaye yıkımıdır.” (s.54)

Rapor, “kömürden çıkış” için “yegane kurtuluş gibi sunulan” “yeşil enerji dönüşümü”nün  (gelişmiş rüzgâr türbinleri, fotovoltaik paneller, devasa batarya depolama sistemleri ve bunları yöneten şebeke yazılımları), bu ileri teknolojilerin sahibi birkaç küresel şirketlerine ve “yeşil kredi” sunan finans tekellerine hizmet etmekten başka bir sonuç üretmeyeceğini savunmaktadır.

“Sonuç olarak yeşil enerji sektörü; çevreyi korumaktan ziyade, küresel kuzeyin çevre ülkelerin enerji altyapıları üzerinde kurduğu yeni bir teknolojik, finansal ve sömürgeci bağımlılık tuzağıdır.” (s.55)

Bu tuzağa ve “nükleer enerji” tuzağına düşmemek için raporda Türkiye için önerilen alternatif, “yenilenebilir enerji kaynaklarından olan jeotermal kaynakların, şirketlerin inisiyatifine bırakılmayarak, kamusal bir yatırım alanı olarak belirlenmesi ve kendi jeotermal kaynaklarının kamu eliyle işletilmesi” olarak gösteriliyor.

Bu tespitler son derece doğru. Fakat birkaç eksiklik var. Enerji ihtiyacı ile tüketim, yani enerjinin tüketildiği sektörler arasındaki bağ ele alınmıyor. Neden bu kadar çok enerjiye ihtiyaç var, neden bu kadar çok üretmek zorundayız, üretilen zenginliklere ne oluyor, nasıl bölüşülüyor? Enerji üretiminin kamusal olarak yapılması yeterli midir? Enerjinin tüketildiği diğer alanlarda da (sanayi, ulaşım, inşaat, vb.) şirketlerin inisiyatifi sürerken, bu alanlarda plansız, azami kâr için ve bu kârı sağlayacak hammadde ve üretim prosesleri ile sürdürülen bir üretimin ihtiyaç duyduğu enerji ihtiyacını karşılamak JES’lerle mümkün müdür? Bir önceki bölümde bahsedilen “kamucu ve halkçı planlama” işin bu kısmını kapsamakta mıdır?

Başka biçimde söylersek, üretimin ve yeniden üretimin diğer bütün alanlarında, sadece kendi maliyet ve kârları ile ilgilenen ve sürekli büyümek zorunda olan şirketler hâkimken enerjinin kamusal olarak planlanarak üretilmesi hiçbir sorunu çözmeyecektir. Dolayısıyla sadece “stratejik sektörler”de kamulaştırma ve planlı üretim yapmak da yeterli olmayacaktır. Ancak bütün üretimin, onunla birlikte eğitim, sağlık, ulaşım vb. gibi emeğin toplumsal yeniden üretimi için zorunlu alanların da kamu eliyle planlı yapılması gerekir ki, sistem kesintiye uğramadan işleyebilsin.

Burada bir kez daha konuyu ele alırken sıkça karşımıza çıkan yöntem sorunu çıkıyor. Enerji mevcut sistemdeki herhangi bir metanın üretiminde geçerli olan kapitalist ilkelerce üretilen bir meta olduğundan, sistemin bütününden bağımsız olarak ele alındığında ancak kısmi, geçici ve gerçekçi olmayan tespitler ve çözümler gerçekleştirilebilir. Enerji, bir toplumsal sistemin kendini sürdürmesi bakımından en temel “girdi” olduğuna göre, bu sistemin kendisinden bağımsız olarak ele almak mümkün değildir. Bu nedenle enerjinin yenilenebilir mi yoksa fosil mi olduğundan önce, daha temel olan sorun, enerjinin nasıl üretildiği ve tüketildiğidir.

Kapitalist üretimin genel mantığından ve işleyişinden soyutlanmış bir enerji tartışması her durumda bizi teknik konulara hapsedecektir. Bu durumda nükleer mi olsun, GES/RES mi yoksa JES mi olsun tartışması yapmak zorunda kalınır. Fakat asıl gerçek şudur ki, mevcut kapitalist meta üretimi sürdüğü müddetçe bu üretimin ihtiyacı olan enerjiyi üretmek için başvurulacak teknik ne olursa olsun ekolojik soruna neden olur, ayrıca enerji alanından kaynaklanmasa bile üretimin diğer sektörleri ekolojik sorun yaratmaya devam eder. Kapitalizmde her sektör, “kaynak” ve emek “yağması” ile yaşar; canlı olan her şey (canlı emek, canlı doğa) ölüye (metaya, paraya, sermayeye) çevrilir kapitalizmde. Bu üretimin büyük bir kısmı israftır.

Evet, enerji üretimi için fosil yakıtların yakılarak sera gazı salımına neden olmasından kaynaklı küresel iklim sisteminin dengesi daha da bozulmadan enerji sistemlerinin dönüştürülmesi öncelikli bir konudur. Ama bu öncelik teknik bir öncelikten çok politik bir önceliktir. Raporda bahsedildiği gibi indirgemeciliğe götüren politik hatlar, kapitalizmin dayandığı politik iktidar ilişkilerini bu tartışmaya ya dahil etmez ya da liberal demokrasinin, yasallığın sürekli geçerli olduğunu varsayar. Oysa sistemin tamamı, tarihsel ve güncel olarak şiddete, zora dayanır. Enerji, belki de coğrafyamızdaki savaşlara da bakarak bunun en belirgin olduğu yerdir.

Sermayenin Derdini Onu Ortadan Kaldırarak Çözeriz

TMMOB’un OSB’lerdeki köleliği aratmayan emek rejimini, bu OSB’lerin yıkıma uğrattığı (Ergene, Menderesler, Gediz gibi) havzaların olduğu yerlerdeki ihracata bağımlı şirketlerin yaşayacağı ek maliyetleri düşünmesi ayrıca sorun değil midir? OSB’deki şirketler zarar etmesin diye emekçiyi ve çevreyi koruyacak “maliyetleri” yapmasınlar mı? Enerji alanında kamulaştırmayı savunurken bu OSB’lerdeki üretimin şirketler eliyle ve mevcut emek ve doğa rejimi ile devam etmesine ne diyeceğiz?

Raporun bir diğer eksiği, hegemonik iklim siyasetinin temel argümanlarından olan ve işçi sınıfı üzerinde hegemonya kurmak için geliştirilen “adil geçiş” argümanına hiç değinmemesidir. Elbette, TMMOB “adil geçiş”i savunmayacaktır, ama bunun eleştirisinin raporda yer alması gerekirdi. Bu konunun önemli olduğu yadsınamaz, çünkü birçok STK’nın yanı sıra Halkların İklim Zirvesi’nin bazı bileşenleri de “adil geçiş”i savunuyor. Bu tartışmanın dışında da, işçi sınıfına “çevre mi istihdam mı” ikilemi dayatıldığı da bir gerçek. Başlarında işbirlikçi sendika olsa da, maden işçileri, İkizköy’ü yutacak maden projesine destek açıklaması yapmıştı. İliç’te işçiler ve sendikalar, madenin yeniden açılmasını talep ettiler. Bu gerçeklik içinde, işçi sınıfının ekolojik sorunlarda politikasının ne olması gerektiği esaslı bir sorun olarak karşımızda durmaktadır. Polen Ekoloji Kolektifi olarak bu alanda “emekoloji” kavramı altında sınıf sorunu-ekolojik sorun ayrımını aşacak bir bakış açısı geliştirmeye çalışıyoruz. TMMOB’un da bu sorun üzerine görüş ve önerileri bu tartışmanın derinleşmesi ve genişlemesi bakımından oldukça önem arz ediyor.

TMMOB, emekten, halktan yana bilim yapan bir toplumsal örgütlenme ve bu konuda demokrasi mücadelesine çok değerli katkılarda bulunmuştur. Bu nedenle onların yayınladığı bir rapordan beklentilerimiz de yüksek oluyor. Eleştirilerimiz de bu yüksek beklentimizden kaynaklanmaktadır. Biz raporun içeriğindeki ifadelere, vurgulara, açıklamalara katılıyoruz, değerli bir çaba. Eleştirdiğimiz noktalardaki eksik ve yetersizlikler ise, raporun etkisini ve katkısını zayıflatıyor.

TMMOB başkanı basın toplantısında raporu açıklarken, resmi COP31’de yokuz dedi. Alternatif etkinlik çabalarını değerli buluyoruz diye de belirtti. İklim konusunda Türkiye’nin gördüğü en büyük etkinlikte, alternatif çabalarda TMMOB’un net bir siyasal tutumu yok mu? Alternatif çabalar kısmında raporun yayımlanması dışında kendisi ne yapacaktır?

Sonuç olarak raporun COP31 ile popülerlik kazanan hegemonik iklim söyleminin Paris İklim Anlaşması’nı, karbon ticaretini, net sıfır, sıfır atık gibi vizyonlarını “ekolojik bir kurtuluş vizyonu” olarak sunmasına karşı ideolojik ve ekonomi-politik eleştirilerine katılmakla birlikte bu eleştirileri derinleştirip Türkiye’de kapitalizmin gelişim seyrine bu temelde çözüm önerileri geliştirilmesi yerinde olurdu. Ayrıca, bir mücadele örgütü olan TMMOB kendi raporunda, çözüm önerilerini hayata geçirmek için nasıl bir mücadele gerçekleştirileceğini de mevzu dışı bırakmıştır. Bu eksikler elbette aşılmaz dağlar değildir. Mücadele sürüyor, mücadele sürdükçe de dağlar aşılır.


NOT: Yazarlar raporlarında Türkiye’den sadece tek bir kaynağa (o da tek bir cümle ile) başvurmuşlar. Bu bilimsellik açısından bir özense elbette anlaşılabilir, fakat rapor bilimsel bir metinden çok ideolojik ve politik bir metin. Bu açıdan ele alındığında, yukarıda da sadece birkaçına değindiğimiz eksikliklere düşmemelerini sağlayacak, birçok çeviri ve telif esere bakmamış olmalarını neye yormak gerekir, bilemiyoruz. En azından Aykut Çoban’ın Çevre Politikaları (İmge Kitapevi, 2025) ve İklim Krizi Nasıl Çözülür? (Ceylan Yayınları, 2022) kitapları, J. Bellamy Foster, A. Malm, Kovel, I. Angus gibi birçok ünlü-ünsüz Marksist ya da antikapitalist bilim insanının, araştırmacının, aktivistin kitaplarına ve makalelerine bakarak, “iklim krizi” başta olmak üzere ekoloji alanındaki ideolojik ve bilimsel söylemlerin eleştirisi, bunlara karşı antikapitalist çözüm önerileri ve mücadele yol ve yöntemleri konusunda yararlanabilirlerdi. Ayrıca Polen Ekoloji Kitaplığı’ndan çıkan kitaplara ve sitemizdeki bu konularda oldukça geniş bir makale arşivinden yararlanabilirlerdi. Yani bakmalarını öneririz.

 

Okunma sayısı: 7
COP31 Emisyon Ticaret Sistemi İklim Değişimi Net Sıfır TMMOB
Bizi Takip Edin Bizi Takip Edin Bizi Takip Edin Bizi Takip Edin
Share. Twitter Facebook Email Telegram Threads

Öne Çıkan Yazılar

COP31: İklim Krizine Çözüm Değil, Sermayeye Pazar Alanı

Medine Açıkgöz

İklim Krizinin Yegane Alternatifi Devrim ve Sosyalizmdir

NATO ve Emperyalist Savaşa Karşı Birlik

Kutup Girdabı Çöküşü Olayı

Kutay Mıhlıardıç

COP31 ve HİZ’e Bakış ve İmkanlar

Onur Yılmaz

Yazar “Marksist”, Yayıncı “Marksist” Ama Kitap Anti-Marksist!

Cemil Aksu

Polen Ekoloji Kolektifi Uluslararası Çevre Stratejisi Konferansına Katıldı

Polen Ekoloji
Son Yazılar

TMMOB COP31 Raporu Üzerine

2 Kasım 2026

COP31: İklim Krizine Çözüm Değil, Sermayeye Pazar Alanı

1 Kasım 2026

İklim Krizinin Yegane Alternatifi Devrim ve Sosyalizmdir

31 Ekim 2026

Kutup Girdabı Çöküşü Olayı

30 Ekim 2026

COP31 ve HİZ’e Bakış ve İmkanlar

30 Ekim 2026
SİTE TAKVİMİ
Kasım 2026
PSÇPCCP
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
30 
« Eki    
POLEN EKOLOJİ KİTAPLIĞI

Yaşam Ağında Emperyalizm

5 Eylül 2026

Tabiata Tahakküm ve Direniş: Türkiye’de Kapitalizmin Ekolojik Tarihi

13 Ocak 2026

Cüret

18 Kasım 2025

Tek İstediğimiz Dünya

4 Ağustos 2025

Kızıl Ekolojik Devrim

13 Mayıs 2025
Hakkımızda
Hakkımızda

POLEN EKOLOJİ KOLEKTİFİ olarak, ekolojik mücadelenin kapitalizme karşı toplumsal kurtuluş mücadelesinin bir parçası olarak örgütlü sürdürülmesi gerektiğini düşünen bir stratejinin hayata geçirilmesinde yol arkadaşlığı yapmak isteyen herkesi kolektifimize ortak olmaya çağırıyoruz.

As the POLEN ECOLOGY COLLECTIVE, we call on everyone who wishes to be a fellow traveler in implementing a strategy in the direction of an well-organized ecological struggle as part of the broader struggle for social liberation against capitalism, to join our collective.

[email protected]
[email protected]

Facebook X (Twitter) Instagram YouTube Bluesky
İçerikler

TMMOB COP31 Raporu Üzerine

2 Kasım 2026

COP31: İklim Krizine Çözüm Değil, Sermayeye Pazar Alanı

1 Kasım 2026

İklim Krizinin Yegane Alternatifi Devrim ve Sosyalizmdir

31 Ekim 2026

Kutup Girdabı Çöküşü Olayı

30 Ekim 2026
1 2 3 … 135 Next
Polen Ekoloji’ye Katıl


Kolektif’e Katıl

Destek Ol

Hızlı Destek

Enstitü Seminerlerine Katıl

Bize yaz

  • BİZ KİMİZ
    • Polen Ekoloji Manifestosu
    • Amaç ve İşleyiş
    • Faaliyet Raporları
  • KATIL
  • ENSTİTÜ
  • POLEN BÜLTEN
  • POLEN DERGİ
  • GÜNDEM
  • TEORİ
    • Emekoloji
    • Gıda Egemenliği
    • Hayvan Özgürlüğü
    • İklim
    • Kent Ekolojisi
    • Mücadele ve Örgütlenme
    • Marksist Ekoloji
    • Dosya: Kapitalizm ve Ekolojik Yıkım
    • Madenciliğin Politik Ekolojisi
  • ENGLISH

Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.

Polen'e Destek Ol!

Yaşamı Birlikte Savunalım!

 

Polen Ekoloji Enstitüsü’nün çalışmalarına destek olun.

Tek seferlik veya düzenli bağışlarınızla dayanışmayı büyütün.

Bağış Yap

Dövizle Bağış

Enstitü’ye Destek Ol